Wednesday, January 29, 2014

“Kardeşçe Hayat”ın Savunucusu Şeyh Bedrettin





 
Tacim Çiçek
Xenobiotica and cialis take together viagra I quite like long foreplays to have my woman ready to the popular trend but when i aged I stumbled upon harder to stay hard that long so as soon as intercourse was due I had been not stiff enough from cialis india tadalafil. You may want to use less prior to deciding to stop the medication completely or cost a walgreens does at cialis how much viagra.

Seyh_bedrettinYazının sonunda verdiğim kitaplardan ( zaman zaman yaptığım okumalardan ) ulaştığım sonuçlara göre, Şeyh Bedrettin ( ölümü 17/18 Aralık ) çok kanlı bastırılan bir halk hareke ti lideridir. Onun felsefesini daha iyi anlayabilmek için, yaptığım üç saptamayı göz ardı etmemek gerekiyor görüşündeyim. Aslında bu üç saptamanın bütünüyle benim ulaştığım bir sonuç olarak görülmesini de istemiyorum. Çünkü böyle bir sonuç belirtilmese de Bedrettin'in gerçekliğinde var zaten. Ben, en azından bu yazı çerçevesinde düşüncelerimi daha iyi açıklamak için böyle bir bölümlemeyi gerekli ve zorunlu gördüm.
Gerçekten de "kardeşçe hayat"ın ilk sevdalılarından olan Şeyh Bedrettin'in devrimci çizgisini, halktan yanalığını ve toprakta ortaklığı esas alan düşüncesini, kavgalarını ve yenilgilerini daha iyi anlayabilmek için şu üç gerekliği iyi bilmek hepimizin hakkı. Bu yüzden onun la ilgili düşünce üretenlerin daha çok hakkı. Nesnel olmak istiyorsak bu yöntemi veya düşün sel yaklaşımı göz önünde bulundurmalıyız.
Şimdi bu üç gerçekliğe geldikte:
1. Onun yaşadığı sosyoekonomik, siyasal koşulları.
2. Düşüncesini oluşturan kaynaklar.
3. Şeyh'in düşüncesini, eylemini somutlayan yapıtları ve yaşamı.
1. ONUN YAŞADIGI SOSYO-EKONOMİK VE SİYASAL KOŞULLAR:
Başlangıçta Osmanlılar, yoksul yığınlara dayanarak, onlardan her türlü destek alarak ve onların canlarını ortaya koymasıyla varlıklarını geliştirmişler ve amaçları için kök salmaya başlamışlar. Süreç içinde, belirli bir yığının çıkarlarının koruyucusu biçiminde ve büyüme, güçlenme hızlarına koşut olarak, başlangıçta 'her şey'leri olan halkın karşısına dikilivermişler. İşte bunun sonucunda, yoksulların bayraktarlığını ve öncülüğünü yapan başlangıçtaki ilerici yönü ve bu yöndeki kimliği zamanla değişmiştir. Böylece güç aldığı halkından kopmuştur. Özüne, kendine ve başlangıçtaki söylemlerine yabancılaşmıştır. Kısacası aslından uzaklaşmıştır. Dilini, törelerini, insanlarını küçümsemiştir. Varlık nedeni olan tüm gerçekliklere ve yığınlara karşı "düşmandan" bile düşmanca davranmıştır. Talanı, zorbalığı ve ilhakı esas almıştır. Çevresine "terör" estirmiştir. Yani egemen sınıf doğasına uygun olarak geleceği için Egemen Osmanlı öğretisini ayrıcalıklı yapmıştır.
Yıldırım Bayezit ile Osmanlılar, dönemin güçlü ve etkin devletlerinden biri olmayı başarmıştır. Osmanlı Devleti, dönemin "emperyalist" devletlerinin lideri durumundaki Timur egemenliğinin dışında kalmak, egemenliğine boyun eğmek istememesi yüzünden zorluklar çekmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti sınırları içinde egemenlik haklarını yitiren Beyliklerden bazıları Timur'dan yardım istemişlerdir. Eski güzel ve rahat günlerine, zulümlerine, saltanatlarına kavuşmak için. Timur, böyle beklenti ve istek içinde bulunan Beyliklerin isteğini de gerekçe göstererek Anadolu'ya gelmiştir. Anadolu'ya gelen Moğol orduları Ankara Savaşı'nda Bayezit' i yenmiştir. O ihtişamlı padişahı da esir etmiştir. Timur, egemenliğinin devamı için çağrılısı olduğu Beyliklere topraklarını vermiştir. Kendisinden sonra, başını ağrıt acak sorunlar çıkmasın diye de Bayezit' in oğullarına da yurtluklar bırakmıştır. ( Edirne'yi E mir Süleyman'a, Bursa'yı Musa Çelebi'ye, Balıkesir'i İsa Çelebi'ye ve Amasya'yı Mehmet Çelebi'ye. ) Kısacası, Osmanlıların halkına yabancılaşarak ve onları köleleştirerek kurdukları 'cennet' bir cehenneme dönüşmüştür. Bölünmüştür. Timur'a bağlanmıştır. Timur egemenliği böylece bir belayı kendince kontrol altına aldığını ve Osmanlıyı köleleştirdiğini sanmıştır.
Anadolu'da işini tamamladığını düşünen Timur, Türkistan'a dönmüştür. Fakat Timur daha Türkistan yollarındayken Anadolu'da iktidar savaşları başlamıştır. Gerçekten çirkin ve bir o kadar da kanlı geçen bu iktidar savaşlarına tarihçiler FETRET DEVRİ ya da FASILAL SALTANAT demiştir. Bu süreç tam bir kaostur. Kardeşler arasındaki savaşlar, Bizans oyunları, düzenler ve tuzaklar müthiştir.
Mehmet ÇELEBİ, hem kardeşlerinin arasındaki ayrılıklardan, hem de kardeşlerine karşı onların düşmanlarından onlara karşı gelebilmek için yararlanmıştır. Osmanlıların bir tür gelenek, görenek ve töre gibi algılayıp uygulaya geldikleri kardeş vs. katliamları başlamıştır. Önce, Musa ÇELEBİ'nin İsa ÇELEBİ'yi yok etmesine göz yummuştur. Hatta bu konuda güçlü olandan yana tavır almıştır. Fakat beklediği gerçekleşmeyince de Musa'nın güçleriyle birlikte olmuştur ve kendince bir tehlikeyi yok etmiştir. Bakmıştır ki rüzgârlar Musa ÇELEBİ' den ya na güçlü esmektedir. Bu rüzgârın kendisini de oraya buraya savurup köklerinden, düşüncelerinden koparmasından korkmuştur. Güçlü ve lider birisinden destek ve yardım almayı düşünmüştür. Bu yüzden Timur'a haberciler göndermiştir. Onun için yapmak istediklerini belirtmiştir. Ona bağlılık ve düzenli vergi önermiştir. Bağlılığı ve vergi önerisi kabul edilmiştir. Karşılığında da al damgalı beraat, taç, kemer ve hırka almıştır. Bağımlı bir egemenliğin sem bolü olan bu eşyalarla Mehmet ÇELEBİ padişahlığını ilan etmiştir. Bir tür ruhunu şeytana sat mak olan işlere soyunmuştur. Örneğin, Timur'la aynı yüzde resmi bulunan sikkeler kestirmiştir. Timur destekli güç ile Karamanoğlu Mehmet Bey'i anlaşmaya ikna etmiştir. Böylece kandaşı İsa ÇELEBİ'yi dolduruşa getirerek Süleyman ÇELEBİ' yi katlettirmek istemiştir. Fakat Musa, Mehmet ÇELEBİ' nin ikiyüzlülüğünü ve kalleşliğini çok geçmeden anlamıştır. Bu yüzden onu tanımadığını duyurmuştur. Ardından da kendini gerçek padişah olarak açıklamıştır.
Musa ÇELEBİ'nin padişahlığı ve egemenlik sınırlarını genişletmesi Bizans imparatoru MANUEL'i kaygılandırmıştır. Çünkü Musa görülmüş, duyulmuş bir padişah değil ona ve onun gibi düşünenlere, yaşayanlara göre. Bedrettin'den etkileniyor. ( Yazımın son bölümünde yaşamını anlatacağım için burada söz etmiyorum. ) Şeyh'in düşüncelerine uygun olarak Beylerin topraklarını ellerinden alıyor. Bu topraklardan yoksullar yararlandırılıyor. Kulaktan kulağa aktarılan bir tür "kardeşçe hayat"ın etkileri MANUEL'in topraklarındaki yoksullara kadar ulaşıyor. Bizans topraklarındaki yoksulların gözleri açılıyor, bıçakların dahi açamadığı ağızlarını açıyor. MANUEL'in iktidarı sarsılıyor. Ve MANUEL, Musa'nın egemenliği altında ki gelişmeleri varlıkları için en büyük tehlike olarak görmüştür. Çünkü Musa ÇELEBİ, Şeyh'in düşüncelerinden etkilendiği, uygulamaya çalıştığı yetmezmiş gibi, bir de Şeyh'i kazaskerliğine getirmiştir. "Kutsal Mülkiyet Hakkı"na karşı çıkan bir kazasker kolay kolay sindirilmiyor. Çünkü, söylediği başka pratiği başka birisi olmamak için Şeyh önce kendi mülkünü halkın ortak malı ( vakıf ) haline getirmiştir. Düşüncesiyle, pratiği ile Musa ÇELEBİ'nin ilgi merkezi olmuştur. Musa ÇELEBİ fırsat buldukça onunla konuşmuştur. Ondan yeni ve özgün bilgiler edinmiştir. Gücüyle bunları gerçekleştirmek istemiştir. Bu yüzden önce, kendi egemen liği alanındaki derebeylerinin mülklerini ellerinden almıştır. Halkın ortak malı yapmıştır. Bu gibi eylemlerin gerçekleşmesi MANUEL'i rahatsız etmiştir. Egemenliği altındaki yoksulların zayıf bir ihtimal de olsa ayaklanması olasıdır çünkü. Bir bulaşıcı hastalıktan daha hızlı yayılan bu tür düşüncelerin yarattığı şok yetmezmiş gibi, bir de İstanbul'u kuşatıyordu Musa ÇELEBİ. Önceliklisi ilki olmak üzere her iki beladan kurtulmak isteyen MANUEL, Mehmet ÇELEBİ ile anlaşmıştır. Kardeşi kardeşe kırdırmak için Manuel, gemilerini ve savaşçılarını MEHMET ÇELEBİ'nin emrine vermiştir. Müthiş oyunlar, düzenler ve tuzaklara karşın yenilmemiştir, Musa ÇELEBi.
Hemen hemen tüm ansiklopedilerin ve resmi tarihçilerin, “ÇELEBİ Mehmet, Musa ÇELEBi'nin buyruğundaki bazı beylerin gizli çağrısıyla yeniden Rumeli'ye geçti.” dedikleri olayın aslı şu olmalıdır: Mülkleri ellerinden alınan "bazı beyler" (soylular) Bedrettin'indü şüncelerini gerçekleştirmeye çalışan Musa ÇELEBİ'den kurtulmak istemişlerdir. Bu yüzden saf değiştirmişlerdir. Toprakları ve küçük egemenlikleri(!) için anlaşmalar yapmışlardır ve karşılığında çok şey vaat etmişlerdir. Sonunda hesaplarda anlaştıklarından ÇELEBİ Mehmet' in safında yer almışlardır. “Mübalağasız cenk” olmuştur. Musa ÇELEBİ kendisine inananlar la, Bizanslı gönüllüler, kendinden kaçan dönekler / beylikler ve Çelebi Mehmet kuvvetle riyle çarpışmıştır. Ve Musa ÇELEBİ katledilmiştir. Bedrettin ise bin akçe aylıkla İZNiK'e sürülmüştür. Bedrettin, burada şu dersi çıkarmıştır: Hanedanlarla amaca ulaşmak olası değildir. Aslolan kitlelere, halklara yönelmektir. İznik'te hatalarından ders çıkaran Şeyh, düşüncesinin alt yapısını sağlamlaştırmak ve kalıcılaştırmak için yapıtlar oluşturmuştur. Yandaşlar, yoldaşlar yetiştirmiştir.
Osmanlı devletinin ikinci kurucusu olan ve tarihe Mehmet 1 olarak geçen ÇELEBİ Mehmet, Anadolu'ya yerleşen Türk boylarıyla sömürü ve haksızlık karşıtı kurulan Osmanlı Devleti'nin kökleşmesiyle birlikte gelişen yabancılaşmayı iyi biliyordu. Aslından uzaklaşmak, ona yabancılaşmak 've amaç için her yolu doğru bilmek, işte çıkış ve dayanak buydu, ona göre. Zaten halkını ezmek ve sömürmek aslında yeni değildi. Önemli olan yerinde ve zamanında yapmaktı bunu. Bir şey daha yeni değildi, bu kanlı tarihte. O da şuydu: Kendi halkını, kardeşini bir başka halkın egemen kesimiyle birleşerek ezmek, yok etmek ve sömürmek. Bu nu, Mehmet ÇELEBİ'nin kimden öğrendiğini yine tarihten biliyoruz. Yeryüzünde benzeri ne yazık ki çok. Kendi halkını, bir başka halkın egemen kesimiyle birleşerek ezenler Selçuklulardır. Bu erksel davranış, Mehmet ÇELEBİLER'e toplumsal bir kalıttır denilebilir. Bu süreç Alparslan-Melikşah ile doruğa çıkmıştır. İlk ve en büyük işbirlikçi Alparslan'dır. Ol gerçek böyledir çünkü. Ol gerçek tarih de... Yoksul halka ve azınlıklara yapılanlar, halkta ve azınlıklarda kurtuluş çarelerini, yöntemlerini de oluşturmuştur. İşte bu gibi sosyal ve siyasal gelişmelerin, ortamların sonuçlarıdır Şeyh Bedrettinler ve eylemleri. İlk yenilgisinden ders çıkaran Bedrettin İznik'te boş durmamıştır. Adamlarını Batı Anadolu'ya yönlendirmiştir. Güvendiği ve inandığı adamları gittikleri yerlerde devrimci önderlerinin görüşlerini, amaçlarını yaymışlardır. Taraftar edinmişlerdir. Bu ilişki zorla kurulmamıştır. İstek ve karşılıklı güven bu ilişki ye dayanak olmuştur. Özellikle, aynı zamanda Bedrettin'in KETHUDASI olan Börklüce Mustafa Aydın-Karaburun'da, Torlak Kemal ise Manisa çevresinde yoksullar arasında iyi örgütlenmişlerdir.
( Ara başlıklara aldırmaksızın bu yazı bir bütün olarak da okunabilir, fakat yazının başında belirttiğim üç gerçek daha iyi anlaşılsın diye bir başka bölüme bir girizgâhla geçiş yapmak istiyorum. )
 2. BEDRETTİN'İN DÜŞÜNCESİNİ OLUŞTURAN KAYNAKLAR:
Bir kere ideolojiler, yaşama egemen olmak isteyen düşünceler dizgesidir. Bu yüzden ideolojik yapılanmaların temelini oluşturan düşünceler şu ya da bu kişilerce yoktan var edilmiş veya düşünüle düşünüle oluşturulmuş söylemler değildir. Onlar, yaşamın zihinlerdeki yan sımalarıdır o kadar. Ve ideolojiler birbirinden kopuk veya özerk bütünlükler değildir. Kesinlikle, bir ideoloji, diğerinin ebesidir, hazırlayıcısıdır. İşte, benzer biçimde Bedrettin'in de düşünce sistemi, ideolojisi bu bağlamda salt kendisine özgü değildir. Bir çeşit içselleştirme, bir çeşit yaşama egemen olan düşüncelerin ortamından kaynaklanan dizgedir. Eklenebilir ki özgünlüğü söz konusu edilmek istendiğinde, kendisi gibi Oratçağ' da örnekleri sıkça görülen sosyal halk ayaklanmalarının liderlerinden ve görüşlerinden bir sentez oluşturmayı başarmıştır. Benzer görüşlerden soğurulan Bedrettin felsefesi günümüzde de çok az değişikliğe uğrayarak savunulan insanca yaşamın doğrularındandır diyebiliriz. Çünkü o, bunu hak ediyor.
Bedrettin'in ideolojisini oluşturmasında yararlandığı veya esinlendiği, etkisinde kalarak ve kendine göre dönüştürdüğü sosyal kaynaklar şöyle özetlenebilir. Bu arada bir gerçeği dillendir mek istiyorum. Okuduğum kitapların içinde, en çok bu konuya önem veren RIZA ZELYUT olmuştur. ( Rıza Zelyut’un bugünkü düşüncesiyle Bedrettin’e uzaklığını bir kenarda tutacak olursak…)
Onun düşüncesini oluşturan kaynaklara geldikte:
1. Mısır'daki Şii-Fatimî düşüncesi, Karmetilerden gelen etkiler.
2. Horasan'daki Bektaşilik ve bunun Anadolu'da görülen biçiminden kaynaklanan düşünceler.
3. Hıristiyanlık, Museviliğin ahlaksal görüşlerinden kazandığı düşünceler ve deneyim ler.
4. Yunan felsefesi ve Batlamyus'un etkisi.
5. İslamiyet'in bağımsız yorumu.
3. ŞEYH' İN DÜŞÜNCESİNİ, EYLEMİNİ SOMUTLAYAN YAPITLARI VE YAŞAMI:
Bedrettin'in niteliklerinden biri de halkının daha iyi yaşaması uğruna verdiği savaşımdır. Çünkü, o böylesi bir ereğin ve isteğin savaşçısıdır. Doğrudur. Fakat aynı zamanda, o günkü toplumun “Rum gemiciyi ve Yahudi esnafı” kendisine kardeş ilan edebilmeyi de başaran bir insandır. Başka ulusları ezmeyi düşünmemiştir. Evrensel özgürlük bilincini taşıdığı için o günün koşullarındaki "Irkçılık"ların karşısında olabilmiştir. O, böylesi özgün ve o dönem için gerçekten de oldukça ileri düşünceleri yukarıdaki kaynaklardan oluşturmuştur. Yaptığı bir çeşit kolaj değildir.
Bu kaynaklar, bize onun çok okuyan, araştıran, kılı kırk yaran bir düşünürdür. Bu yüz den de çağdaşı, yaşıtı nice düşünürden ileride olduğunu kanıtlıyor. Ki onun bu alandaki yetkinliğini yeri geldiğinde düşmanları bile dile getirmekten geri durmamışlardır.
Bedrettin'in yapıtları, kendisinden sonra, önemini korumuştur. Özellikle hukuk alanın da yapıtlar vermiştir. “Kendi fetvasıyla kendisiyle astılar” sözü, onun bu alanda ne denli etkin ve yetkin olduğunun kanıtıdır.
Onun bilinen yapıtları şunlardır:
1. Maksud'a Ukuü'l Cevahir Şerhi
2. Letaif-ül işarat
3. Camü-ul Fusuleyn
4. Teshil
5. Nürü'l Kulüb Tefsiri
6. Varidat
Yapıtları sistematik olarak korunmamıştır. Her yazar, bir yapıtından söz etmiştir. 3. ve 4. sıradaki yapıtları hukukçuların vazgeçemedikleri yapıtlar olmuştur. Yeniden temize çekile çekile varlıkları korunmuştur. Bugün çok yaygın olan ve Bedrettin'in adıyla özdeşleşen yapıtı Varidat ise 17.yy'a dek yasaklanmış yapıtıdır. Bedrettin'in hukuksal ve siyasal görüşleri, TESHİL'in önsözünde belirir. Onun toplumsal görüşlerini bu yapıtından öğreniyoruz ne yazık ki. Hukuk görüşünü, ÖZGÜRLÜK-BAĞIMSIZLIK ve ADALET ilkelerine oturtmuştur. Yar gı alanında özgürlüğü çok önemsiyor: “Birtakım kadılar, kendilerinden önce gelmiş büyük yorumcuların yorumlarından dışarı çıkmıyorlar. Bu, bir bağımlılıktır. Çağa göre değişmiş olabilir onların yargıları,” saptaması bunun kanıtı. Bugünün yargı anlayışıyla kıyasladığımızda değişen bir şeyin olmadığını anlamak olasıdır.
Tasavvuf konusunu işleyen Varidat onun çağlara kalmasını sağlayan yapıtıdır. Burada da hukuk ve toplumsal alandaki görüşlerine yakın bir dinsel yorum söz konusudur. Yeni açıklamasını yapmaya çalışmıştır. İslâm’ı Aristo felsefesiyle açıklamıştır. Şeyh bu yapıtıyla diğerlerinden daha çok tutucu olduğu görüşü de onun üzerine araştırma yapan, kitap yazan araştırmacı / yazarların ortak görüşleri arasında yer alıyor. İslâm söylemleri dışında bir şey söylemeyen Bedrettin'in Varidat'ı bize bu konuda onun neler düşündüğünü belgeliyor. Burada ondan örnekler sunalım:
Bedrettin, her ne kadar ölen şeyh i Şeyh Hüseyin Ahlâti'nin yerine geçtiyse de, her fırsatta şeyhlikle ilgisi olmadığını, asıl amacının dünya düzeni ve adaleti olduğunu belirtmiştir. Ve şeyhliği reddetmiştir. Yeryüzünde "kutsal" sayılan bir şeyin bulunmadığını söylemiştir. O diyor ki: “Tanrı her şeydedir, her şey ondadır. Bu bakımdan herhangi bir varlık, “Ben Tanrı' yım” diyebilir. Çünkü Tanrı'nın özüyle yaratılanlar birdir, arada fark yoktur.” “Evren Tanrı'yla bir ve aynı olduğu için yaratılmış değildir, öncesiz ve sonrasızdır. Bundan dolayı da kıyamet kopmayacaktır.”
“İlahi irade yanlış yorumlanan bir kavramdır. Tanrı iradesi varlığın özünde “oluş gücüyle” sınırlıdır. Bir varlığın özünde de bulunmayanı Tanrı da isteyemez, istese de yaratamaz.”
“Varlık âlemi birdir. Dünya, ahiret iki ayrı varlık değildir. Ölümden sonra dirilme yok tur.”
“Tanrı her şeyin yeteneği neyse onu diler, başka bir şey dileyemez.”
“Meleklerin ve şeytanın birer varlığı yoktur. Çünkü melekler insanı iyiliğe yönelten güçlerdir, şeytan ise kötülüğe yönelten şeylerdir.” “Cennet, cehennem birer kavramdır. Her ikisi de insanın dünyadaki mutluluğu ve mutsuzluğu ile ilgilidir. Mutlu olan cennette, mutsuz olan ise cehennemdedir.”
“Dinler, mezhepler arasında hiçbir fark görmemek gerekir. Çünkü Kur'an'da geçen bü tün kavramlar, buyruklar, birer örnektir. Gerçek amaç insanlara, doğruyu, ayrı ayrı nitelikleriyle anlatmaktır.”
“Yaşam doğumla başlar, ölümle biter. Ruh, bedenden ayrı, bağımsız bir varlık değildir. Bedenle ruh da göçer gider. Ruhun özel bir hayatı yoktur.”
“Tasavvuf'un sonu iki yüzlülüktür, demişlerdir, çünkü tam bir tasavvufçu gözlerin görmediği, kulakların işitmediği bir takım gizli halleri anladığı hâlde bunların çoğunu söylemez. Herkesin aklına ve doğasına uygun olanları açıklar.”
“Bütün manevi varlıklar insan düşüncesinin özünden doğmuştur. Bu yüzden gerçek o lan, yüceltilmesi gereken insandır.”
Bedrettin'in ön gördüğü "kardeşçe hayat"ın dayanakları ve görüşleri TESHİL adlı yapı tının önsözündedir. Bunları da şöyle özetlemek olasıdır.
Tanzimatçılar, Resmi Osmanlı ve günümüz burjuva tarihçileri ile konformist aydınlar (!), Bedrettin'i "devlet olanakları"yla padişah olmak istemekle suçlamışlardır. Bunu yalanla yan gerçeklerden biri de şu: "Tebriz'de, Timur'un önünde yapılan tartışmalarda bilgisinin derinliğini kanıtlayan Bedrettin'e, Timur; hem kızını hem de bir ülke emirliğini vermesi ve onun da bunları reddetmesidir.
Adaletli ve eşitlikçi bir devlet öngördüğünden, din farkını ortadan kaldırmak isteme sinden, mülkiyeti ortadan kaldırarak bütün mal ve mülkün halkın ortak malı olması gerektiğini yaymasından dolayı zamanında taraf bulmuştur Bedrettin. O, birbiriyle uzlaşır çelişkiler içinde bulunan yoksul yığınlar arasındaki çelişkileri çözümleyerek onların sömürülmesine son vermek için sömürücü yığınların baskı aracı olan Osmanlı Devleti'nin yıkılmasının görev ve zorunluluk olduğunu yüksek sesle haykırmıştır. Ve o demiştir ki: “Yoksul halka, toprağın eşitçe paylaşıldığı bir toplum düzeni gerekmektedir. Çünkü Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Böylece, dünyanın toprağı ve bu toprağın tüm ürünleri, insanların ortak malıdır.” Yine “İnsanlar eşit olarak yaratılmışlardır. Biri mal toplayıp ötekinin aç kalması, Tanrının amacına aykırıdır.” diyen de odur.
“Ben, senin evinde, kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü, bütün bunlar hepimizin içindir ve hepimizindir.”
“Kıyan ve zorba bir yönetimin buyruklarına uymamak gerekir.”
“Saray, saltanat, yeniçeri, tekkeler, dervişler hep zorbalığın ürünüdür. Bu zorbalığa boyun eğilmemelidir. İnsanca yaşamda köleliğe yer yoktur asla.”
“BÜTÜN DÜNYA MALLARI ORTAKLAŞA YARARLANMAK İÇİNDİR, YERYÜZÜNDE TABİİ SINIRLAR, SENİN BENİM DİYE GERÇEKTEN BÖLÜNMÜŞ TOP RAK PARÇALARI YOKTUR. ANCAK NİKÂHLI KADINLARI BU MAL ORTAKLIĞI NIN DIŞINDA TUTMAK GEREKİR.”
Göçebe Türkmenlerin, Hıristiyanların, Musevilerin ve Ermenilerin de aralarında bu lunduğu pek çok yandaş kazanan Bedrettin daha fazla İznik'te kalamaz. Gizlice oradan ayrılıp İsfendiyaroğulları Beyliğine sığınır. Bir süre burada barınır. Mehmet ÇELEBİ'nin dayatmaları ve tehditleri yüzünden bu beyliğe zarar vermemek ve zorda bırakmamak için Rumeli'ye geçer. Davasını Zağra, Silistre, Deliorman gibi merkezlerde sürdürür.
Mehmet ÇELEBi, Bayezid Paşa ile oğlu Murad komutasında büyük bir ordu gönderir. Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa, yandaşlarıyla katledilir. Aman dilemedikleri için önce Börklüce katledilir. Daha önce, yakalandıktan sonra, bir tahtaya ellerinden, ayaklarından ve başından çivilenir. Sokak sokak gezdirilir. Müritleri gözlerinin önünde öldürülür. “Dede Sultan eriş!”ten başka söz dökülmez dudaklarından. Zincirlenip İstanbul'a getirilen yoksul emekçiler, Tuzla'da başları kesilirken, boğulurken, kısacası ölüme giderken çok sevdikleri liderlerinin gözlerinin önünde katledilişleri canlanır, o kadar.
Sonunda Bedrettin de Bayezid Paşa tarafından yakalanır. Serez'e getirilir. Bir bilginler kurulu önünde yargılanır. İlginçtir. Şeriat yasalarına göre suçlu bulunmaz. Ancak ört yoluyla suçlu bulunur. Kuruldan onun için bir fetva çıkmaz. Bu, egemen sınıf bilginlerini ne derece aştığını gösteren çarpıcı bir örnektir. Kısacası kimse fetva veremez. İbn-i Arabşah'ın yazdığından aktarıldığına göre, kendisi için idam fetvası verir. Mevlana Haydar Acemi de bunun üzerine “malı haram, kanı helaldir.” diyerek asılmasını istemiştir.
Bedrettin eylemi, toprağın özel mülkiyetini ortadan kaldırmaya dönük bir eylemdir. Tarihsel değeri de, önemi de budur.
Kimine göre din bilgini, kimine göre bir isyankâr, kimine göre toplumsal bir ayaklanmanın lideri, kimine göre ise “kardeşçe hayat”ın savunucusu ve düşünürü olan 1358'de Serez'de doğup ( bugünkü Edirne ile Ortaköy arasında bir yer. ) 1417 ya da 1420'de asılan Şeyh Bedrettin gerçek anlamda kişiliği, görüşleri ve yapıtlarıyla günışığına çıkarılmayı bekliyor görüşündeyim. Onun inancına ve görüşlerine uygun bir çalışmanın ivedilikle başlaması gere kiyor diyorum.

Kaynakça:
1. Azap Ortakları / Erol TOY
2. Ben de Halimce Bedrettin'im / Radi Fiş
3. Varidat / Vecihi TİMUROĞLU
4. Halk Şiirinde Gerçekçilik / Rıza ZELYUT
5. Şeyh Bedrettin Destanı / Nâzım HİKMET

Thursday, January 2, 2014

Suriye’deki vekalet savaşının 2013 bilançosu



Suriye’deki vekalet savaşının 2013 bilançosu
Suriye’de 18 Mart 2011’de başlayan ve hala devam eden çatışmalarda ölü sayısı, 130 bini aştı.


YDH- Suriye İnsan Hakları Örgütü Mirsad’ın 2013 yıl sonu raporuna göre Suriye’de şimdiye kadar ölenlerin sayısı 130 bin 433’e yükseldi.
Muhalif insan hakları örgütü Mirsad’ın raporuna göre ölenlerin yarısı sivil.
Ölen 66 bin 203 sivilin 7 bin 14’ü çocuk, 4 bin 695’i 18 yaş üstü bayan ve 19 bin 937’si ise sivilken silahlanan ve muhalif silahlı gruplara katılan Suriyelilerden oluşuyor.
Kimliği meçhul olan ölü sayısının 2 bin 794 olduğu ifade edilen raporda Suriye ordusundan ayrılarak muhalif saflarda savaşırken yaşamını yitiren Suriye askerlerinin sayısının 2 bin 233 olduğu belirtildi.
Suriye’deki cihatçı gruplarda savaşan ve Suriyeli olmayan cihatçılardan ölenlerin sayısı ise 6 bin 913.
Çatışmalar sırasında en fazla kaybı veren ise Suriye ordusu oldu. Suriye ordusu, şu ana kadar çatışmalarda 32 bin 13 kayıp verdi.
Suriye ordusuna terörle mücadelede destek veren Halk Savunma Komiteleri’ne mensup Suriyelilerden ölenlerin sayısının ise 19 bin 729’a yükseldiği bildirildi.
2013 yılının mayıs ayında, Kusayr’daki çatışmalara müdahil olarak aktif olarak Suriye’deki savaşın içerisinde yer alan Hizbullah’ın ise 262 mensubu öldü.
Suriyeli olmayan ama Suriye yönetimi safında savaşan Şii savaşçılardan ölenlerin sayısı da 286’ya yükseldi.

Tuesday, October 8, 2013

Comandante Che Guevara


Ernesto Sabato 

"Dünyanın öbür ülkeleri benim mütevazı çabalarımın reklamını yapıyor. Küba'ya olan sorumluluğun nedeniyle senden esirgenen şeyi ben yapabilirim, artık ayrılmamızın vakti geldi. İnşa etme umutlarımın en katıksızını ve sevgili varlıklarımın en sevgilisini burada bırakıyorum. Küba'yı, örnek olmak dışında her türlü sorumluluktan azat ediyorum. Son saatim başka göklerin altında gelirse, son düşüncem bu halk, özellikle de sen olacaksın, Fidel.

Sevgili anne ve baba: Topuklarımın altında bir kez daha Rocinante'nin kaburgalarını hissediyor, kolumda deriden kalkanım, yola koyuluyorum. Neredeyse 10 yıl oluyor, size başka bir veda mektubu daha yazmıştım. Hatırladığıma göre daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamadığımdan yakınıyordum. İkinci unvan artık umurumda değil, asker olarak da o kadar kötü değilim.. Bu mektubum belki de sonuncusu. Sonu aramıyorum fakat mantıken mümkün. Şayet böyle olursa, son bir kez kucaklıyorum sizi. Sizleri çok sevdim, yalnızca sevgimi ifade etmeyi bilemedim; ben tavırlarımda aşırı derecede katıyım ve sanırım bazen beni anlamadınız. Öte yandan beni anlamak da o kadar kolay değil. Bana inanın, sadece bugün." 
(Che Guevara)

Yılanlarla, boa yılanlarıyla, dev örümceklerle ve jaguarlarla dolu bu vahşi ormanda, ilk çarpışmadan itibaren, dördüncü tümenle birlikte dört gün devriye gezdim. (Murray Sayle, savaş muhabiri)
27. Gün: Dörtte, tırmanacak bir yer bulmak için yeniden yürüyüşe geçtik, bunu yedide başardık fakat niyet ettiğimizin tersine karşımızda zararsız gibi görünen çıplak bir tepecik vardı. Hava kuvvetlerinden kurtulmak için seyrek bir ormanda biraz tırmandık ve orada, tepecikte bir yol olduğunu keşfettik, gerçi bütün gün boyunca oradan tek kişi geçmedi. Hava kararırken bir köylüyle bir asker tepeciğin ortalarında meydana çıktılar ve orada bizi görmeden bir süre eğlendiler. Aniceto bir keşiften dönerken yakındaki bir evde büyük bir asker grubu görmüştü: O yol bizim için en kolay olandı ve şimdi kesilmişti. Sabah eşyaları güneşte parlayan destek grubunun yakındaki bir tepeye çıktığını gördük. Sonra, gün ortasında aralıklı silah sesleri işitildi ve parıltılar görüldü, sonra da, ateş sesleriyle birlikte "işte orada", "çık oradan", "çık oradan yoksa"  gibi bağırtılar işitildi. Adamın akıbetini öğrenemedik, Camba olabileceğini tahmin ettik. Hava kararınca öbür taraftan suya inebilmek için yola çıktık ve öncekinden biraz daha sık bir fundalıkta durduk; su için aynı kanyona dönmek gerekiyordu, bulunduğumuz yerdeki kaya çıkıntısı aşağıya inmemize engel oluyordu. Radyo, Galindo bölüğüyle çarpışmış olduğumuz haberini geçti, teşhis edilmek üzere Valle Grande'ye nakledilecek üç ölü bırakmıştık. Anlaşılan Camba ve Leon'u ele geçirememişlerdi. Bu kez kaybımız büyüktü; en önemli kayıp Coco'ydu, Miguel ile Julio ise müthiş savaşçılardı ve üçünün de insan olarak değeri ölçülemezdi. Leon iyi bir ressamdı. Yükseklik 1800 metre. (Che Guevara)
Comandante Che Guevara'nın her an düşeceği hesaplanıyordu, öyle olmalıydı, günlerdir demirden bir çember içine hapsedildiğine göre. Toprak ve dikenler burada herhangi bir insanoğlunun derisini sefil bir tabakaya çeviriyor. Karmakarışık, kuru ve dikenlerle kaplı bitki örtüsü yer değiştirmeyi neredeyse imkansızlaştırıyordu, gündüzleri bile sıkı sıkıya gözetlenen sel yataklarına saklanarak idare ediyorlardı. Gerillaların bu susuzluk, açlık ve terör kuşatmasına nasıl tahammül edebildiklerini anlamak mümkün değil. "O adam sağ kurtulmayacak" diyor bir subay. (Bir savaş muhabiri)

Sabahın sekizinde Victor adlı bir köylü, çiftliğinin yakınlarındaki çalılıklar arasında bilinmeyen şahısların dolaştığını bildirmek için La Higuera askeri karakoluna geldi. Subay bilgiyi getirene para verdi ve haberi hemen bölgeyi kuşatan Ranger birliklerine iletti. Binbaşı Miguel Ayoroa, bölgede operasyon yapan iki Ranger bölüğünün komutanı, telsizle San Antonio, Yagüey ve Yuro dere vadilerinin çıkışlarının kapatılmasını emretti. Yüzbaşı Prado müfrezesiyle Yuro vadisine gitti ve adamları gerillalarla öğlene doğru karşı karşıya geldi. İlk karşılaşmada iki asker öldü. Atış, üç saat boyunca ara ara münferiden devam etti. Yavaş yavaş, Rangerlar toprak kazanarak, düşmana 70 metre kadar yaklaşıncaya kadar ilerledi. 15.30'da gerillalar ilk görünür kayıplarını verdiler. (Askeri taraftan)

Gerillalara yaklaşacak şekilde manevra yaptık ve hemen ardından saldırıya geçtik. Gördüğümüz ilk asi, sonradan Willy olarak teşhis ettiğimizdi, ikincisi sonradan Che olarak teşhis ettiğimizdi. Derhal ateş açtık ve Che'yi mitralyöz kurşunuyla yaraladık. Willy ve diğerleri, çatışma devam ederken onu çekmeye çalıştı. Rangerlarımızın başka bir kurşunu Comandante'yi göğsünden vurup beresini uçurdu. Arkadaşları onu perdelerken Willy şefi, başka dört Ranger'la karşılaştıkları bir tepeye kadar götürmeyi başardı. Willy güç toplamak için bir an bile nefes almadan şefinin vücudu sırtında geldi. Ve güç toplayıp Guevara'ya bakmak için durduğunda ise pusudaki askerler ona teslim olma emri verdiler. Askerlerden önce Rangerlar ateş açtı. Sonra da yanlarına ulaştılar. Che'nin yaraları ağırdı ve astım, nefes almasını önlüyordu. Böylece şifreli mesajı gönderdik: "Merhaba, Satürn. Papa'yı ele geçirdik." (Yzb. Prado)

Guevara dört asker tarafından bir battaniyeyle, ele geçirildiği yerden kilometrelerce uzaklıktaki La Higuera'ya taşındı. Orada Yüzbaşı Prado mahkumları, karakolun sorumlusu Albay Selich'e teslim etti. Guevara'nın sırt çantasındakilerin envanterini yaptı: iki günlük, bir şifre kitabı, şifreli mesajlarla bir işaretler kitabı, Che'nin kopya ettiği bir şiir kitabı, bir saat ve başka üç dört kitap. (Bolivya Ordusu raporu)

Che ile konuşan Albay Selich oldu. Che gibi yaralı pek çok askerle beraber bir hangardaydık. Fakat o başka bir uçtaydı ve bağırdığı için albayın dediklerini açıkça duymamıza rağmen Che'nin sözlerini işitmiyorduk. Latin Amerika'dan söz ediyordu. Albay, Che ile uzun süre kaldı, belki bir saat ya da daha çok. Albayın ortaya çıkarmak istediği ve Che'nin söylemeyi reddettiği bir şey hakkında tartışıyorlardı. Ta ki Guevara sağ eliyle albaya bir yumruk atıncaya kadar. Böylece albay kalkıp gitti. Binbaşı Guzman, Guevara'yı bir helikopterle bir hastaneye nakletmek istedi fakat albay karşı çıktı ve hastaneye yalnız biz gittik. (asker Giménez'in raporu)

işte 
burada, elinizdeyim
bu terk edilmiş yerlerde tek başına
ama unutuluştan uzakta

Ekimin dokuzunda, öğleden sonra ikide, Başkan Barrientos ve General Ovando ele geçiriliş haberini aldılar. Üst düzeyde bir toplantı yapıldı. İnfaz teklifini sunan General Torres ve General Vazquez de oradaydılar. Hiç kimse karşı çıkmadı, sustular. Hemen sonra General Ovando, Valle Grande'ye şu emri gönderdi: "Papa'yı selamlayın." Emir La Higuera'da Albay Miguel Ayoroa tarafından alındı. Teğmen Pérez'e gönderildi ve o da, Astsubay Mario Teran'a ve Çavuş Huanca'ya gönderdi. İnfazcılar karabinalarını aldılar. Che'nin kapatıldığı yerde gerilla Willy de bağlı yatıyordu. Teran göründüğünde Willy ona hakaret etti ve Teran onu kafasından vurdu. Huanca da yakındaki bir sınıfa kapatılmış olan Reynaga'ya aynısını yaptı. Talih, Comandante Guevara'yı öldürmesi için Mario Teran'ı seçmişti. Willy'nin hayatına son verdiği sınıftan sıkıntıyla çıktı, korkuya kapılmıştı, silahını daha güçlüsüyle değiştirmeye karar verdi. Teğmen Pérez'in bulunduğu yere, otomatik kurşun atan bir M-2 karabinası istemek için yöneldi. Teran alçak, önemsiz bir adamdı. (eski bakan Antonio Arguedas'ın açıklaması)

açıkta ve ayaktayım, ölmeye hazırım
bakın bana, bahtsızlıklar, kutlamalar, ihanete uğradım ebediyen
günler, yıllar, bulutlar, ne yapacaksınız bana

Sınıfa vardığımda, Che doğrulup bana dedi ki:
- Beni öldürmeye geldiniz.
Sarsıldım ve cevap vermeksizin başımı eğdim.
- Ötekiler ne dedi? diye sordu bana.
- Hiçbir şey, diye cevap verdim.
Ateş etmeye cesaret edemedim. O anda Che bana çok büyük, devasa göründü. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Beni suçladığını hissettim ve tedirgin oldum.
- Sakin ol, dedi bana. -İyi nişan al.

söylesene nereye saklandın, ah! şu ölüm
kimse seni göremez ki
imkansız ve suskun

Böylece geriye bir adım attım, kapıya doğru, gözlerimi kapattım ve ilk kurşunu attım. Che, parçalanmış bacaklarla, yere düştü, kıvranmaya ve kan kaybetmeye başladı. Ben bütün gücümü topladım ve koluna isabet eden ikinci kurşunu attım, sonra omzuna ve nihayet kalbine. (Astsubay Teran'ın raporu)

Che'nin cesedi, henüz sıcakken, taşınacağı helikoptere doğru bir sedyeye sürüklendi. Yerler ve sınıfın zemini kanla lekelendi ama askerlerden hiçbiri temizlemek istemedi. Bir Alman din adamı yaptı bu işi, sessizce lekeleri sildi ve Guevara'nın vücudunu delip geçen kurşunları bir mendilde topladı.

Helikopter gelir gelmez sedye patenlerden birine bağlandı. Vücudu, bir çarşafa sarılmıştı, gerilla ceketi hala üstündeydi. Eddy Gonzales, Batista döneminde Havana'da bir kabare işletmişti, ölü Comandante'nin hareketsiz yüzüne bir tokat atmak için yaklaştı.

Helikopter hedefine vardığında, bedeni bir tabla üzerine, başı aşağıya sarkıtılıp gözleri açık bırakılarak kondu. Bir çamaşır teknesinin üzerine konmuştu, neredeyse çıplak, fotoğrafçıların ışıklarıyla aydınlatılmıştı. Elleri baltayla kesildi, teşhis edilmesini önlemek için. Ama gövdesini de parçalara ayırdılar. Tüfeği Albay Anaya'nın, saati General Ovado'nun elinde kaldı. Operasyonlara katılan askerlerden biri, Guevara'nın yoldaşlarından birinin ormanda yapmış olduğu makosenlerini çıkardı. Fakat çok kullanılmaktan ve rutubet yüzünden iyice yıpranmışlardı, işe yaramadı. (Gazetecilerin haberlerinden)

seni hatırlayan çiçekler olacak, sözler, gökler
bunun gibi yağmurlar ve değişmeden yaşayacaksın
başarmış olarak
uyu, bahtsızlıklardan kurtulmuş, hüznün tüm gururuyla.

Tuesday, August 27, 2013

Gore Vidal hayatını kaybetti




Ünlü romancı, oyun yazarı, eleştirmen ve siyasetçi Gore Vidal, 86 yaşında hayata veda etti.

Vidal’in yeğeni Burr Steers, bir süredir zatürre tedavisi gören ünlü yazarın Los Angeles’taki evinde dün akşam öldüğünü açıkladı.

Çağdaşları Norman Mailer ve Truman Capote gibi söyleşi programlarına katılan, gazetelerde köşe yazıları yazan ve eserlerini okumayanların bile tanığı son yazarlar kuşağının en ünlü temsilcilerinden biri olan Vidal, siyasi ve edebi kuramlara muhalefeti ile tanınmış ve Ulusal Kitap Ödülü dahil olmak üzere çok sayıda ödüle layık görülmüştü.

Tüm siyasetçileri acımasız bir dille eleştiren, erdem, fazilet gibi kavramlarla dalga geçen, Vietnam’dan Irak’a ABD’nin katıldığı tüm savaşlara muhalefet eden Vidal, bağımsız bir düşünür olarak çok sayıda kişinin saygısını kazanmıştı.

Amerikan militarizminin en büyük eleştirmenlerinden biri olan Vidal, kaderin bir cilvesi olarak 1925′te babasının mezun olduğu New York’taki ABD Askeri Akademisi’nde dünyaya geldi. Dedesi Oklahoma senatörü Thomas Pryor Gore olan Vidal’in babası Gene Vidal, Başkan Franklin Roosevelt’in çalışma arkadaşlarından biriydi.

Okul hayatından haz etmemesine karşın Phillips Exeter Academy’den mezun olan Vidal, daha sonra orduya yazıldı. Vidal, bir savaş romanı olan “Williwaw” adlı ilk kitabını 20 yaşındayken ve orduda çalışırken yayımladı.

1950′li yıllarda “Edgar Box”, “Katherine Everard” ve “Cameron Kay” takma adlarıyla çeşitli kurgu kitapları da yayımlayan Vidal, tiyatro, sinema ve televizyon için de birçok senaryoya imza attı. Yazar, Hollywood’daki eşcinsellerle ilgili bir belgeselin yanı sıra “Gattaca”, “With Honors” ve “Bob Roberts” adlı filmlerde de rol aldı.

1960′lı yıllarda siyasetle ilgilenmeye başlayan Vidal, Demokratik Parti’den Kongre’ye aday oldu ancak Roosevelt’in desteğine karşın kaybetti.

Hugh Auchincloss’un üvey çocukları olarak Jacqueline Kennedy ile sıkı dost olan Vidal, Başkan Kennedy’nin destekçileri arasında yer aldı.

Her fırsatta eski moda bir onur anlayışına ve modern bir yaşam arzusuna sahip olduğunu dile getiren Vidal, alkole olan düşkünlüğü ile tanınıyordu. Dünyadaki tüm içkilerin en az bir kez tadına baktığını ifade eden Vidal, hiç evlenmemiş, İtalya’nın Ravello kentindeki muhteşem manzaralı villasında en yakın dostu Howard Austen ile birlikte yaşamıştı.

Diğer yazarlara hakaret derecesine varan eleştiriler yönelten Vidal, İngilizce’deki en tahilsiz üç sözcüğü “Joyce Carol Oates” (kendisi gibi Ulusal Kitap Ödülü kazanmış ünlü bir yazar) ve en yerinde üç sözcüğü ise “Ben, sana demiştim” olarak sıralamıştı.

Montaigne’nin bilgeliğine, Italo Calvino’nun imgelemine, Henry James ile Edith Wharton’un iç görüsüne duyduğu hayranlığı her fırsatta dile getiren Vidal’in eserleri birçok dile çevrildi.

“İmparatorluk”, “Kent ve Tuz”, “Düello Gayri Resmi Amerikan Tarihi 1″, “Lincoln Gayri Resmi Amerikan Tarihi 2″, “1876 Gayri Resmi Amerikan Tarihi 3″, “Golgota’dan Canlı Yayın Yeniden Yazılan İncil”, “Yaratılış”, “İmparator Julian”, “Myra” ve “Ben Cyrus, Zerdüşt’ün Torunu”, Vidal’in Türkçe’ye çevrilen eserlerinden birkaçı.

Thursday, August 22, 2013

2. dünya savaşı'na adım adım

1939'dan 1945'e kadar süren küresel bir savaş olan 2. Dünya Savaşı insanlığın en büyük çatışmasıdır.

Savaşa dönemin tüm büyük güçleri olan Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa; Müttefik Devletler olarak, Almanya, İtalya ve Japonya; Mihver Devletler olarak katılmış ve 100 milyondan fazla askeri personelin dâhil olmuştur.
Nükleer silahların kullanıldığı tek savaş olan ve Yahudi Soykırımı gibi kitlesel sivil ölümlerin gerçekleştirildiği II. Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en kanlı savaştır.

Savaş boyunca 50 ila 70 milyon insan hayatını kaybetmiştir.
Savaş başlamadan önce tüm dünya savaşa yol açan gelişmeleri izlemekteydi.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 0

20 Aralık 1924'te, 35 yaşındaki Adolf Hitler Landesberg Hapishanesi'nden tahliye olduktan sonra. Hitler 1923'te, Birahane Darbesi olarak ta bilinen bir darbe girişimindeki rolü sebebiyle tutuklanmıştır. Bu resim, Rudolf Hess'e Kavgam adlı kitabını dikte ettirdikten kısa bir süre sonra çekilmiştir. 9 yıl sonra, 1933'te Şansölye olarak Hitler yeminini eder.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 1

1937'de Japon uçakları Çin'de verilen hedefleri bombalama görevinde.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 2

1937'de Japon askerleri Şangay'da bir sokak çatışması sırasında. Şangay'daki çatışmalar Ağustos 1937'den Kasım 1937'ye kadar sürmüş ve takribi 1 milyon kişilik güçlerin kullanılmasını gerektirecek kadar büyümüştür. Sonunda Şangay düşer ve taraflar karşılıklı olarak toplamda 150 bin kişilik kayıp verirler.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 3

Beijing'in, 13 Ağustos 1937'de, Japon birlikleri tarafından işgalinin ilk resimlerinden. Doğan Güneş sancaklarıyla, Japonlar Beijing'den Tartar'a Chen Men kapısından geçiyorlar. Çok yakınlarında Amerikan Elçiliği bulunuyor.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 4
Yakalanan Çinli savaş esirlerini, Japonlar bir çukurun içinde süngüleriyle öldürürken.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 5

5 Şubat 1938'de, Nanking'in işgali sırasında bir Çinli kadın çatışmalarda ölen ailesinin üyelerine bakarken.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 6
Büyük Asakusa Mabedi'nin Budist rahipleri, İkinci Çin-Japon Savaşı'na hazırlık için gaz maskeleriyle eğitim yaparlarken.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 7
İtalyan faşist lider Benito Mussolini, 28 Ekim 1922'de Faşist Parti üyeleriyle birlikte, Roma'ya yürüyüşleri sırasında. Bu yürüyüş Siyah Gömlekliler tarafından gözdağı vermek amacıyla bütün İtalya'da yapılmış ve stratejik noktalar ele geçirilmişti. Yürüyüşü müteakiben, Kral 3. Emanuelle, Mussolini'ye hükümeti kurma yetkisini vermiş ve diktatörlüğünün kurulmasının yolunu açmıştır.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 8
4 İtalyan askeri, 1935'te Etyopya'da İtalyan-Habeş savaşı sırasında nişan alırlarken. İtalyan güçleri bölgeyi işgal edip Eritre ile birlikte İtalyan Doğu Afirkası olarak kolonileştirmiştir.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 9
2 Haziran 1937'de, krala sadık güçler, İspanyol iç savaşı sırasında, Barcelona'da, başkaldıran General Fransisco Franco'nun güçlerine karşı mücadele etmek için kadınlara hedef talimi yaptırıyorlar.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 10

19 Mart 1938'de, Casa Blanca binasının patlatılmasıyla 300 asi, krala bağlı güçler tarafından Madrid'de öldürülümüştü. Hükümet güçleri 6 ay boyunca 600 yardalık bir tünel kazıp döşedikleri kara mayınlarıyla bu patlmayı gerçekleştirmişlerdi.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 11
12 Eylül 1936'da, Burgos'ta, Franco yandaşı asilere bağlı bir asker, dikenli tellerin üzerinden makineli tüfek hedefine el bombası atıyor.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 12
9 Aralık 1936'da, Franco güçlerinin hava bombardımanı sırasında, Madrid'de çok büyük sayıda insan Madrid metrosunu sığınak olarak kullanırken.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 13
27 Temmuz 1936'da asi bir asker, divan-ı harbe çıkarılmak için gönüllüler ve muhafızlar tarafından götürülürken.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 14

30 Aralık 1936'da, kayalık Huesca bölgesinde, keskin nişancılar tarafından desteklenen asilere ait bir makineli tüfek.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 15

18 Eylül 1937'de Riette Kahn, Amerikan film endüstrisi tarafından İspanya hükümetine bağışlanan bir ambulansın direksiyonunda. Hollywood'un İspanya'ya Armağını olan Ambulans, önce Amerika'da turlamış ve İspanyol demokrasisini desteklemek için bağış toplamıştır.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 16
1 Nisan 1932'de ofisleri New York'ta açıldığında iki Amerikalı Nazi ofisin kapısında duruyor. NSDAP, Nazi SosyalistAlman İşçi Partisi'nin Almanca çevirisinin ilk harfleri oluyor ve kısaca Nazi Partisi olarak adlandırılıyor.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 17
1936 başlarında,Nipomo California'da, fotoğrafçı Dorothea Lange tarafından çekilen Florence Thompson'ın üç fotoğrafından biri ve bu fotoğrafın adı Migrant Mother (Göçebe Anne).
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 18
14 Haziran 1934'te, Venedik'te bir havaalanında bir araya gelen Adolf Hitler ve Benito Mussolini. Mussolini ve ona bağlı faşist yandaşları Hitler için bir şov yapıyorlar; ama akabinde bu ikilinin konuşması hakkında bir bilgi edinilemedi.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 19

Mart 1933'te, Woolworth Co'nun Berlin şubesi önünde 4 Nazi, Almanya'daki Yahudi varlığını boykot etmek amacıyla yapılan gösterilere bağlı olarak şarkı söylüyorlarHitler destekçileri Woolworth Co'nun sahiplerinin Yahudi olduğuna inanıyorlardı.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 20
19 Ağustos 1932'de bir radyo sergisi sırasında Nazilerin kabini. Kabinde sadece nasyonal sosyalizm hareketinin propagandasını yapacak olan kayıtlar kullanılıyordu.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 21
11 Eylül 1935'de binlerce Alman genci liderleri Adolf Hitleri dinlemek için Nüremberg'de Nasyonel Sosyalist Parti kongresinde toparlanmışlardı.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 22
9 Kasım 1933'te Hitler, Nasyonel Sosyalist Parti'nin 10. Yıl kutlamaları sırasında, Münih caddelerinden arabasıyla geçerken.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 23

27 Ağustos 1933'te Hitler gençliği meçhul askerler için stadyumda swastika sembolünü oluştururlarken.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 24

4 Ekim 1935'te Alman ordusu, Hanover yakınlarındaki Bückeburg'da bir milyona yakın taraftarları önünde güç gösterisi yapmaya hazırlanırken tankların oluşturduğu saflar. Versay antlaşmasının reddi ve Hitler'in iktidara gelmesiyle birlikte Almanlar çok hızlı bir şekilde yeniden silahlanmaya başlarlar.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 25

9 Temmuz 1932'de, Büyük Nasyonal Sosyalistler Mitingi'nde onbinlerce Alman Berlin'de biraraya gelmişlerdi.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 26

24 Şubat 1936'da, Alman kızları sıralanmış ve Nazi Gençlik Hareketi himayesi altında müzik kültürleri hakkında bilgi alıyorlar.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 27

10 Eylül 1935, Nüremberg'deki Nazi Partisi kongresi.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 28

11 Ağustos 1936'da Olimpiyat Oyunları'da Jesse Owens uzun atlama ödülü madalya töreninde selam duruyor. Bu yarışmada ikinci olan Lutz Long'u, Japon Naoto Tajima takip etmişti. Jesse Owens ilk defa bir Olimpiyat Oyunları süresinde, 100mt ve 200mt, uzun atlama ve 400 mt bayrak yarışlarında altın madalya kazanarak, 4 altın madalya kazanmış ilk sporcu olmuştu.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 29
30 Nisan 1930 günü Buecherverbrennung'da Nazi Gençlik örgütü, kitap yakma eylemi için Salzburg'da buluşmuşlardı. Kamusal olarak Alman olmayan ya da Yahudi ve Marxist kitap yakma eylemleri sıradan olaylar olmuşlardı.
2. dünya savaşı'na adım adım Resim 30

10 Kasım 1938'de, Kristallnacht olarak bilinen gecede, Anti-Yahudi gösterilere bağlı olarak, Yahudilere ait dükkanların camları kırılmıştı. Nazi otoritelerinin görmezden geldiği olaylarda SA Fırtına Birlikleri ve sivillerin dükkan vitrinlerine çekiçlerle saldırmaları sonucu olarak, yollar kırık cam parçalarıyla kaplanmıştı. Çıkan olaylar sonucu 91 Yahudi ölürken, 30 bin Yahudi toplama kamplarına götürülmüştü.
Kaynak:
The Atlantic

Wednesday, August 21, 2013

geçmişten üç tekerlekliler modası

geçmişten üç tekerlekliler modası Resim 0

Dev bir üç tekerlekli


geçmişten üç tekerlekliler modası Resim 1

Aynı 3 Tekerlekli aracın Kanada'da 1898 yılından bir fotoğrafı..


geçmişten üç tekerlekliler modası Resim 2

8 kişinin pedal çevirdiği bir üç tekerlekli araç...( resimde sadece 7'si gözüküyor)


geçmişten üç tekerlekliler modası Resim 3

Polisler için üç tekerlekli bir araç. Ortadaki bölüm suçlular için ayrılmış.


geçmişten üç tekerlekliler modası Resim 4

1884 yılında 2 kişilik bir üç tekerlekli araç.


geçmişten üç tekerlekliler modası Resim 5

Yerlere yazı yazılabilen bir aracın resmi.


geçmişten üç tekerlekliler modası Resim 6

Fazla söze gerek yok...

Kaynak:
The Museum of RetroTechnology

Tuesday, August 20, 2013

Kanıt Yok Karar Belli: Gülsüm Özgür Değilse Hepimiz Tutsağız!

G ülsüm Koç, hakkında gizli tanık ifadesi dışında hiçbir kanıt olmamasına rağmen ömür boyu hapis cezasına çarptırılan 20 yaşında bir kadın. Gülsüm, 15 Mayıs 2011 tarihinde Bingöl’de bir polis aracına yapılan saldırıyla suçlandı ve aynı günün gecesinde gizli tanık ifadesiyle gözaltına alındı. Gizli tanığın verdiği ifadenin ardından, tanığa teşhis için dört kadının resmi gösterildi. Gizli tanık, BDP’li İdris Baluken’in seçim bürosu önünde çekilen resimlerin arasından Gülsüm Koç’u teşhis etti. Bundan 45 dakika sonra Gülsüm’ün evine baskın yapıldı. Evde olmaması üzerine annesinden Gülsüm’ün nerede olduğunu öğrenen polis, bir akrabasının evinde, arkadaşıyla ders çalışan 18 yaşındaki Gülsüm’ü gözaltına aldı.
Gizli tanık ifadesine göre gözaltına alınan Gülsüm, Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü.
Parmak izleri alındı.
Elinde barut izine rastlanmadı.
Evde yapılan aramada bir silah bulunamadı.
Dava dosyasında gizli tanık ifadesi dışında bir de polis tutanağı yer alıyor. Bu tutanakta polis, hazırlanan dava dosyasına saldırının olduğu gece Gülsüm’ün görüldüğüne dair bir tutanak sunuyor, fakat bu tutanağın düzenlendiği saat ilginç bir şekilde gizli tanık ifadesinden önceki bir saate rastlıyor…
Bunlara dayanarak, Gülsüm’e “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak”, “Adam öldürmeye teşebbüs”, “Kamu malına zarar vermek”, “Ateşli silahlar kanununa muhalefet etmek” suçlarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet istendi.

Mahkeme sanığın iyi halini göz önünde bulundurarak, cezasını müebbet hapse çevirdi. Ayrıca Gülsüm Koç’un “Kamu görevi nedeniyle öldürmeye teşebbüs” ve “Kamu malına zarar verme” suçlarından da toplam 26 yıl 8 ay hapisle cezalandırılmasına hükmetti.
Durum böyleyken Gülsüm’e silahtan beraat, saldırıdan müebbet verildi.
Devlet tarafından fişlenmenin açıkça yaşandığı bu davanın başından sonuna kadar ispatlanan tek gerçek ise, devletin adaletsizliği oldu.

Monday, August 19, 2013

Anarşist Sözler



Yıkıcı dürtü yaratıcı bir dürtüdür.
Michail Bakunin

Mülkiyet hırsızlıktır!
Proudhon

Kimsenin bir diğerini baskı altına almasının imkansız hale gelmesini mi hedefliyorsun? Öyleyse, kimsenin iktidara sahip olmamasını sağlaman gerekir.
Michail Bakunin
Sizi tanımıyorum! Sizin yasalarınızı, nizamınızı, kuvvete dayanan yetkinizi tanımıyorum! Bu yüzden asın beni!
Louis Lingg (1870-1887)
Devlet, bir sürünün, benzer bir biçimde örgütlenen diğer bir sürüye karşı, saldırmaya veya savunmaya yönelik harekete geçmek üzere örgütlenmesidir.

Randolph Bourne

Bizler sosyalizm olmadan özgürlüğün ayrıcalık ve adaletsizlik olduğuna, ve özgürlük olmadan sosyalizmin kölelik ve şiddet olduğuna inanıyoruz.

Michail Bakunin

Güçlü bir halk lidere ihtiyaç duymaz.
Emiliano Zapata

Her emir özgürlüğün suratında patlayan bir tokattır!
Michail Bakunin

Devlet en iyi şekliyle bile kötü bir organizasyon olduğundan mümkün olduğu kadar en az devlete sahip olmalıyız.
William Godwin
Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz.
Pyotr Alexeyevich Kropotkin
Şu anda yapmakta olduğumuzun dışındaki herşey önemsizdir.
Tolstoy
Yasalar adalet duygusunu geliştirmemiştir, onu mahvetmiştir.
Kropotkin
Demokrasi çoğunlukların diktatörlüğüdür.
Proudhon

Memur beni kanun adına tutukladı, ben onu özgürlük adına tokatladım.

Clement Duval , mahkeme karşısında, 1886

Tanrı örnek bir diktatördür. Adem ile Havva’yı yaratır yaratmaz bir ceza yasası çıkardı: idrak etme ağacından yemeyeceksiniz. O zamandan bu yana hiçbir diktatör olmamıştır ki bu buyruğu vermemiş olsun.
Most
Bir kez yasa çıkarmaya başlayan bunu kolay kolay durduramaz artık.
Godwin
Bütün hayvan topluluklarında dayanışma duygusu var olma savaşından çok daha önemli bir doğa yasasıdır.
Kropotkin
Bir insan ne kadar çok şeye inanırsa o kadar az şey bilir. Ne kadar az şey bilirse o kadar aptal olur. Ne kadar aptalsa o kadar kolay yönetilebilir.
Most
“Herşeye kadir” olandan birşeyler istenmekte, eskiden bu Tanrı idi, günümüzde Devlet.

Kropotkin

İşçileri işi bırakmaya değil, kendi hesaplarına devam etmeye çağırmalıyız.
Malatesta

Başka insanların el veya ayaklarını sakatlayanlara cani denir. Ya beyni yok edenlere ne demeli?

Most

En radikal devrimciyi alın ve onu bütün rusların tahtına oturtun ve bir yıl bile geçmeden o çar’dan da beter olacaktır.

Bakunin

 Devrimler tutkunun eseridir, mantığın değil.

Godwin

“Gerçek” bir teori değildir, bir eylemdir, hayatın kendisidir.
Bakunin
Biz ki caniyiz! Herkes için ekmek, iş ve her türlü bağımsızlık ve adaleti istiyoruz.
Kropotkin
Hükümetin bir koşulu hiyerarşi olduğuna göre demokrasi deli saçmasıdır.
Proudhon
Biz anarşistler bizi çevreleyen ön yargılar ormanına baltayı vuruyoruz.
Kropotkin
Koşullar ile uzlaşmak istemiyoruz.
Kropotkin