Saturday, February 15, 2014

Çerkes soykırımı(*), babaannem ve Sochi

Çerkes soykırımı(*), babaannem ve Sochi
150 yıl önce, 1 milyonu aşkın Çerkes topraklarından sürülerek hayatını kaybetti. Bu, modern Avrupa tarihinde ilk soykırımdır.
Haber: LEVENT KAZAK /
Kırım Savaşı sonrasında Kuzey Kafkasya topraklarının kontrolünü devralan Rusya, o bölgede binlerce yıldır yaşayan Çerkes halkını, Osmanlı’ya yakın, sürekli sorun çıkartan asiler olarak görüyordu. 1859’da Ruslar, bölge nüfusunu kıyı bölgelerine sürmek amacıyla dağ köylerini boşaltmak ve direnenleri katletmeye yönelik bir askeri seferberlik başlattı. 1860’ta Çar II. Aleksander tarafından Çerkeslere iki seçenek sunuldu: Ya bataklık olan Don bölgesine yerleşecekler ya da Osmanlı’ya sürgün gideceklerdi. Çerkesler cevap olarak bağımsızlıklarını ilan etti. Katliamlar devam etti. Rusların kendi rakamlarına göre üç yıl içinde 450 binin üzerinde Çerkes öldürülmüştü. 1864’te sağ kalanların, Sochi ve diğer limanlardan Türkiye ’ye gönderilmesine başlandı. Kimi tarihçilere göre 1.200.000 civarında insan sürgün edildi. Bunun tahmini 400 bin kadarı tutuldukları kamplarda, gemilerde; açlıktan, hastalıktan, yoksulluktan, donarak, boğularak telef oldu. Çok değil, bundan 150 yıl kadar önce, 1 milyonun üzerinde Çerkes yaşadıkları topraklardan zorla sürülerek hayatını kaybetti. Bu, modern Avrupa tarihinde yaşanan ilk etnik temizlik, ilk soykırımdır.

Küçüktüm. Babam beni bir süreliğine Düzce’de iki kardeşi ile birlikte yaşayan babaannemin yanına bırakmıştı. 70 küsur yaşında üç Adige (Çerkes) ve 6 küsur yaşında ben birkaç yıl birlikte yaşadık. Karşı komşumuz Gürcüler, yan komşumuz Abazalar, arka tarafta Tatarlar, diğer tarafta Şapsığlar, Çeçenler. Çocuklarla sokakta değil, sürgün Kafkasya’sında koşturuyorduk.

Büyük dayımın canı balık çekmiş, Hendek’ten aldığı koca bir yayın balığını eve getirmişti. Büyük teyzem ise balığı istememiş, kapının önüne koymuştu. Dayı durmadan, bunun bir ‘tatlı su balığı’ olduğunu, Karadeniz’in tuzlu suyunda yaşayamayacağını anlatıyordu ama “Balık balıktır” diyordu babaannem. Sonunda dayım beni gösterip, “Çocuk yiyecek, bu yaptığınız günah!” deyince, artık susulmuştu. İçeri giremesek de dayımla ağacın altında oturduk, balığımızı yedik. O günlerde Çerkes evlerinin çoğuna girmezdi balık, hele ki Karadeniz’den çıktıysa. Bu bir ritüel değil, yastı. Anadolu’da yaşayan ikinci kuşaktı bizimkiler. Karadeniz’de dedelerini, babalarını, ninelerini, halalarını kaybetmişler, tanımıyorlarsa da tek tek isimlerini biliyorlardı, büyüklerinden devralmışlar, yasları tazeydi daha. Dokunmuyorlardı balığa, o balıklar sevdiklerini yemişti. 

Çerkes peyniri ile ‘lepsi’ ile tanıştım ve benden bir şey sakladıklarında konuştukları tuhaf dilleriyle. Anlayamıyordum önce. Bir süre sonra, kelimeleri değil belki ama çıkan ses ve niyet arasındaki ilişkiyi kurup, çözmeye başlamıştım Çerkesçeyi. Artık hayatım daha kolaydı, ne yapacaklarını, nereye gideceklerini biliyordum. Aile sırlarımızı öğreniyordum minik minik. Babamla ilgili bana çaktırmadan konuştuklarını duyuyordum. Bunu bir yıl kadar sürdürsem de sonunda kurdukları pis bir planla beni yakaladılar. Bir akşam yemekte aralarında gizli gizli Çerkesçe konuşmaya başladılar, beni İstanbul ’a yollamakla ilgili bir şeyler anlatıyor, biletler filan ayarlanıyor; ben tabii çözüldüm, başladım ağlamaya, onlar ise sevindiler. Ankara ’ya babam için ‘normal’ bir telefon kaydı verildi hemen, “Kendi kendine Çerkesçe öğrendi” diyecekti annesi oğluna torunu için. Kendimle gurur duydum.

Ama hiç konuşmadım, anlamak bana yetiyordu. Belki de o sesleri çıkartacak cesaretim yoktu. Onlar Çerkesce konuşuyor, ben Türkçe cevap veriyordum. Her şey bir sene daha sürdü, hâlâ namaz kılarken önlerinden rahatça geçebildiğim bir yaştaydım, babaannem hastalandı. İstanbul’a döndüm, okula başladım. Bir hastanede gördüm en son onu. Hastalığı ilerlemişti. Çerkesçeyi tane tane değil, kardeşleriyle konuşur gibi hızlı ve yuvarlayarak konuştu. Ben de bir Çerkes gibi onu dinledim. Gelmeden okulda düşmüş, alnımda koca bir şişik vardı, bir ekmek çiğneyip, romatizmalı yamuk elleriyle şişime yapıştırdı.

Sonra büyük dayımı kaybettik, sonra da büyük teyzemi. Çerkesçe bitti. Önce sesi unutursun derler, sonra da yüzü. Şimdi her şeyi unuttum. Bildiklerimin hepsi zamanla yitti gitti. Ama bir kelime kaldı geriye, elimden içmeyi severdi babaannem, ‘psı’, yani ‘su’. Babaannemin sesine, yüzüne yapışmış bu kelime, her şeyi birlikte tutuyor, unutmuyorum. Halamdan öğrendim, arada ‘lepsi’ yapıyorum.

Babaanneler, dedeler, anneanneler öldü; şehirler birbirinden uzaklaştı. Dillerini unuttular, yemeklerini unuttular, masallarını, şarkılarını unuttular. Bilmedikleri, görmedikleri vatanlarından kopup dünyaya saçıldılar. Bir arada olmaları tehlikeliydi, onları parçaladılar, dağıttılar, uzaklaştırıldılar. Sürgün hep sürdü. Okulları olmadı, kitapları olmadı, örgütleri olamadı, yalnızlaştırıldılar. En kalabalık birim ‘aile’ olarak bırakıldılar. Geçen yüzyıl yüz binlerin canını aldı, bu yüzyıl da milyonların dillerini, masallarını. Tertemiz yaptılar, neredeyse hiçbir şey kalmadı. Mecburen kendilerini koruyacak, saklanacaklardı, hızla asimile oldular, uzaklaştılar, birbirlerini unuttular.

Karşılaşınca bir iki yemek ismi, akılda kalmış bir iki boy-kabile adı sıralamaktan, Çerkestavuğundan biraz daha fazlası olduğumuzu anlatmaya çalışmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok. Tek ortak yanımız, unutmak. Hiç sahip olmadığın bir şeyi kaybettiğin hissi ile mütemadiyen dolaşmak. Ve arkanda dikilmiş o kocaman hayalet, seni dünyaya saçan çirkin katliam, “Sus!” diyor, “Kimseye söyleme beni! Sakın anlatma!”
Diğerleri de aynı şarkıyı söylüyor, tüm soykırımları; “gömdük sizi, bir daha çıkmayacaksınız ortaya” diyorlar.

Yaşananlar düşünüldüğünde, olimpiyatların Sochi’yi seçmesine Çerkeslerin gösterdikleri tepkiler rahatlıkla anlaşılabilir. Bu durumu üstü hep örtülmüş bir trajediyi hatırlatma fırsatı olarak görüyoruz.
Ne istiyoruz peki?
Bir kez olsun hatırlanmak ve hatırlamak istiyoruz. İstiyoruz ki birileri çıksın, desin ki: “Biz bu insanlara kötülük yaptık, özür dileriz.”
Desin ki: “O hayalet gerçekti, üzgünüz!”
Biz de diyelim ki: “Korkunç bir şey gelmiş başımıza ama işte, birileri geldi ve özür diledi. Bu sürgün artık bitti.”
(*) 20 Mayıs 2011 tarihinde Gürcistan Meclisi, Çarlık Rusyası’nın Çerkeslere soykırım uyguladığını kabul etti. Gürcistan, Çerkes soykırımını tanıyan ilk ve tek ülke oldu.
**Senarist

Tuesday, February 11, 2014

Arabs Througt Turkish Eyes



136.     Representations of Politics and the Politics of Representation

When are policies driven by prejudice, and when do policies give rise to prejudiced representations? In this episode, Nicholas Danforth explores depictions of Middle East politics in the Turkish satirical periodical Akbaba from the 1930s onward in an attempt to understand the politics of representation.


MP3 File

Nicholas Danforth is a doctoral candidate at Georgetown University studying the history of modern Turkey (see academia.edu)
Chris Gratien is a doctoral candidate at Georgetown University studying the social and environmental history of the modern Middle East (see academia.edu)

Citation: "Arabs Through Turkish Eyes," Nicholas Danforth and Chris Gratien, Ottoman History Podcast, No. 136 (26 December 2014) http://www.ottomanhistorypodcast.com/2013/12/arabs-turkish-eyes-politics.html.

Nicholas Danforth is a PhD student studying the history of modern Turkey at Georgetown University - See more at: http://www.ottomanhistorypodcast.com/2011/12/turkish-knockoff-toothpaste-legal.html#sthash.qJAU98CK.dpuf
Listeners might also like:

#102 | Child and Nation in Early Republican Turkey with Yasemin Gencer
#039 | Turkish Knockoff Toothpaste and Racist US Marketing with Chris Gratien


Click here to read the Nick's entire article in the Afternoon Map


IMAGES

Thursday, February 6, 2014

Koku salma, Olimpiyat var

03/02/2014
Kafkasya'nın en asude kenti Maykop'ta Çerkes sivil örgütü Adıge Khase'nin üyeleri 22 Ocak'ta gözaltına alınıyor.
Kafkasya’nın en asude kenti Maykop’ta Çerkes sivil örgütü Adıge Khase’nin üyeleri 22 Ocak’ta gözaltına alınıyor. Baskını yapan Ekstremizmle (Aşırılıkçılıkla) Mücadele Şubesi. Silovikinin terminolojisinde ‘ekstremist’ ile ‘terörist’ aynı. Bu şubenin iştigal alanı esasen Kaide esintili Kafkasya Emirliği. Ama Soçi Kış Olimpiyat Oyunları yüzünden Çerkes milli hareketinin barışçıl üyelerine de ekstremist muamelesi çekiliyor. 
Cherkessia sitesine göre baskına uğrayan Khase’nin suçu, 2014’ü ‘Yas Yılı’ ilan etmesi. Aktivistler, 101 yıl süren savaşların ardından Kafkasya’nın düşmesinin 150. yıl dönümüne atfen 2014 boyunca her hafta Çerkesya’yı savunurken ölenler anısına ‘Jame Ğewun’ adlı bir etkinlik planlıyor. Üç hafta üst üste şu ‘kabahat’ işleniyor: Sokakta ‘şelame’ pişiriliyor, kokuyu alıp gelenlere bu nefis hamur kızartmalar ikram ediliyor. Şelameye karşı konulabilir mi? Polis dayatıyor: “Etkinliği iptal edeceksiniz.” Çerkesler, ısrarın başlarına nasıl bir çorap öreceğini biliyor. Zira 13 Aralık’ta üç cumhuriyetten 11 toplum adamı ‘bir esktremiste yataklık’ suçlamasıyla gözaltına alınıp Krasnodar’a götürülmüş, tamamı Soçi ile bağlantılı etkinliklerden dolayı sorguya çekilmişti. Asıl suçlamayla ilgili tek bir soru sorulmamıştı. Bu, Soçi’ye gölge düşürdüklerinde neyle suçlanacaklarına dair açık gözdağıydı. Kitlesel protesto olmamasına rağmen az sayıda insanın kımıldaması korkutuyor. 

Çerkesler ne istiyor?
Soçi’nin tarihine dair hiçbir anımsatmaya tahammül yok. Ama 1864’te zirveye ulaşan soykırımın yapıldığı topraklarda Olimpiyat oyunları oynanırken dedelerinin kemiklerinin sızlayacağını düşünen Çerkesleri tamamen zaptetmek ne mümkün! 

Çerkesler hiç olmazsa Soçi’nin Çerkesya’nın siyasi başkenti olduğunu, asırlık kanlı perdenin olimpiyatların oynandığı Kbaada Vadisi’nde (Krasnaya Polyana) kapandığını, yaklaşık 1.5 milyon insanın Osmanlı topraklarına sürüldüğünü, Karadeniz kıyısında numunelik birkaç köy dışında otokton halk bırakılmadığını, sürgünden önce nüfusu 300-600 bin olan Şapsuğya’da bugün 10 bin kadar Şapsuğ’un yaşadığını, Soçi’nin yanı başında adı soykırımla özdeşleşmiş Rus General Lazarev’in ismini taşıyan Lazarevski’nin asıl adının Psışape (Suyun Denize Döküldüğü Yer) olduğunu, Soçi’nin adını Wubıhların bir kolu olan Şaçe’den (Saşe) aldığını ve kentin yerlileri Wubıhlardan bir tek kişinin kalmadığını hatırlatmak istiyor.
İstedikleri şey tarihi trajedinin tanınması ve “Evet, burada Çerkesler yaşıyordu” denilmesi, fazlası değil. 

Bugünlerde mimlenen belli insanların bir şehirden ötekine ancak polise yazılı bildirimde bulunmak suretiyle gidebildiği Kafkasya’da aktivistlerin tehdit ortamında seslerini duyurmaları zor. Rusya, diasporadaki etkinlikleri de bloke etmeye çalıştı ama başaramadı. Çerkesler cumartesi Ankara’da, dün İstanbul’da düzenledikleri gösterilerde şu mesajı verdi: “Kızıl Çayır (Krasnaya Polyana) kanlarını karlar örtmez”, “Olimpiyat soykırımı unutturamaz.” 

Rus lider Vladimir Putin unutturmak için az cinlik yapmadı. Bir kere 2007’de Olimpiyat Komitesi’ne Soçi’yi tanıtırken burada eskiden Yunanların yaşadığını söyledi. 2010’da Olimpiyat ateşini almak için Vancouver’a giderken de bölgenin otokton halkı diye Çar’ın Kafkasya’nın işgalinde öncü güç olarak kullandığı Rus Kazaklarını götürdü. Bununla yetinmeyip Olimpiyatların güvenliğini sağlama adına Çarlık dönemindeki Kazak birliklerini diriltip Kafkasya’nın sokaklarına saldı. 

Yeter ki ‘soykırım’a girme
Putin Çerkeslerin olimpiyatlara itirazı olmadığını göstermek için de Kafkas cumhuriyetlerine Soçi’de soykırım söyleminden sterilize edilmiş stantlar verdi. Mesela Adıgey Cumhuriyeti etkinliklerini ‘Rusya Yöreleri’ adıyla sunacak. ‘Nalmes’, ‘İslamey’ ve ‘Nart’ gibi yerel gruplar Rusya dans toplulukları olarak takdim edilecek. Kültürel öğelerin yanı sıra Adıge peyniri, Maykop elması sergilenecek. Daha fazlası zararlı! Putin’le birlikte halkın oyuyla değil Kremlin’in onayıyla koltuğa geçen özerk cumhuriyetlerin liderleri de, Olimpiyat Meşalesi’ni karşılama törenlerinde şatafatı artırmak için masraftan kaçınmadı. Dağıstan, Çeçenya ve İnguşetya gibi sancılı yerlerde işçi, memur ve öğrenciler sönük geçmesin diye ‘zorla’ törenlere götürüldü. ‘Zorunlu katılım’ büyük bir protesto olduğu için değil, Kafkasya’nın heyecanını göstermek ve Putin’in gözüne girmek için…
Keşke Olimpiyat Komitesi bölgenin tarihine dair bir de asırlar önce Kafkasyalılara minnetini göstermek için Kaptan Golavinka’nın kıyıya diktiği ağaca kulak verseydi. 2007’de bir Çerkes dostumdan alıntı yapmıştım; bugün de, yeniden nükseden Soçi yarasını en iyi bunun betimlediğini fark ettim: Bir Ceneviz tüccarı bir Kafkas dağlısına sormuş: 

- Kimsin? Nerelisin? Nereden geliyor, nereye gidiyorsun?
Dağlı yanıtlamış:
- Acısı yıldızlar kadar çok olan bir millettenim ve bu acıyı sadece bizden olanlar ile yaşadığım bir cennetteyim. Yolum barış yoludur, savaşın öncesinde gelen sessizlik içinde; soğuktur, hissedersin, donuktur göremezsin...


FEHİM TAŞTEKİN

Wednesday, February 5, 2014

Dönüşü Olmayan Kapı-Afrika’dan Amerika’ya köle ticareti





Ömer Aymalı
Gore adası limanında bulunan alım satımın gerçekleştiği bina Afrikalı yerlilerin kendi topraklarındaki son uğrak yeriydi. Köle binasının en dikkat çekici kısmı ise adına Dönüşü Olmayan Kapı denilen kapıydı. Bu kapı okyanusa açılıyordu. Satın alınan köleler bu kapıdan çıkarıldıktan sonra geri dönüşü olmayan bir yoluculuğa çıkıyorlardı
DSC_0172
Tarih boyunca birçok toplumda görülen kölelik Avrupalıların Yeni Dünyayı keşfi ile yeni bir boyut kazandı.   Afrika kıtasından milyonlarca yerli insanlık dışı yöntemlerle köle olarak Amerika kıtasına götürüldü. Amaç yeni Dünyanın tarım arazilerinde, maden ocaklarındaki işgücü ihtiyacını karşılamaktı. Aslında Avrupalı sömürge devletleri Amerika kıtasına yerleşmeye başladıklarında  buradaki yerli halkı köleleştirerek şeker kamışı, tütün, pamuk tarlalarında kötü koşullarda zorla çalıştırmışlardı. Ancak savaşların ve salgın hastalıkların bir sonucu olarak çok sayıda yerli hayatını kaybetti. Ortaya çıkan bu işgücü kaybını kapatmak için Avrupalı sömürgeciler  Afrika kıtasına yöneldiler.  Böylece 15. yüzyılın sonlarından itibaren Afrika’dan Amerika kıtasına köle ticareti başladı. Bu ticarette öncülüğü İspanyol ve Portekizliler yaptılar. Daha sonra ise bu ticarete başta İngiltere başta olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri katıldı. Sömürgeci Avrupa devletleri ihtiyaçları olan köleleri iki yolla temin ettiler. Bunlardan birincisi Batı ve Orta Afrika’daki kabile reisleri ve hükümdarıyla yaptıkları anlaşmalardı. Anlaşmaya göre hükümdarlar köle temin edecekler karşılığında ise Avrupa ülkelerinden manifatura ürünleri, silah ve barut alacaklardı.  İkinci yol ise esir tüccarları tarafından yağmalama yoluyla Afrikalı yerlilerin köleleştirilmesi ve satılması idi.
 Esir Ticaret Üçgeni
 Afrika’dan Amerika’ya gerçekleştirilen köle ticareti üç noktayı birleştiren bir ticaret ağı (triangular trade)  şeklindeydi. Bunun birinci ayağı Avrupa’dan ticari malların Afrika’ya ihracatıydı. Afrika hükümdarları ve tüccarları yaklaşık 400 yıl boyunca bu ticaretin bir ayağını oluşturdular. Köle karşılığında Avrupalılardan manifatura, barut, silah aldılar. Ticaretin ikinci ayağı ise kölelerin Amerika kıtasındaki pamuk, şeker, tütün, tarlalarında çalıştırılmasıydı. Üçüncü ve son ayağı ise üretilen bu malların Avrupa’ya nakledilmesiydi.  Böylece Avrupa ülkeleri ihtiyacı olan ürünlere düşük fiyatlar ile sahip olma  imkanına sahip oluyorlardı.
resim2
Fransa’nın Nantes, Rochelle, Bordeaux; İngiltere’nin Liverpool ve Bristol; Hollanda’nın Amsterdam; Portekiz’in Lizbon limanları Afrika ile olan bu ticaretin en önemli limanları olarak öne çıktı. Bu limanlardan kalkan gemiler Afrika kıtasındaki limanlara uğrayarak buralardan  köle satın alıyorlardı. Bu limanlardan biri Senegal’de bulunan Gore adasıydı. Afrikalı esir Tüccarları Batı Afrika’da topladıkları sağlıklı, işgücü yüksek ve zorlu gemi yolculuğuna dayanabilecek yerlileri bu adaya getirirdi. Bir esir hali olarak işlev gören bu adaya köle adası da denirdi.  Gemilerle adaya gelen alıcılar burada bulunan yerlilerden ihtiyaçları kadarını satın alırlardı.
 figoltx-slaveshipbrookes
Köle ticareti için bir köle gemisi yüklenişi
Dönüşü olmayan kapı
Limanda bulunan alım satımın gerçekleştiği bina Afrikalı yerlilerin kendi topraklarındaki son uğrak yeriydi. Köle binasının en dikkat çekici kısmı ise adına dönüşü olmayan kapı denilen kapıydı. Bu kapı okyanusa açılıyordu. Satın alınan köleler bu kapıdan çıkarıldıktan sonra geri dönüşü olmayan bir yoluculuğa çıkıyorlardı.  Geri dönüşü olmayan bu yolculuk aynı zamanda insanlık dışı bir yöntemle gerçekleştirilmekteydi. Esir Afrikalılar güvertenin altında karanlık bir ortamda birbirine zincirlenmiş, kenetlenmiş olarak, ayağa kalkma, oturma imkanından mahrum bir şekilde yaklaşık iki aylık bir yolculuk yapmak zorunda kalıyorlardı. Köle taşıyan gemilere, “Tumberio”, yani “ölü taşıyıcıları” adi takılmıştı. Bu gemilerden biri ile denizi aşan bir İtalyan Fransiskeni gemideki durumu şöyle anlatacaktır: “Erkekler güverte altına üst üste yığılmış, ayaklanıp gemideki tüm beyazları öldürürler korkusuyla da zincirlerle bağlanmışlardı. Kadınlar için, ikinci güverte arası ayrılmıştı. Hamile olanlar arka kamarada toplanmıştı. Çocuklar birinci güverte arasında, balık istifi gibi sıkıştırılmıştı. Uyumak istediklerinde, birbirlerinin üstüne düşüyorlardı. Doğal gereksinmelerini gidermek için sintineler vardı, ama çoğu yerini kaybetmek korkusuyla bulunduğu yerde rahatlıyordu. Özellikle erkekler acımasızca üst üste yığılmış oldukları için, bulundukları yerde koku ve sıcak dayanılmazdı. Atlantik Okyanusu 35–40 gün arasında aşılmaktadır. Ölüm oranı, havasızlıktan boğulma ve salgın hastalıklar yüzünden çok yüksektir. Bu oran %50′ye ulaşabilir. Çoğu zaman salgınlarla baş edebilmek için hastalar öldürülür.”
Köle ticareti bu şartlarda 400 yıl boyunca sürdü. Yaklaşık 15-20 milyon Afrikalı Amerika kıtasına taşındı, milyonlarcası Avrupa başta olmak üzere Asya ve dünyanın farklı bölgelerine götürüldü. Herhangi bir hakka sahip olmadan işkencelerle, baskılarla ucuz işgücü olarak tarlalarda maden ocaklarında çalıştırıldılar.

Yayına Hazırlayan: Celal Sancar

Sunday, February 2, 2014

Howard Zinn’i anmak -Noam Chomsky

Chomsky, iki yıl önce yitirdiğimiz ünlü tarihçi ve eylemci Howard Zinn’i andığı aşağıdaki yazısında, Zinn’i Türkiyeli aydınlara benzetiyor. Chomsky, Türkiyeli aydınların toplumsal mücadeledeki rolleriyle ve karşılaştıkları baskılarla eşsiz bir model oluşturduklarına dikkat çekiyor. Okurlarımız, Howard Zinn’i Genco Erkal’ın sahnelediği ‘Marx’ın Dönüşü’ oyununun yazarı olarak da hatırlayacaktır.
Ön not: 27 Ocak, 2010′da yitirdiğimiz Howard Zinn’in ölüm yıldönümüydü. İnsan hakları hareketinin aktif bir unsuru olan Zinn, 1963′te ayrımcılığa karşı mücadelede Atlanta Spelman College’daki kadrolu öğretim üyeliği görevinden vazgeçmek pahasına siyah kadın öğrencilerden yana saf tuttu. 1967′de Vietnam’daki savaşa son verilmesini isteyen ilk ve en etkili kitaplardan biri olan “Vietnam: Geri Çekilmenin Mantığı”nı yazdı. ABD ordusu hava kuvvetlerinde görev yapmış bir gazi olarak, Daniel Ellsberg’in Pentagon Belgeleri kitabını yazmasına yardımcı oldu. Bu hareket daha sonra FBI tarafından “yüksek güvenlik riski” olarak gösterilecekti. Çok satan kitabı Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi ile “Halkların Tarihi” diye yeni bir çığır açtı. Bu yaklaşım kazananların tarih yazıcılığına dayalı anlayışa karşı çıkıyordu. Ödüllü bir eylemci, yazar ve tarihçi olarak Zinn’i, yakın arkadaşı, büyük entelektüel Noam Chomsky’den daha iyi kim anlatabilirdi ki!
Amerikalı büyük eylemci ve tarihçi Howard Zinn hakkında bir şeyler yazmak benim için kolay değil. O benim 45 yıllık çok yakın bir arkadaşımdı. Ailelerimiz de aynı şekilde çok yakındı. Ondan kısa süre önce kanserden ölen eşi Roz da, harika bir insan ve yakın bir arkadaştı. Edward Said, İkbal Ahmed ve diğer bazı eski dostlar gibi, zeki ve üretken düşünürler olmanın yanı sıra her daim kendilerine ihtiyaç duyulduğunda göreve hazır bulunan cesur ve adanmış militanların içinde yer aldığı bütün bir kuşağın ortadan kalkmaya yüz tuttuğunun farkına varmak elbette hüzünlü bir şey. İnsanlığın kurtuluşuna dair umudu mümkün kılan, işte bu kuşağın bünyesinde topladığı söz konusu özellikler bileşiminin varlığıdır.
Howard’ın olağanüstü hayatı ve işi en iyi onun kendi sözleriyle özetlenir. Öncelikli ilgi alanının, tarihe kaydedilen “o büyük olayların” kökünde yer alan “meçhul insanların sayısız küçük eylemleri” olduğunu açıklamıştır. Eğer ki, doktrinin ve dogmanın süzgeçlerinden geçerek “meçhul insanların sayısız küçük eylemleri”nden kopartılmışsa “o büyük olayların” kaydı son derece aldatıcı ve ciddi bir şekilde güçsüzleştirici olacaktır. Onun hayatı her zaman yazılarıyla ve sayısız demeç ve röportajıyla sarmalanmıştı. Onun hayatı, bencil olmayan bir biçimde, gücün büyük anların kaynağı olan meçhul insanlara verilmesine adanmıştı. Bu durum Howard’ın bir sanayi işçisi ve emekçi militan olduğu zamanlarda ve 50 yıl önce Georgia Atlanta’da çoğunlukla küçük siyah elite açık olan Spellman College adlı bir siyah kolejinde öğretmenlik yaptığı günlerden bu yana geçerli olan bir gerçekliktir.
Howard, Spelman’da öğretmenlik yaparken, yeni gelişen ve en tehlikeli günlerini yaşayan insan hakları hareketinin ön saflarında duran öğrencileri destekledi. Bu öğrencilerden Alice Walker, Julian Bond ve diğerleri gibi pek çoğu sonraki yıllarda epey ünlü oldu ve Howard’ı yakından tanıyan herkes gibi sevgi ve saygı gösterdiler. Ve her zaman olduğu gibi, onları desteklemekle kalmadı, ki bu destek bile yeterince olağanüstü bir şeydi, en tehlikeli çabalarında doğrudan bir katılımcı olarak yer aldı. Örgütlü bir halk hareketinin henüz ortada olmadığı bir zamanda ve hükümetin daha yıllar sürecek düşmanca tutumu karşısında, o zamanlar böylesi bir işe kalkışmak kolay değildi. Sonuçta, büyük ölçüde; büfelerde oturan, özgürlük otobüslerini süren, eylemler örgütleyen, ırkçılık ve vahşetle, kimi zaman da ölümle yüz yüze gelen bu genç insanların cesur eylemlerinin ateşlemesiyle halk hareketi patlak verdi.
1960′ların başı itibariyle, Marthin Luther King’in liderliğiyle ve hükümetin yanıt vermek zorunda kaldığı kitlesel bir halk hareketi şekilleniyordu. Howard, cesaretinin ve dürüstlüğünün mükafatı olarak, kısa süre sonra, öğretmenlik yaptığı okuldan atıldı. Birkaç yıl sonra, “sayısız küçük eylemleri” ile King’in önemli bir etki kazanmasını (eminim ki bunu en başta King’in kendisi ifade ederdi) ve ülkeyi, eski kölelere temel insan haklarını teorik olarak sağlayan bir yüzyıl öncesinin anayasal değişikliklerini kabul etmeye mecbur bırakmasını (daha gidecek çok yol kaldığını belirtmeye gerek yok ama en azından kısmen de olsa bir yol kat edilmesini) sağlayan o “meçhul insanlar”ın ana örgütü SNCC üzerine (Barışçıl Öğrenci Koordinasyon Komitesi) kitabını yazdı.
Uygarlaştırıcı bir etki
Kişisel olarak, Howard’ı, 1964′te (sanırım) Jackson Mississippi’de gerçekleşen bir insan hakları eylemine birlikte gittiğimizde yakından tanımaya başladım. O geç tarihte bile, kimi zaman şok edici biçimler alan şiddetli bir düşmanlık, polis vahşeti ve federal otoritelerin devletin kolluk güçleri ile farksızlığı hatta işbirliği hakimdi.

Howard, eğitim verdiği Atlanta kolejinden atıldıktan sonra Boston’a geldi ve akademik kariyerinin geri kalanını Boston Üniversitesi’nde geçirdi. Orada, eminim ki, kampüsün en beğenilen ve sevilen fakülte üyesiydi öte yandan yönetimin insafsızlıklarının ve amansız düşmanlığının hedefindeydi. Ne var ki, daha sonraki yıllarda, emekliliğinin ardından, öğrenciler, personel, fakültelerin çoğu ve toplumun geneli içinde daima ezici ağırlığı olan bir kamusal şeref ve saygınlığa kavuştu. Boston’dayken kendisine hak ettiği ünü kazandıran kitaplarını yazdı. Çekilmenin Mantığı adlı kitabı, 1967′de, pek çoğunun ancak o zamandan sonra güç bela kafa yoracağı şu gerçeği açık ve etkili bir şekilde ifade eden ilk çalışmaydı: ABD’nin, işgal ettiği ve sonra da büyük ölçüde tahrip ettiği Vietnam’da, gücünü ve kayda değer kontrolünü muhafaza ederken, bu ülkede müzakere çağrısı yapmak dahil hiçbir şeye hakkı yoktu.
Bilakis, ABD herhangi bir saldırganın yapması gerekeni yapmalıydı: çekilmeli, halkın bir enkaza dönen ülkesini yeniden inşa etmesine izin vermeli ve eğer en küçük bir dürüstlük gösterecekse işgalci orduların işlediği suçlar için büyük tazminatlar ödemeliydi. Kitap kamuoyunda büyük etki yarattı. Bu kitabın mesajı, bugün bile, elit eğitimli çevrelerde güç bela idrak edilmektedir, ki bu da ne kadar önemli bir çalışma olduğunun bir göstergesidir.
Halkın yüzde 70′i, önemli ölçüde savaş sonrası genel kamuoyu içinde, savaşı “bir hata” olarak değil “kökten yanlış ve gayri ahlaki” olarak kabul etti. Ana akım görüşte böylesi bir düşüncenin kırıntısının dahi ifade edilmesine çok nadir rastlandığı bir ortamda bu önemli bir orandı. Howard’ın yazıları, ve her zaman olduğu gibi protestolardaki ve doğrudan direnişteki göze çarpan varlığı, ülkenin büyük bölümünün uygarlaşmasında önemli bir faktör oldu.
Aynı yıllarda, Howard o sıralarda gelişmekte olan direniş hareketinin de en dikkat çeken destekçilerinden biri haline gelecekti. Gayrimeşru Otoriteye Direniş Çağrısı’nın ilk imzacılarındandı ve pratik örgütçülerinden biri olduğu Direniş’in eylemlerinin de içindeydi. Savaş karşıtı eylemlerin ateşlenmesinde önemli bir etkide bulunan sığınak eylemlerine de hemen katılmıştı. Nerede ihtiyaç duyulsa (konuşmalar, sivil itaatsizliğe katılım, direni
şçilere destek, mahkemelerde şahitlik) Howard oradaydı.

‘Aşağıdan tarih’
Uzun vadede, Howard’ın savaş karşıtı yazılarından ve eylemlerinden daha etkili olan ölümsüz büyük eseri, Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi, bir kuşağın bilincini kökten değiştirdi. Bu kitapta dikkatle, açıklıkla ve ince eleyip sık dokuyarak, meçhul kalan insanların, sonu gelmez barış ve adalet mücadelesinin ilerleyişindeki kritik rolüne ve kendi tarih versiyonlarını yazıp dayatmaya çalışan iktidar sistemlerin kurbanlarına ilişkin temel mesajını geliştirdi. Daha sonra, onun Halkın Tarihi’nden “Sesler”i, şimdi, daha iyi bir dünyanın yaratılmasında değerli bir rol oynayan o unutulmuş ya da yok sayılmış insanların pek çok gerçek sözünü açığa çıkaran beğenilen bir teatral/televizyon yapımıdır.

Howard’ın, meçhul insanların eylemlerini ve sözlerini tarihin içine itildikleri derinliklerinden çıkararak ortaya koyduğu emsalsiz başarısı, ABD tarihinin kritik periyotlarına odaklanarak ve aynı şekilde diğer ülkelere de yönelerek benzer bir yol izleyen kapsamlı tarih araştırmalarının tohumlarını serpti. Bu çok güzel bir gelişmeydi. Bütünüyle yeni olmamasına karşın (daha önce de belli konularda bilgece araştırmalar yapılmıştı), ABD tarihinin nasıl yorumlandığı ve aktarıldığına ilişkin kritik eksiklerin telafi edilmesinde, Howard’ın geniş ve keskin “aşağıdan tarih” vurgusu ile kıyaslanabilecek bir şey yoktur.
Howard’ın adanmış eylemciliği kelimenin tam anlamıyla kesintisiz sürdü; sonuna kadar, hayatının şiddetli zafiyet ve kişisel hüsranla geçen son yılına kadar… Oysa bu hali, onunla buluşan ya da onu ülke çapındaki büyülenmiş dinleyicileri karşısında yorulmak bilmeksizin konuşurken gören biri tarafından çok net görülecek bir şeydi. Barış ve adalet için nerede bir mücadele varsa Howard bitmez tükenmez coşkusuyla orada, en ön safta olurdu. Dürüstlüğü, bağlılığı, hitabeti ve kavrayışıyla ilham verirdi. Güçlüklerin karşısında mizahın ince dokunuşuyla dururdu. Barışçıl ve büsbütün ahlaklı bir yola adanmıştı. Onun hem yaşamı hem de eserlerindeki başarıları kaç tane genç insanın yaşamını, ne kadar derinlemesine etkilemiştir, hayal etmesi bile güç.
Bazı yerlerde Howard’ın yaşamı ve çalışmalarının özel bir yansıması vardır. Bu yerlerden biri, daha iyi bilinmesi gereken bir ülke, Türkiye’dir. Başka hiçbir ülke bilmiyorum ki önde gelen yazarları, sanatçıları, gazetecileri, akademisyenleri ve diğer aydınları devletin suçlarını kınarken ve bunun da ötesine geçerek, şiddetli baskı tehdidi altında ve kimi zaman da bu baskılara maruz kalarak ve sonra yine iş başına dönüp baskı ve şiddetin son bulması çabasıyla sivil itaatsizliğe katılırken sergiledikleri cesaret ve onurlu duruşlarıyla böylesi etkileyici bir sicile sahip olsun. Bu, benim bildiğim kadarıyla eşi bulunmayan, şerefli bir sicildir ve Türkiye’nin de bundan onur duyması gerekir. Ve bu durum diğer ülkelere de model olmalıdır. Aynı, tarihin nasıl anlaşılması ve onurlu bir yaşamın nasıl yaşanması gerektiği konusunda silinmez bir iz bırakan Howard Zinn’in hayatı ve çalışmalarıyla unutulmaz bir model sunduğu gibi.
[Chomsky.info'daki İngilizce orijinalinden Sendika.Org tarafından çevrilmiştir]

Friday, January 31, 2014

28 Kânunsani’yi Elbette Unutmadık

Cuma, 31 Ocak 2014 18:14
Yalçın Yusufoğlu
28 Ocak 2013 Türkiye Komünist Fırkası kurucuları Mustafa Suphi - Ethem Nejad ve arkadaşlarının Ankara’dan Kemal Paşa’nın emriyle, Erzurum’dan Kâzım Paşa’nın da dahliyle, Pontos’lu Rumların, Ermenilerin (sonra da Koçgiri’li Alevi Kürtlerin) katili MAH’çı eşkıya Giresunlu Osman Ağa’nın organizasyonuyla, infazcı katil diğer bir MAH’çı Yahya Kâhya ile adamları tarafından öldürülmelerinin 83. Yıldönümüdür.
Bu toplu suikasti 2007’de Ocak ayında Hrant Dink’in öldürülmesine benzetebiliriz. Nasıl ki, Hrant Dink suikasti devletin (merkezi ve mahalli) kolektif bir cürümüyse, bu suça devletin gizli açık idari ve adli kurumları iştirak etmişlerse, Suphi-Nejad ve arkadaşlarının katlinde de Ankara Hükümetinin, --o yıllarda adı TSK olmayan-- askeriyenin, gizli teşkilat MAH’ın ve şehir eşrafının-- dükkânları kapattırıp gösteri yaptıran hacı-hoca takımının işbirliği vardır.
Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya verdiği raporda cinayeti Osman’ın işlettiğini yazmıştır.
Bugünkü terimlerle konuşursak, Kemalistler, Özel Harp’çiler ve dinciler ortak düşmanları komünizme karşı el birliği ve suç birliği etmişlerdir.
BMM henüz 1 yaşına bile basmamışken işlenen cinayetin ortakları arasında sonradan siyasi nedenlerle ayrışma çıktığında, Kemal Paşa’nın fedaisi Osman Ağa, Meclis’teki 2. Grubun başı ve Kemal’in muarızı Ali Şükrü Bey’i evine kahve ve nargile içmeye davet edecek, boğdurarak öldürtecekti.
Osman kimdi? Kemal Paşa’nın Mayıs 1919’da Samsun’a geldiğinde Havza’da ilk görüştüğü kişilerden birisiydi, Osman’ın çetesiyle birlikte Rumları, Ermenileri kitle halinde öldürdüğünü öğrenmiş ve onun çetesinden faydalanmak istemiş olan Paşa “bundan sonra seninle birlikte çalışacağız, sana itimadım tam” demişti.
Bu çok güvenilir şahıs 1. Dünya Harbinde mazbatayla ordudan aldığı buğdayları 100.000 Liraya Giresun Nokta Kumandanlığına satmış, Rumların ve Türklerin arazilerine el koyarak yakınlarının veya kendisinin mülkiyetine geçirmiş, kendisini zorla Giresun Şehir Emini (Belediye Başkanı) ilan etmiş birisiydi. Yöre halkı ondan yaka silkmekte, “ aman bizi bu adamdan kurtarın” demekteydi.
Dahası da, aynı kişi Ermeni tehciri sırasında işlediği insanlık dışı suçlar yüzünden gıyabında verilmiş idam kararı ile aranmaktaydı. Saklandığı Şebinkarahisar’dan getirtilip taltif edilen eli kanlı haydudun çetesi Nisan 1920’de BMM kurulduktan altı ay sonra Çankaya’ya muhafız birliği yapılmış, hiçbir tahsili olmayan, haydutluktan ve insan öldürmekten başka bir işlevi bulunmayan Osman da Muhafız Birliği’nin başına geçirilmişti.
Yeni devletin temelleri Osmanlı’nın Ermeni katliamından mahkûm ettiği kişiyi Reis’in yanı başına getirerek atılıyorsa, sonraki kanlı tarihe bugün şaşmamak gerekecektir.
1921’de ise Koçgiri İsyanını bastırmaya giden Sakallı Nurettin Paşa’nın yanına Osman destek olarak gönderilmişti. Eşkıya başı, Koçgiri’de 60.000 koyun ve sığıra el koyarak Giresun’a getirmiş, kente et girmesini yasaklayarak halka fahiş fiyatla et satmış, ayrıca tefecilik yaptığı için banka şubesi açılmasını silah zoruyla engellemişti.
Mart 1923’te Kemal Paşa artık muzaffer kumandandır. Ama Meclis’de aynı derecede güçlü değildir. 2. Grup ve onun reisi Ali Şükrü Bey sert muhalefet yapmaktadır. Bir oturumda Gazi kürsüde konuşurken Ali Şükrü bağırarak kürsüye doğru hamle yapar, silahına davranır, Gazi de elini silahına atar. Oturumu yöneten Ali Fuat (Cebesoy) Paşa anılarında “Baktım ki birbirlerine silah çekecekler, elimdeki çıngırağı aralarına fırlattım” diye yazar.
İşte bu olaydan çok kısa süre sonra Osman evinde Ali Şükrü’yü adamlarına boğdurtur ve bir çukura atar.
Muhalefet büyük tepki gösterince kolluk kuvvetleri Osman Ağa’yı yakalamak üzere harekete geçer, o da adamlarıyla birlikte Çankaya’yı basar, ama Paşa kadın çarşafı giyerek Köşk’ten kaçar. Osman kendisine Gazi tarafından hediye edilen köşkte kıstırılır, yaralı ele geçirilir, tedavi edilmediği için ölür, böylece yargılanması ve konuşması önlenir. Başı kesilmiş cesedi Meclis’in önünde ayaklarında asılı olarak teşhir edilir.
Aradan 90 yılı aşkın zaman geçti, ama Suphi – Nijad ve arkadaşlarının devlet tarafından öldürülmeleri unutulmadı. Tıpkı Sabahattin Ali’nin de, Musa Anter’in de devlet tarafından öldürüldüğünün unutulmadığı gibi. Tıpkı daha sonraki toplu ve tekil öldürmelerin de merkez tarafından yapıldığının unutulmadığı gibi.
Yukarıda anlatılanların gösterdiği bazı olguları sıralayalım:
Türkiye Komünist Partisi’nin kurucularının öldürülmeleri “Kurucu İrade”nin tarihinin aynı zamanda siyasi cinayetler ve komplolar tarihi olduğunu gösterir. Bu suikastler Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın, Rıdvan Özden gibi rütbeli subayları da hedef almıştır. Suikastler siyasi iktidarın paylaşıldığı hükümeti düşürecek olaylar sürecini başlatmak için Yüksek Mahkemeyi basıp Yargıç Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürme tertibine kadar varmıştır.
Bu komplocu, hilekâr yapı Malatya’nın keskin anti-komünist Belediye Başkanı’nı bubi tuzaklı bir posta paketiyle öldürüp, suçu Alevilerin ve solcuların üstüne yıkarak Alevi-Sünni çatışması başlatacak kadar aşağılıktır.
Kendi adamlarını bile öldürecek bir yapı ve onun komplocu - katil zihniyeti elbette Komünistleri, devrimcileri hedeften uzak tutacak değildi. Hele hele Ankara C. Savcısı Doğan Öz’e, Adana Em. Md. Cevat Yurdakul’a hiç tahammül edemeyecekti.
Onbeşler Suikastini de, sonrakileri de hiçbir resmi yetkili ya da devlet tapıcısı gazeteci, yazar ya da benzeri kişi ikrar etmiş değildir. Bu suçlar üstlenilmediği ve toplumun bilincine kazınmadığı müddetçe başkalarının işlenmemesi için sebep yoktur.
Sayılarını bilemediğimiz kadar çok “fail-i meçhul” cinayetler gerçekte faili meçhul değil, faili malûm suçlardır.
Yukarıda andığımız Onbeşler Cinayetini ve diğerlerini unutmadığımızı söylüyoruz, fakat söylediğimiz olgu sadece demokrasi ve adalet bilinci taşıyanlar içindir Yoksa umumun bunlardan haberi yoktur, olsa bile ilgilendiği yoktur. Hatta bilgisi ve ilgisi olanların çoğunluğu için devlet yapmışsa, elbet bir bildiği vardır.
Onbeşler Suikasti konusunda söylememiz gereken bir başka husus toplu cinayeti kabul eden aydınlarının önemli bir bölümünün olaydan Atatürk’ü tenzih etmeleridir. Onlar katliamın Ankara’nın bilgisi dışında işlendiğini öne sürmeye çalışırlar. Çünkü Önder o denli Uludur ki böyle şeyler ona asla yakıştırılamaz.
Nitekim aynı tipler Ali Şükrü Bey cinayetinden de Köşk’ün haberinin olmadığını iddia ederler, hatta daha da ileri gidip, “Osman Ağa’nın Ali Şükrü Bey’e husumeti vardı, çünkü Onbeşleri öldürttü diye M.Kemal’e rapor yazmış olan oydu” derler.
Oysa Osman baş fedaiydi, baş tetikçi’ydi, Suphi- Nejad ve arkadaşlarını emirle öldüren de oydu, Ali Şükrü Bey’i boğdurtan da. Hatta onlar Osman Çankaya’yı bastığında Kemal Paşa’nın kadın kılığında kaçtığını söyleyenlere de çok kızarlar, Önderlerini kadın kılığına girmesini maçoluk zihniyetlerine yakıştırmazlar, olayı anlatanlara (örneğin “Latife” kitabını yazan İpek Çalışlar’a) ateş püskürürlerdi.
Kemak Paşa 1925 yılında Giresun Kalesinde Osman Ağa için anıt mezar yaptırarak bu haydudu, infazcıyı öldükten sonra dahi taltif etmiştir. Günümüzün Veli Küçük Paşası ise Atası’nın izinden giderek Osman’ın heykelini yaptırmıştır.
Atatürk tapıncının olayımızla ne ilgisi mi var?
Hrant Dink’in de öldürülmesinin nedenlerinden bir, belki birincisi aynıdır. Çünkü Dine Atatürk’ün evlatlığının, köken olarak bir Ermeni olduğunu açıklamış, sonra da iki MİT görevlisi tarafından İstanbul Vilayet’inde Vali Muavinin huzurunda “haberini yalanla” diye tehdit edilmiştir.
17 Aralık 2013 sonrasında “devlet ne hâle geldi?” diye ah-vah edenler, devleti gözlerinde büyütenlerdir, oysa devlet şimdi çürümemiştir. Zira çürüme sadece rüşvet ve yolsuzluk değildir. Çürüme aynı zamanda tertiplerdir, suikastlerdir, pogromlardır, işkencelerdir, insan haklarını ve evrensel demokrasiyi çiğnemektir.
Siz Osman Ağa gibi aşağılık yaratıklarla devlet kuruyorsanız, ona anıt mezar yaptırıyorsanız çürümeyi bugünlerde aramak beyhudedir.
Yüzleşmek, yüzleşmek diyoruz, bırakalım Komünistlerin katlini, acaba 60 milyon kadarı Türk olan nüfusun içinde 24 Nisan 1915 soykırımıyla, 1937 Dersim katliamıyla, 6-7 Eylül 1955 Rum, 19-26 Aralık 1978 K. Maraş Alevi pogromuyla, 2 Temmuz 1993 Madımak katliamıyla yüzleşmiş ne kadar Türk vardır?
Yani toplum kendi tarihiyle yüzleşme noktasından çok uzaktadır. 24 Nisan’ın 100. Yıldönümünü anma sürecine girildiği önümüzdeki aylarda bu sorunun yanıtını daha açık ve sancılı bir biçimde göreceğiz.