Saturday, February 15, 2014

Çerkes soykırımı(*), babaannem ve Sochi

Çerkes soykırımı(*), babaannem ve Sochi
150 yıl önce, 1 milyonu aşkın Çerkes topraklarından sürülerek hayatını kaybetti. Bu, modern Avrupa tarihinde ilk soykırımdır.
Haber: LEVENT KAZAK /
Kırım Savaşı sonrasında Kuzey Kafkasya topraklarının kontrolünü devralan Rusya, o bölgede binlerce yıldır yaşayan Çerkes halkını, Osmanlı’ya yakın, sürekli sorun çıkartan asiler olarak görüyordu. 1859’da Ruslar, bölge nüfusunu kıyı bölgelerine sürmek amacıyla dağ köylerini boşaltmak ve direnenleri katletmeye yönelik bir askeri seferberlik başlattı. 1860’ta Çar II. Aleksander tarafından Çerkeslere iki seçenek sunuldu: Ya bataklık olan Don bölgesine yerleşecekler ya da Osmanlı’ya sürgün gideceklerdi. Çerkesler cevap olarak bağımsızlıklarını ilan etti. Katliamlar devam etti. Rusların kendi rakamlarına göre üç yıl içinde 450 binin üzerinde Çerkes öldürülmüştü. 1864’te sağ kalanların, Sochi ve diğer limanlardan Türkiye ’ye gönderilmesine başlandı. Kimi tarihçilere göre 1.200.000 civarında insan sürgün edildi. Bunun tahmini 400 bin kadarı tutuldukları kamplarda, gemilerde; açlıktan, hastalıktan, yoksulluktan, donarak, boğularak telef oldu. Çok değil, bundan 150 yıl kadar önce, 1 milyonun üzerinde Çerkes yaşadıkları topraklardan zorla sürülerek hayatını kaybetti. Bu, modern Avrupa tarihinde yaşanan ilk etnik temizlik, ilk soykırımdır.

Küçüktüm. Babam beni bir süreliğine Düzce’de iki kardeşi ile birlikte yaşayan babaannemin yanına bırakmıştı. 70 küsur yaşında üç Adige (Çerkes) ve 6 küsur yaşında ben birkaç yıl birlikte yaşadık. Karşı komşumuz Gürcüler, yan komşumuz Abazalar, arka tarafta Tatarlar, diğer tarafta Şapsığlar, Çeçenler. Çocuklarla sokakta değil, sürgün Kafkasya’sında koşturuyorduk.

Büyük dayımın canı balık çekmiş, Hendek’ten aldığı koca bir yayın balığını eve getirmişti. Büyük teyzem ise balığı istememiş, kapının önüne koymuştu. Dayı durmadan, bunun bir ‘tatlı su balığı’ olduğunu, Karadeniz’in tuzlu suyunda yaşayamayacağını anlatıyordu ama “Balık balıktır” diyordu babaannem. Sonunda dayım beni gösterip, “Çocuk yiyecek, bu yaptığınız günah!” deyince, artık susulmuştu. İçeri giremesek de dayımla ağacın altında oturduk, balığımızı yedik. O günlerde Çerkes evlerinin çoğuna girmezdi balık, hele ki Karadeniz’den çıktıysa. Bu bir ritüel değil, yastı. Anadolu’da yaşayan ikinci kuşaktı bizimkiler. Karadeniz’de dedelerini, babalarını, ninelerini, halalarını kaybetmişler, tanımıyorlarsa da tek tek isimlerini biliyorlardı, büyüklerinden devralmışlar, yasları tazeydi daha. Dokunmuyorlardı balığa, o balıklar sevdiklerini yemişti. 

Çerkes peyniri ile ‘lepsi’ ile tanıştım ve benden bir şey sakladıklarında konuştukları tuhaf dilleriyle. Anlayamıyordum önce. Bir süre sonra, kelimeleri değil belki ama çıkan ses ve niyet arasındaki ilişkiyi kurup, çözmeye başlamıştım Çerkesçeyi. Artık hayatım daha kolaydı, ne yapacaklarını, nereye gideceklerini biliyordum. Aile sırlarımızı öğreniyordum minik minik. Babamla ilgili bana çaktırmadan konuştuklarını duyuyordum. Bunu bir yıl kadar sürdürsem de sonunda kurdukları pis bir planla beni yakaladılar. Bir akşam yemekte aralarında gizli gizli Çerkesçe konuşmaya başladılar, beni İstanbul ’a yollamakla ilgili bir şeyler anlatıyor, biletler filan ayarlanıyor; ben tabii çözüldüm, başladım ağlamaya, onlar ise sevindiler. Ankara ’ya babam için ‘normal’ bir telefon kaydı verildi hemen, “Kendi kendine Çerkesçe öğrendi” diyecekti annesi oğluna torunu için. Kendimle gurur duydum.

Ama hiç konuşmadım, anlamak bana yetiyordu. Belki de o sesleri çıkartacak cesaretim yoktu. Onlar Çerkesce konuşuyor, ben Türkçe cevap veriyordum. Her şey bir sene daha sürdü, hâlâ namaz kılarken önlerinden rahatça geçebildiğim bir yaştaydım, babaannem hastalandı. İstanbul’a döndüm, okula başladım. Bir hastanede gördüm en son onu. Hastalığı ilerlemişti. Çerkesçeyi tane tane değil, kardeşleriyle konuşur gibi hızlı ve yuvarlayarak konuştu. Ben de bir Çerkes gibi onu dinledim. Gelmeden okulda düşmüş, alnımda koca bir şişik vardı, bir ekmek çiğneyip, romatizmalı yamuk elleriyle şişime yapıştırdı.

Sonra büyük dayımı kaybettik, sonra da büyük teyzemi. Çerkesçe bitti. Önce sesi unutursun derler, sonra da yüzü. Şimdi her şeyi unuttum. Bildiklerimin hepsi zamanla yitti gitti. Ama bir kelime kaldı geriye, elimden içmeyi severdi babaannem, ‘psı’, yani ‘su’. Babaannemin sesine, yüzüne yapışmış bu kelime, her şeyi birlikte tutuyor, unutmuyorum. Halamdan öğrendim, arada ‘lepsi’ yapıyorum.

Babaanneler, dedeler, anneanneler öldü; şehirler birbirinden uzaklaştı. Dillerini unuttular, yemeklerini unuttular, masallarını, şarkılarını unuttular. Bilmedikleri, görmedikleri vatanlarından kopup dünyaya saçıldılar. Bir arada olmaları tehlikeliydi, onları parçaladılar, dağıttılar, uzaklaştırıldılar. Sürgün hep sürdü. Okulları olmadı, kitapları olmadı, örgütleri olamadı, yalnızlaştırıldılar. En kalabalık birim ‘aile’ olarak bırakıldılar. Geçen yüzyıl yüz binlerin canını aldı, bu yüzyıl da milyonların dillerini, masallarını. Tertemiz yaptılar, neredeyse hiçbir şey kalmadı. Mecburen kendilerini koruyacak, saklanacaklardı, hızla asimile oldular, uzaklaştılar, birbirlerini unuttular.

Karşılaşınca bir iki yemek ismi, akılda kalmış bir iki boy-kabile adı sıralamaktan, Çerkestavuğundan biraz daha fazlası olduğumuzu anlatmaya çalışmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok. Tek ortak yanımız, unutmak. Hiç sahip olmadığın bir şeyi kaybettiğin hissi ile mütemadiyen dolaşmak. Ve arkanda dikilmiş o kocaman hayalet, seni dünyaya saçan çirkin katliam, “Sus!” diyor, “Kimseye söyleme beni! Sakın anlatma!”
Diğerleri de aynı şarkıyı söylüyor, tüm soykırımları; “gömdük sizi, bir daha çıkmayacaksınız ortaya” diyorlar.

Yaşananlar düşünüldüğünde, olimpiyatların Sochi’yi seçmesine Çerkeslerin gösterdikleri tepkiler rahatlıkla anlaşılabilir. Bu durumu üstü hep örtülmüş bir trajediyi hatırlatma fırsatı olarak görüyoruz.
Ne istiyoruz peki?
Bir kez olsun hatırlanmak ve hatırlamak istiyoruz. İstiyoruz ki birileri çıksın, desin ki: “Biz bu insanlara kötülük yaptık, özür dileriz.”
Desin ki: “O hayalet gerçekti, üzgünüz!”
Biz de diyelim ki: “Korkunç bir şey gelmiş başımıza ama işte, birileri geldi ve özür diledi. Bu sürgün artık bitti.”
(*) 20 Mayıs 2011 tarihinde Gürcistan Meclisi, Çarlık Rusyası’nın Çerkeslere soykırım uyguladığını kabul etti. Gürcistan, Çerkes soykırımını tanıyan ilk ve tek ülke oldu.
**Senarist

Tuesday, February 11, 2014

Arabs Througt Turkish Eyes



136.     Representations of Politics and the Politics of Representation

When are policies driven by prejudice, and when do policies give rise to prejudiced representations? In this episode, Nicholas Danforth explores depictions of Middle East politics in the Turkish satirical periodical Akbaba from the 1930s onward in an attempt to understand the politics of representation.


MP3 File

Nicholas Danforth is a doctoral candidate at Georgetown University studying the history of modern Turkey (see academia.edu)
Chris Gratien is a doctoral candidate at Georgetown University studying the social and environmental history of the modern Middle East (see academia.edu)

Citation: "Arabs Through Turkish Eyes," Nicholas Danforth and Chris Gratien, Ottoman History Podcast, No. 136 (26 December 2014) http://www.ottomanhistorypodcast.com/2013/12/arabs-turkish-eyes-politics.html.

Nicholas Danforth is a PhD student studying the history of modern Turkey at Georgetown University - See more at: http://www.ottomanhistorypodcast.com/2011/12/turkish-knockoff-toothpaste-legal.html#sthash.qJAU98CK.dpuf
Listeners might also like:

#102 | Child and Nation in Early Republican Turkey with Yasemin Gencer
#039 | Turkish Knockoff Toothpaste and Racist US Marketing with Chris Gratien


Click here to read the Nick's entire article in the Afternoon Map


IMAGES

Thursday, February 6, 2014

Koku salma, Olimpiyat var

03/02/2014
Kafkasya'nın en asude kenti Maykop'ta Çerkes sivil örgütü Adıge Khase'nin üyeleri 22 Ocak'ta gözaltına alınıyor.
Kafkasya’nın en asude kenti Maykop’ta Çerkes sivil örgütü Adıge Khase’nin üyeleri 22 Ocak’ta gözaltına alınıyor. Baskını yapan Ekstremizmle (Aşırılıkçılıkla) Mücadele Şubesi. Silovikinin terminolojisinde ‘ekstremist’ ile ‘terörist’ aynı. Bu şubenin iştigal alanı esasen Kaide esintili Kafkasya Emirliği. Ama Soçi Kış Olimpiyat Oyunları yüzünden Çerkes milli hareketinin barışçıl üyelerine de ekstremist muamelesi çekiliyor. 
Cherkessia sitesine göre baskına uğrayan Khase’nin suçu, 2014’ü ‘Yas Yılı’ ilan etmesi. Aktivistler, 101 yıl süren savaşların ardından Kafkasya’nın düşmesinin 150. yıl dönümüne atfen 2014 boyunca her hafta Çerkesya’yı savunurken ölenler anısına ‘Jame Ğewun’ adlı bir etkinlik planlıyor. Üç hafta üst üste şu ‘kabahat’ işleniyor: Sokakta ‘şelame’ pişiriliyor, kokuyu alıp gelenlere bu nefis hamur kızartmalar ikram ediliyor. Şelameye karşı konulabilir mi? Polis dayatıyor: “Etkinliği iptal edeceksiniz.” Çerkesler, ısrarın başlarına nasıl bir çorap öreceğini biliyor. Zira 13 Aralık’ta üç cumhuriyetten 11 toplum adamı ‘bir esktremiste yataklık’ suçlamasıyla gözaltına alınıp Krasnodar’a götürülmüş, tamamı Soçi ile bağlantılı etkinliklerden dolayı sorguya çekilmişti. Asıl suçlamayla ilgili tek bir soru sorulmamıştı. Bu, Soçi’ye gölge düşürdüklerinde neyle suçlanacaklarına dair açık gözdağıydı. Kitlesel protesto olmamasına rağmen az sayıda insanın kımıldaması korkutuyor. 

Çerkesler ne istiyor?
Soçi’nin tarihine dair hiçbir anımsatmaya tahammül yok. Ama 1864’te zirveye ulaşan soykırımın yapıldığı topraklarda Olimpiyat oyunları oynanırken dedelerinin kemiklerinin sızlayacağını düşünen Çerkesleri tamamen zaptetmek ne mümkün! 

Çerkesler hiç olmazsa Soçi’nin Çerkesya’nın siyasi başkenti olduğunu, asırlık kanlı perdenin olimpiyatların oynandığı Kbaada Vadisi’nde (Krasnaya Polyana) kapandığını, yaklaşık 1.5 milyon insanın Osmanlı topraklarına sürüldüğünü, Karadeniz kıyısında numunelik birkaç köy dışında otokton halk bırakılmadığını, sürgünden önce nüfusu 300-600 bin olan Şapsuğya’da bugün 10 bin kadar Şapsuğ’un yaşadığını, Soçi’nin yanı başında adı soykırımla özdeşleşmiş Rus General Lazarev’in ismini taşıyan Lazarevski’nin asıl adının Psışape (Suyun Denize Döküldüğü Yer) olduğunu, Soçi’nin adını Wubıhların bir kolu olan Şaçe’den (Saşe) aldığını ve kentin yerlileri Wubıhlardan bir tek kişinin kalmadığını hatırlatmak istiyor.
İstedikleri şey tarihi trajedinin tanınması ve “Evet, burada Çerkesler yaşıyordu” denilmesi, fazlası değil. 

Bugünlerde mimlenen belli insanların bir şehirden ötekine ancak polise yazılı bildirimde bulunmak suretiyle gidebildiği Kafkasya’da aktivistlerin tehdit ortamında seslerini duyurmaları zor. Rusya, diasporadaki etkinlikleri de bloke etmeye çalıştı ama başaramadı. Çerkesler cumartesi Ankara’da, dün İstanbul’da düzenledikleri gösterilerde şu mesajı verdi: “Kızıl Çayır (Krasnaya Polyana) kanlarını karlar örtmez”, “Olimpiyat soykırımı unutturamaz.” 

Rus lider Vladimir Putin unutturmak için az cinlik yapmadı. Bir kere 2007’de Olimpiyat Komitesi’ne Soçi’yi tanıtırken burada eskiden Yunanların yaşadığını söyledi. 2010’da Olimpiyat ateşini almak için Vancouver’a giderken de bölgenin otokton halkı diye Çar’ın Kafkasya’nın işgalinde öncü güç olarak kullandığı Rus Kazaklarını götürdü. Bununla yetinmeyip Olimpiyatların güvenliğini sağlama adına Çarlık dönemindeki Kazak birliklerini diriltip Kafkasya’nın sokaklarına saldı. 

Yeter ki ‘soykırım’a girme
Putin Çerkeslerin olimpiyatlara itirazı olmadığını göstermek için de Kafkas cumhuriyetlerine Soçi’de soykırım söyleminden sterilize edilmiş stantlar verdi. Mesela Adıgey Cumhuriyeti etkinliklerini ‘Rusya Yöreleri’ adıyla sunacak. ‘Nalmes’, ‘İslamey’ ve ‘Nart’ gibi yerel gruplar Rusya dans toplulukları olarak takdim edilecek. Kültürel öğelerin yanı sıra Adıge peyniri, Maykop elması sergilenecek. Daha fazlası zararlı! Putin’le birlikte halkın oyuyla değil Kremlin’in onayıyla koltuğa geçen özerk cumhuriyetlerin liderleri de, Olimpiyat Meşalesi’ni karşılama törenlerinde şatafatı artırmak için masraftan kaçınmadı. Dağıstan, Çeçenya ve İnguşetya gibi sancılı yerlerde işçi, memur ve öğrenciler sönük geçmesin diye ‘zorla’ törenlere götürüldü. ‘Zorunlu katılım’ büyük bir protesto olduğu için değil, Kafkasya’nın heyecanını göstermek ve Putin’in gözüne girmek için…
Keşke Olimpiyat Komitesi bölgenin tarihine dair bir de asırlar önce Kafkasyalılara minnetini göstermek için Kaptan Golavinka’nın kıyıya diktiği ağaca kulak verseydi. 2007’de bir Çerkes dostumdan alıntı yapmıştım; bugün de, yeniden nükseden Soçi yarasını en iyi bunun betimlediğini fark ettim: Bir Ceneviz tüccarı bir Kafkas dağlısına sormuş: 

- Kimsin? Nerelisin? Nereden geliyor, nereye gidiyorsun?
Dağlı yanıtlamış:
- Acısı yıldızlar kadar çok olan bir millettenim ve bu acıyı sadece bizden olanlar ile yaşadığım bir cennetteyim. Yolum barış yoludur, savaşın öncesinde gelen sessizlik içinde; soğuktur, hissedersin, donuktur göremezsin...


FEHİM TAŞTEKİN

Wednesday, February 5, 2014

Dönüşü Olmayan Kapı-Afrika’dan Amerika’ya köle ticareti





Ömer Aymalı
Gore adası limanında bulunan alım satımın gerçekleştiği bina Afrikalı yerlilerin kendi topraklarındaki son uğrak yeriydi. Köle binasının en dikkat çekici kısmı ise adına Dönüşü Olmayan Kapı denilen kapıydı. Bu kapı okyanusa açılıyordu. Satın alınan köleler bu kapıdan çıkarıldıktan sonra geri dönüşü olmayan bir yoluculuğa çıkıyorlardı
DSC_0172
Tarih boyunca birçok toplumda görülen kölelik Avrupalıların Yeni Dünyayı keşfi ile yeni bir boyut kazandı.   Afrika kıtasından milyonlarca yerli insanlık dışı yöntemlerle köle olarak Amerika kıtasına götürüldü. Amaç yeni Dünyanın tarım arazilerinde, maden ocaklarındaki işgücü ihtiyacını karşılamaktı. Aslında Avrupalı sömürge devletleri Amerika kıtasına yerleşmeye başladıklarında  buradaki yerli halkı köleleştirerek şeker kamışı, tütün, pamuk tarlalarında kötü koşullarda zorla çalıştırmışlardı. Ancak savaşların ve salgın hastalıkların bir sonucu olarak çok sayıda yerli hayatını kaybetti. Ortaya çıkan bu işgücü kaybını kapatmak için Avrupalı sömürgeciler  Afrika kıtasına yöneldiler.  Böylece 15. yüzyılın sonlarından itibaren Afrika’dan Amerika kıtasına köle ticareti başladı. Bu ticarette öncülüğü İspanyol ve Portekizliler yaptılar. Daha sonra ise bu ticarete başta İngiltere başta olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri katıldı. Sömürgeci Avrupa devletleri ihtiyaçları olan köleleri iki yolla temin ettiler. Bunlardan birincisi Batı ve Orta Afrika’daki kabile reisleri ve hükümdarıyla yaptıkları anlaşmalardı. Anlaşmaya göre hükümdarlar köle temin edecekler karşılığında ise Avrupa ülkelerinden manifatura ürünleri, silah ve barut alacaklardı.  İkinci yol ise esir tüccarları tarafından yağmalama yoluyla Afrikalı yerlilerin köleleştirilmesi ve satılması idi.
 Esir Ticaret Üçgeni
 Afrika’dan Amerika’ya gerçekleştirilen köle ticareti üç noktayı birleştiren bir ticaret ağı (triangular trade)  şeklindeydi. Bunun birinci ayağı Avrupa’dan ticari malların Afrika’ya ihracatıydı. Afrika hükümdarları ve tüccarları yaklaşık 400 yıl boyunca bu ticaretin bir ayağını oluşturdular. Köle karşılığında Avrupalılardan manifatura, barut, silah aldılar. Ticaretin ikinci ayağı ise kölelerin Amerika kıtasındaki pamuk, şeker, tütün, tarlalarında çalıştırılmasıydı. Üçüncü ve son ayağı ise üretilen bu malların Avrupa’ya nakledilmesiydi.  Böylece Avrupa ülkeleri ihtiyacı olan ürünlere düşük fiyatlar ile sahip olma  imkanına sahip oluyorlardı.
resim2
Fransa’nın Nantes, Rochelle, Bordeaux; İngiltere’nin Liverpool ve Bristol; Hollanda’nın Amsterdam; Portekiz’in Lizbon limanları Afrika ile olan bu ticaretin en önemli limanları olarak öne çıktı. Bu limanlardan kalkan gemiler Afrika kıtasındaki limanlara uğrayarak buralardan  köle satın alıyorlardı. Bu limanlardan biri Senegal’de bulunan Gore adasıydı. Afrikalı esir Tüccarları Batı Afrika’da topladıkları sağlıklı, işgücü yüksek ve zorlu gemi yolculuğuna dayanabilecek yerlileri bu adaya getirirdi. Bir esir hali olarak işlev gören bu adaya köle adası da denirdi.  Gemilerle adaya gelen alıcılar burada bulunan yerlilerden ihtiyaçları kadarını satın alırlardı.
 figoltx-slaveshipbrookes
Köle ticareti için bir köle gemisi yüklenişi
Dönüşü olmayan kapı
Limanda bulunan alım satımın gerçekleştiği bina Afrikalı yerlilerin kendi topraklarındaki son uğrak yeriydi. Köle binasının en dikkat çekici kısmı ise adına dönüşü olmayan kapı denilen kapıydı. Bu kapı okyanusa açılıyordu. Satın alınan köleler bu kapıdan çıkarıldıktan sonra geri dönüşü olmayan bir yoluculuğa çıkıyorlardı.  Geri dönüşü olmayan bu yolculuk aynı zamanda insanlık dışı bir yöntemle gerçekleştirilmekteydi. Esir Afrikalılar güvertenin altında karanlık bir ortamda birbirine zincirlenmiş, kenetlenmiş olarak, ayağa kalkma, oturma imkanından mahrum bir şekilde yaklaşık iki aylık bir yolculuk yapmak zorunda kalıyorlardı. Köle taşıyan gemilere, “Tumberio”, yani “ölü taşıyıcıları” adi takılmıştı. Bu gemilerden biri ile denizi aşan bir İtalyan Fransiskeni gemideki durumu şöyle anlatacaktır: “Erkekler güverte altına üst üste yığılmış, ayaklanıp gemideki tüm beyazları öldürürler korkusuyla da zincirlerle bağlanmışlardı. Kadınlar için, ikinci güverte arası ayrılmıştı. Hamile olanlar arka kamarada toplanmıştı. Çocuklar birinci güverte arasında, balık istifi gibi sıkıştırılmıştı. Uyumak istediklerinde, birbirlerinin üstüne düşüyorlardı. Doğal gereksinmelerini gidermek için sintineler vardı, ama çoğu yerini kaybetmek korkusuyla bulunduğu yerde rahatlıyordu. Özellikle erkekler acımasızca üst üste yığılmış oldukları için, bulundukları yerde koku ve sıcak dayanılmazdı. Atlantik Okyanusu 35–40 gün arasında aşılmaktadır. Ölüm oranı, havasızlıktan boğulma ve salgın hastalıklar yüzünden çok yüksektir. Bu oran %50′ye ulaşabilir. Çoğu zaman salgınlarla baş edebilmek için hastalar öldürülür.”
Köle ticareti bu şartlarda 400 yıl boyunca sürdü. Yaklaşık 15-20 milyon Afrikalı Amerika kıtasına taşındı, milyonlarcası Avrupa başta olmak üzere Asya ve dünyanın farklı bölgelerine götürüldü. Herhangi bir hakka sahip olmadan işkencelerle, baskılarla ucuz işgücü olarak tarlalarda maden ocaklarında çalıştırıldılar.

Yayına Hazırlayan: Celal Sancar