Friday, April 11, 2014

Kesab’dan Vakıflı’ya çirkin şovun iç yüzü


Kesablı yaşlı Ermeniler, muhalifler tarafından Türkiye’ye getirildi ve bir şov malzemesi olarak kullanıldı. Gazete sutunlarını, “Türkiye Ermenilere kucak açtı” minvalinde haberler süsledi. Vakıflıköy’e giden Karin Karakaşlı, Kesab’dan getirilen Suriyeli Ermenilerle görüşerek olayın iç yüzünü yazdı.
10 Nisan 2014 Perşembe 15:33
KARİN KARAKAŞLI
karinkarakasli@agos.com.tr



FOTOĞRAFLAR: BERGE ARABİAN
Önce bir silah sesi, sonrasında çığlıklarla gökyüzünde uçuşarak dağılan bir kuş sürüsü… Kesab’daki Ermeniler denince aklıma gelen ilk imge bu. Ermeniler ve Kesab, bin yıllık bir tarihten sonra ayrı düştü. Çok değil, Suriye’deki son iki yıllık savaş dehşetinde bile cennet mekân kalan ve Halep başta olmak üzere bombaların yağdığı şehirlerden can havliyle kaçanların kendini attığı o bir zamanların sayfiye yeri Kesab, artık bir hayalet şehir. Son ana kadar kasabada kalan kırk kadar yaşlı Ermeni’nin yarısı da şimdi Vakıflı Köyü’nde.
Talihin cilvesi bizi böyle buluşturacakmış, diyor hepsi de. Ne de olsa iki köy de aynı tarih ve coğrafyanın devamı. Ermenicenin aynı yerel ağzını konuşuyor, usul usul anlaşıyorlar. Büyük şehirlilerin rüyası, portakal ve limon bahçeli Vakıflı Köyü, bir sığınma yeri olmuş. Köyün iki pansiyonuna yerleşen Kesablı Ermeniler arkalarında kalan dehşeti, önlerindeki belirsizliği ve bir masal gibi sayıkladıkları eski hayatlarını bir arada sırtlıyor.
O yükten nasipleniyorum yanlarında ben de. İçimde 21 farklı hikâye var. Büyük politikaların ve küçük entrikaların savurduğu bu insanların her biri, kendi hayatını emanet ediyor aslında. Ve yazmaya koyulurken en çok onların onurunu ve bu hayatların özgünlüğünü korumanın derdindeyim aslında. Ellerinde minik plastik poşetler, üstelerinde haftalardır kalan tek kıyafetleri ile geldikleri bu yerde, hikâyelerini de ellerinden çalarsan, neleri kalır geriye?
Savaşı yaşayanla, teninde hissedenle doğrudan karşılaşmak başka bir terbiye. Anaokul öğretmeni Dzovinar Sulyan’ın deyişiyle “Dayağı yiyen ile sayanın durumu bir olmaz.” Herkes o dayağın acısını hafifletmenin derdinde. Sabah, öğlen, akşam Vakıflı Köy’ün sakinleri, bu Tanrı misafirleri için nöbetleşe sofralar kuruyor. Her biri  evinin, bağının, bahçesinin, koyununun, meyvesinin yasını tutan bu insanları sığındıkları odalarda rahat ettirmeye çalışıyor. Televizyonlar Lübnan, Suriye, Mısır ve Ermenistan kanallarına ayarlı. Aileler pür dikkat hava durumu izler gibi, Kesab’la ilgili son haberleri dinliyorlar. Sanki haberlerde bahsedildikçe, bir kâbustan uyanıp da bunları gerçekten yaşadıklarına ve dahası o kâbus öncesinde sıradan güzelim hayatlara sahip olduklarına inanmak ister gibiler. Gerisi derin suskunluk...
Burası kayıt makinelerinin iflas ettiği yer. Uzatacak mikrofonum yok. Dizlerinin dibinde oturmayı, dinlemeyi, anlamayı, anlatmayı deniyorum. Onlar konuştukça muhaliflerin hazırladığı ‘Ermenilerin kılına zarar vermedik’ mizanseni ve bu mizansende Türkiye’nin  rolü apaçık ortaya çıkıyor. Hepsi de üç gün içinde olup bitenlere gafil avlanmış. Kaçabilenler gitmiş, geriye kalan kelaynaklar ise evleri kuşatan muhalif grupların elinde Kesab’daki bir Haleplinin genişçe evinden, Halep yolu üzerinde Dama’daki bir çiftliğe, oradan sınıra ve nihayet Vakıflı Köyü’ne kadar sürüklenmiş. Çiftlikte her an öldürülmeyi bekleyerek geçirdikleri o iki haftayı, bitmek bilmez yolları ve kucaklarında bitiştirdikleri ellerine bakıp da anlattıkları eski hayatlarını paylaştılar.
İlk durak
Üç erkek kardeş Hagop, Asbed ve Babken Curyan ile Babken’in Lübnanlı eşi Nıvart, benim hikâye yolculuğumun da ilk durağı oldu. Kardeşlerin yeşil gözlü yaşlı anneleri Karun’u ise sonradan pansiyon odasında görüyorum. Kesab doğumlu kardeşler, bir dönem yerleştikleri Lübnan’ı da iç savaş yüzünden terke etmek zorunda kalmış. O  dönem hepsi de oto tamirciliği, eczacılık gibi farklı işlerde çalışırken Kesab’da da çiftçilik yapmışlar. Hagop Bey “Evimizi, toprağımızı bıraktık. Ben gelmişim 75 yaşıma, bu yaştan sonra dilenecek miyiz? Burada çok şükür her şeyimizle ilgileniyorlar ama biz alışmamışız ayağımıza yemek getirilmesine. Çalışmak isteriz” diyor.
Asbed Curyan sözü alıp o son üç günü anlatıyor: “Üç yılda hep bir saldırı dedikodusu olurdu. Son hafta da Facebook’ta burayı işgal edecekleri şeklinde bir şeyler okuyanlar olmuş. On beş gün önce Perşembe akşamüstü bombalama başladı. Cuma da artınca, arabası olanlar panik halinde kaçıştı. Cumartesi gününe kadar mukavemet eden askerler vardı. Sonra ne oldu anlamadık, birden milisler evleri kuşattı. Anladık ki askerler çekilmiş. Telefon, internet kesildi. Pazar sabahı kapıya dayandılar. Hepsi uzun sakallıydı. Kapıları kırıp ellerimizi havaya kaldırdılar. Bizi önce ev sahibi Halepli olan birinin büyükçe evine götürdüler. Hepimizi gruplar halinde orada topladılar. İki gün orada mahsur kaldık. Ameliyat olmuştum, eve gidip ilaç almak için izin istedim. Başka bir şey alamadık. Evin içi yağmalanmış, kapıya motosikletle girmişler, motosiklet yan yatmış, benzin akmış yerlere. Cam çerçeve inmiş. Sonrasında da bir daha ev bark görmedim zaten.”
Tutsakların ikinci konaklama yeri, Halep yolu üzerinde Kürt Dağı da denen Dama olmuş. “Çiftlik yeriydi. Ama tavuklar dahil ortalıkta hiçbir şey yok. Beton üzerini boydan boya halı kaplamışlar. Dua ettiklerini söylediler. Ayakkabılarımızı çıkarıp girdik. Hiç eşya yoktu içerde. Her birimize ikişer battaniye verdiler. On beş gün orada kaldık. Yemek verdiler. Arada bol bol Müslümanlık vaazı da verdiler. Gelin siz de dönün bu dine, dediler. Önce herkese Kesab’daki evlerine döneceğini söylediler. Çiftlikten çıkınca doğrudan tepedeki Katolik Kilisesi’ne götürdüler. Televizyon kanalları hazır bizi bekliyordu. Bizi çektiler. Eve dönüp eşyamızı toplayalım dedik. Gideceğiniz yerde, Türkiye’de her şey olacak deyip izin vermediler. Pasaport ve kimliklerimize de el koymuşlardı. Onları sonradan dağıttılar ama bir kısmımızınki halen eksik.”
Kayıplar ev bark ve kimlikle sınırlı değil. Babken Curyan’ın eşi Nıvart’ın Lübnan’da bir kızı bir de minik torunu var. Ama aklı fikri 23 yaşındaki oğlu Kevork’ta. Milisler oğlanı almış götürmüş. O gün bugün kendisinden tek bir haber yokmuş annenin bildiği. “Oğlum mutfak yapımında çalışır. Bahçe işleriyle uğraşıyordu bir de son günlerde. Ayağında askeri botlar vardı iş yaparken. Acaba onun için mi götürdüler?” diye soruyor.
Bazı soruların cevabı yoktur. Susuyorum.
‘Üç yüz koyunum gitti’
Yesayi Ayntablıyan, kızkardeşi  Silva, eşi Hasmig ve 35 yaşındaki kızı Ani Ayntablıyan ile gelmiş Vakıflı Köyü’ne. 1958’de yabancı okullar kapatılınca yarıda kalan Amerikan Lisesi’ndeki eğitimine yanıyor halen. Abisi, “Lübnan’daki Kesab” diyebileceğimiz Ancar’a gitmiş, oradan elektronik mühendisi olarak ABD’ye geçmiş. “Ailede biri de fedakârlık edecek ne yapalım?” diyor.
Yanlış anlaşılmasın, karşımda gerçek bir savaşçı var. “Suriye’de elma ağacı konusunda üzerime yoktur. Eşimle birlikte 11 elma ağacı ile başladık, 2 güzel bahçe kurduk” diyor gururla. Arap-İsrail savaşı sırasında bahçeye yakın yere bomba düşünce Yesayi Bey’i de tutuklamışlar. Suçsuz yere 45 gün askeri hapishanede işkence görmüş, ardından salıverilmiş. Merkez yerdeki güzel topraklarını da mafya usulü kaçırıp tehdit ederek ele geçirmeye çalışmışlar. “Ben hep sıfırdan başladım hayata. En son da bu sürüyü büyüttüm yıllarca. Şimdi bilmem ki ne oldu 300 koyunum.”
“Patlama olduğunda dağda koyunları otlatıyorduk. Daha önce uçağın düşürülüşünü de gördük. Kızım, sınırdan askerlerin çekildiğini söyleyince endişelendim” diye anlatıyor  son dönemi ve ekliyor: “Demeye kalmadan Allahuekber sesleriyle milisler geldi. Kızıma başını kapatması için bağırdılar. Kendi şapkamı verdim ona. Silah sordular. Dedik yok bizde silah. Cep telefonlarını aldılar. Tıktılar bizi o çiftliğe. ‘Korkmayın bizim Ermeniyle işimiz yok. Derdimiz Alevilerle. Alevi, babam olsa gebertirim’ dediler. Dönüş yolunda da Katolik Kilisesi’ne soktular. ‘Göreceksiniz kiliseyi temizledik. Bir tek haçını indirdik’ dediler. ‘Pis miydi ki kilise’ diye sordum. Cevap vermediler. Kilisenin içi televizyoncularla dolmuş. Biz Der Voğormya diye dua ederken kameraya çektiler. Zaten tam o anda da bomba patladı. Gördünüz mü Esad’ın adamları bombalıyor” dediler. Yine yola çıkarılıp sınırda Yayladağı Kaymakamı tarafından karşılandık. Bize yemek verildi ve Vakıflı’daki Ermenilerin yanına gideceğimiz söylendi. Şimdi işte burdayız.”
Evin içinden pek çıkamayan Halepli iki akraba Anahid Aharonyan ve Nerses Tangukyan’ın yanına gidiyorum. Yaşlı bir nine de döşekte yatıyor. Bahsi geçen tüm o çiftlik günlerinden bu kadar yaşlı insanların nasıl geçtiği ayrı bir muamma. Anahid Hanım, Nerses Bey’in ayaklarını gösteriyor. “İyi kötü yürüyebiliyordu bastonla. Günlerdir sandalye üzerinde oturmaktan, betonda yatmaktan bak nasıl şişti şimdi. Bizi buracıkta öldürün dedik. Olmaz dediler. Kucaklarda taşıyıp zorla arabalara bindirdiler.”
‘Sen çalışırsın, onlar yer’
Yine yatakta yanına vardığım Zaven Hovsepyan da yollarda bitap düşmüş. 35 yıllık beton ustası ve bahçıvan Zaven Bey, “O ki azınlıksın, sen çalışırsın onlar yer” diye özetliyor tekmil hayatını. Rejim  zamanında  da Kesab’daki yaklaşık 500 bahçıvanın her gün birer kasa rüşvet verdiğini ama hayatları boyunca 500 kasalık gelirleri olmadığını anlatıyor. Kasabanın bir anda boşaltılmasına ve Ermenilerin bu duruma gafil avlanmasına öfkeli. “Bizim idareciler sahne gördü mü ‘Çok yaşasın dilimiz, var olun halkımız’ diye atıp tutar.  Ama iş icraata gelince sıfır. Zaten halkın üçte biri Muhaberat’a çalışan muhbir olmuş. Birleşme denen şey yok. Kiliselerin din adamları vaazlarını bile onay için rejime sunmak zorunda. İşte şimdi bu haldeyiz.”
Iraklı eşini kaybetmiş. Kızı, kendi deyişiyle yabancıyla evlenmiş. ABD’deki kardeşlerle bağı kopuk bu son dönemde. Bir hayali Ermenistan kalmış, oraya varmak istiyor. “İki dedem de çöllerde öldü. O dönem Fransa üzerimize güldü, şimdi bu topraklar kime yar olacak?” diye soruyor. Aklı da Kesab’da kurulan müzede kalmış. “Dünyanın dört bir yanından Ermeni kültürüne dair parçaları getirdiler. Bak şimdi Kesab kendi paramparça oldu.”
O dağılmışlığın en kıymetli parçaları şimdi Vakıflı Köyü’nde. Türkiye Ermeni toplumu için de soydaşlarına el uzatma, bildik bir acıya derman olma vakti. Surp Asdavazin Ermeni Kilisesi Vakfı’nın hesabı, (Ziraat Bankası Hesap No:  33222327-5001 Iban: TR83 0001 0004 4633 2223 2750 01) herkesin katkısını bekliyor. Elbette anlattığım bunca hikâyenin maddi olarak telafi edilebilecek bir yanı yok. Ama her tür desteğin Kesab ile Vakıflı Köyü’nü aynı Ermenice ağızda buluşturan o geçmişi anımsayıp, geleceği birlikte inşa etme gibi bir anlamı var.
Bana emanet edilen hikâyeler bunu emrediyor. Ben de şimdi o hikâyeleri sizlere teslim ediyorum.
 


Bir Rus aristokratı: Movses Arabian
Beni ayağa kalkarak karşılayan hüzünlü beyefendi Marc Chagall’ın tablolarındaki ince uzun yüzlü, derin bakışlı erkekleri anımsatıyor. Movses Arabian ve kızkardeşi Marta Arabian, kışı Lazkiye’de yazı Kesab’da geçiren ve birlikte yaşayan iki kardeş. Sürgün yolunda kaybolan Marta Arabian’ın ilaçlarına muadil aranıyor. Başı döndüğü için elinde bir baston var sürekli. Bir ağaç dalını anımsatan o bastonu için “Kesab’dan getirdim. Yaslanıyorum ki burada düşmeyeyim” diyor.  Dünyanın en güzel ifadelerinden birinin sahibi Movses Arabian ise “Ermenistan ve ABD’de akrabalarımız var. Beni bu saç sakalla görmelerini istemem” diyerek sadece arkadan fotoğraflanmayı kabul ediyor. İki kardeş de durumlarının ne olacağı belli olana kadar protesto olarak en eski kıyafetleri ile durmaya karar vermişler.
Sonraki saatlerde Movses Bey’i Vakıflı Köyü’nün yokuşunu arşınlarken görüyorum. Kesab’da da hep böyle yürüyüşe çıkarmış. Hiçbir yere sığamaz bir hali var. Tam Lazkiye’deki evlerine doğru yola çıkacakları Cumartesi günü, milisler evi kuşatmış. Kendisinden diğer Ermeni evlerini göstermesini istemişler. Sonrası upuzun bir yol. “Ablam yürüyemez” deyince, şoförü yaralı bir milisin aracıyla Halepli’nin geniş evine gelmişler. “Akşam çok soğuk oldu. Evim bir kilometre ötede. Gidip ayakkabı, ceket alalım dedim. Yanımıza birini verdiler. Yürüdük, evden iki küçük poşetle bizi yine arabalara koyup Dama tarafına götürdüler” diye anımsıyor.
Beton yerleri halı kaplı, döşeği, koltuğu, kanepesi olamayan bu çiftlikte kadın ve erkek olarak iki gruba ayrılıp üzerlerinde iki battaniye ile iki hafta kalmışlar. “Beş vakit namaz kılıyor, siz niye dua etmiyorsunuz diye bizi de çağırıyorlardı” diye anımsıyor Movses Arabyan o dönemi. “Ben de günde üç kere ve Pazar günleri kilisede dua ettiğimizi anlattım.” İsa Mesih’in Tanrı’nın oğlu olmadığını söyleyip haçı yere çalmışlar. Movses Arabyan, o günlere dair konuşurken en çok kaybettiği poşetini anlatıyor. Eve girerken kargaşada el konan poşete dair yaşadığı gelgit, psikolojik savaşın ibret hikâyesi:  “İçinde defterler ve başka şeyler vardı. Girişteki nöbetçiye söyledim. Bugün geç oldu yarın bakarız, dedi. Ertesi gün söyledim. Bizim büyüğümüz Emir’e sorarız dedi. En sonunda Emir’e de söyledim ama bir iki parçası dışında poşeti bulamadım.”
Kesab’da kilisede onları hazır nazır bekleyen televizyoncuları ve tam da o anda patlaması tutan bombayı hafif gülümseyerek anlatıyor o da. “İradeleri olunca bizi hududa götürdüler” diye özetliyor sürecin sonunu.
Akşam yemeğine, atkısını sarmalayarak yaptığı muhteşem bir kalpakla katılıyor. Bedenen buradalar ama iki kardeşin de gözü bir an önce Lazkiye’ya dönmekte. Movses Arabian’dan geriye bir de o sözü kalıyor: “Or mın e gantsni, keri martı inç gısbase/Gündür geçer, esir insan ne bekler…”


‘Tanrım neredeydin acaba?’
Serop ve Dzovinar Sulyan, akşam sofrasında karşılaştığım diğer iki misafir. Kilise jamgoçu olan Serop Sulyan, kalın beyaz bıyıkları ve yün takkesi ile William Saroyan öykülerinden fırlamış gibi. Travma sonrası, belki de hayatının en tayin edici şeyini söyleyerek başlıyorsundur artık konuşmalara, çünkü o da pat diye “1961’den 68’e tam 7 yıl askerlik yaptım Suriye’de” diye giriyor söze. İkinci cümlesi de hayatının diğer sac ayağını tamamlıyor. “On yaşında şabik giyerek ayinlerde yerimi aldım. O gün bugün kilisedeyim. Kilisemizin papazı Halep’ten gelirdi. O gidince ben sahip çıktım her şeye. 8 farklı makamla ilahi söylerim.”
Eşi Dzovinar ise anaokul öğretmeni. İki yıl sonra emekliye ayrılıyormuş. Olayların patlak verdiği hafta sonunun arifesine, öğretmenler ve anneler günü denk gelmiş. Tatil sonrası bir bakmış ki en büyüğü altı yaşında olan okulun minik kuzucukları ortada yok. Milisler tarafından alıp götürüldükleri o esaret günlerini anlatırken gözleri ağlamaktan kıpkırmızı: “Ölümü her an tenimizde hissettik günlerce. Çeçen, Libyalı, Mağripli, Mısırlı, Vahabi karışıktılar. Kesab’daki evde üst kattan bulup getirdikleri ne kadar Meryem Ana heykeli ve haç varsa gelip önümüzde yerde paramparça ettiler. Günler sonra Kesab’daki o Katolik Kilisesi’ne doğru sokarlarken bizi, bir de baktım ki ortalıktan ne bir kuş kalmış, ne de bir kedi. Ağaçlar desen, hep kapkara.” Gözünü hırsla silip bana bakıyor bir an. ”Okula bakamadım. Karanlıktı göremedim hiç. Çocuklar hâlâ rüyama giriyor.” Başını eğiyor sonra. Kucağına doğru fısıldıyor. “Tanrım, neredeydin acaba?”
 

‘Bir kadın  sevdim  ayrıldık, bir daha da evlenmedim’
Gönlümü çalan bu beyefendi kendi gelip beni buldu. Zaten öte türlü bakışlarıyla karşılaşıp konuşmak mümkün olmazdı. Fazla ortalıkta görünmeyen, canı istemediğinde hemen bir köşeye çekiliveren biri o. Hokis, canım diyerek başladığı konuşmasının ilk cümlesi de bir soru oldu: “Bil bakalım ben kaç yaşındayım?” Bilemedim yaşını, bilemeyeceğim ve göstermediği kadar yaşlı olmasının gururuyla “88 yaşındayım” dedi ve ekledi. “1 Mayıs doğum günüm.”
Hagop ve Vazken Giragosyan iki kardeş olarak buradalar. Hagop Bey fotoğrafçı. Yedi ayrı kamera ile bir ömür ve son gün, son ana kadar işinin başında çalışmış, Vazken Bey ise ayakkabıcı. Resim çekilmek istediler benimle. “Hatıramız olsun” dedi Hagop Giragosyan ve ben soru soramadan ikinci ve üçüncü cümlelerini sıraladı. “Hayatımda bir kez âşık oldum, ayrıldık. Bir daha da evlenmedim. Dünyanın bütün güzel çocukları benimdir.”
Akşam yemeğinde Hagop Giragosyan’ın dizinin dibine oturdum. Başından hiç çıkarmadığı kasketin içerisinde sakladığı anahtarı gösterdi. Elimi silmem için cebinden peçete çıkardı. “Temiz, bunu al” dedi. Geldiği gibi de sessizce çekildi odasına, yemekten sonra. Hagop Giragosyan’a hiç soru sormadım ama en çok onu anladım. Gece evde Berge’e “İnsan bunca şey yaşadıktan sonra ilk olarak aşkını mı anlatır?” diye sordum. “Tabii öyle yapar, ben de öyle başlardım konuşmaya” dedi. “İyi de, sen de sıradan ve iyi bir örnek değilsin bu konuda” dedim, gülüştük karşılıklı. Sonrasındaysa ikimizin de çok etkilendiği insana dair en tayin edici bu tespiti paylaştı. “Biliyor musun, bu bir hasret hikâyesi. Önce aşkını kaybetmiş, bir ömür hasretini çekmiş. Şimdi evini, yurdunu kaybetmişken, ilk hasretine geri dönmesinden daha doğal ne olabilir?..”


15 gün süren esaret
Geçtiğimiz hafta, Sırpuhi ve Satenik Titizyan kardeşlerin Vakıflı Köyü'ne gelişi üzerine, Türkiye ve dünya kamuoyuna yayılan Kesablı Ermenilerle ilgili gelişmeler, 5 Nisan Cumartesi gecesi yaş ortalaması hayli yüksek 19 Kesablı Ermeni'nin daha Yayladağı'ndan giriş yaparak köye gelmesiyle, bir kez daha gündeme geldi.
Rejim askerlerinin çekilmesi ve muhalif milislerin evlerini kuşatması üzerine tutsak düşen, önce Halepli bir Ermeni'nin el konan konağında, ardından Dama ya da Kürt Dağı diye bilinen Halep yolu üzerindeki bölgede boşaltılmış bir çiftlikte alıkonan kafile, yaklaşık on beş günlük bir tutsaklıktan sonra hududa getirildi.
İlk gün, Türk Kızılayı'nın da kıyafet ve eşya yardımında bulunduğu Kesablı Ermeniler,Vakıflı Köyü içerisindeki iki pansiyona yerleştirildi. Sabah, öğlen ve akşam öğünlerini her seferinde köyün bir sakini üstleniyor. Yemeklerini köy halkıyla birlikte yiyorlar ve civar Alevi köyünden de vatandaşlar yemekler konusunda dayanışma gösteriyor. 9 Nisan Çarşamba günü ABD'nin Adana Konsolosu Elçisi John Espinoza'nın da köyü ziyaret ederek bizzat eşlik ettiği yemek, Alevi komşular tarafından tedarik edildi.
Haftalardır süren korku ve dehşet sonrası, ileri yaşlarda olmanın da etkisiyle çeşitli sağlık sorunlarıyla boğuşan Kesablılar, kendilerine kucak açan Vakıflı Köyü, ardlarında bıraktıkları memleketlerine coğrafi ve tarihi açıdan çok yakın görseler de akılları halen aile ve akrabalarının barındığı Lazkiye ya da Halep'e geri dönebilmekte. Suriye ile Türkiye arasında doğrudan diplomatik ilişki olmadığından, öncelikle Lübnan'a ulaşmayı istiyorlar. Bir kısmı yakınları olduğu için Lübnan'a yerleşmeyi düşünüyor. Ancak maalesef bazılarının pasaportuna el konulmuş. Türkiye Ermenileri Patrikliği adına Başepiskopos Aram Ateşyan, Antilias Gatoğigosu I. Aram’ı arayarak, Vakıflı Köyü’ne sığınan Kesablılara yardımı olmasını istedi. I. Aram ise konuyla yakından ilgilendiklerini ve ellerinden gelen her türlü yardımı yapacaklarını ifade etti.  Türkiye Ermenileri Patrikliği Ruhani Kurulu adına 5 bin TL bağışla açılan yardım kampanyası için 3 hesap numarası bildirildi.

Kesablı Ermeniler İçin ibaresiyle TL Hesabı: Türkiye Ermenlieri Patrikliği Yapı Kredi Bankası - Kumkapı şubesi, şube kodu:047, hesap no: 11549696 IBAN Kod: TR430006701000000011549696
Kesablı Ermeniler İçin ibaresiyle Euro Hesabı: Türkiye Ermenileri Patrikliği Yapı Kredi Bankası - Kumkapı şubesi, şube kodu:047, hesap no: 23634286 IBAN KOD: TR570006701000000023634286
Kesablı Ermeniler İçin Dolar Hesabı: Türkiye Ermenlieri Patrikliği Yapı Kredi Bankası - Kumkapı şubesi, şube kodu:047, hesap no: 11549769 IBAN KOD: TR120006701000000011549769


Wednesday, April 9, 2014

Ermeni'ye tehcir Alevi'ye mezar




Ermeni'ye tehcir Alevi'ye mezarKeseb ten Hatay a getirilen Ermeniler sağlık taramasından geçirildi.
FEHİM TAŞTEKİN
Dünya / 07/04/2014
Öyle bir hesap ki akla zarar. Hafızasında iki sürgün girişimini canlı tutan ve 3 yıldır güvercin tedirginliğiyle yaşayan Suriyeli Ermenilerin kasabası Keseb'i ele geçiren Kaide ve müttefiklerine lojistik destek vereceksin, sonra diaspora ayaklanınca, ABD Kongresi'ne mektuplar gidince ve Kars-Karakale asıllı Kim Kardashian #SaveKessab hashtagıyla kampanya başlatınca afallayacaksın, kendine gelince de numara çekeceksin!
Öyle bir hesap ki akla zarar. Hafızasında iki sürgün girişimini canlı tutan ve 3 yıldır güvercin tedirginliğiyle yaşayan Suriyeli Ermenilerin kasabası Keseb’i ele geçiren Kaide ve müttefiklerine lojistik destek vereceksin, sonra diaspora ayaklanınca, ABD Kongresi’ne mektuplar gidince ve Kars-Karakale asıllı Kim Kardashian #SaveKessab hashtagıyla kampanya başlatınca afallayacaksın, kendine gelince de numara çekeceksin! Keseb’in nasıl ele geçirildiğini 28 Mart’ta ‘Keseb Sürgünü 3’ başlıklı yazımda biraz anlatmıştım. Katliam korkusuyla halkı Lazkiye’ye kaçmış, geride aciz, yaşlı ve “Öleceksem burada ölürüm” diyenler kalmıştı. Tam da 24 Nisan öncesi diaspora ‘soykırımı’ gündeme getirmek için güncel bir konu bulmuşken devletin iddialı haber ajansı AA, kendini, muhaliflerin Ermenilere nasıl insani davranıp kiliseleri koruduklarına ve iki yaşlı Ermeniyi Türkiye’ye taşıyarak nasıl büyük bir insanlık dersi verdiğine dair hikâyelere adadı.
Kandırılmışlar
Önce günaydın demek istiyorum. Çünkü Keseb’in faturası Türkiye’ye çoktan kesildi! Ödemenin nasıl olacağını da zamanla göreceğiz. Bir kere Kesebliler Türkiye destekli savaşçılar yüzünden evlerini terk etti. Tatil için Lazkiye’ye gitmediler. Geçici sürgün kalıcı hale gelirse ve maazallah başta trajediler yaşanırsa fatura hepten Türkiye’ye kalır, faili kim olursa olsun.

Gelelim Türkiye’deki yegâne Ermeni köyü Vakıflı’ya götürülen Sirpuhi (82) ve Satenik (84) Titizyan kardeşlere. Agos muhabiri Lora Baytar, AA’nın “Kendi istekleriyle Türkiye’ye gönderildiler” dediği bu iki yaşlıyla konuştu. Sirpuhi Titizyan’a göre önce Türkçe konuşan militanlar gelip evi aradı. Ardından Arapça konuşanlar gelip “Sizi Lazkiye’ye götüreceğiz” dediler ama ertesi sabah ikiliyi Lazkiye değil Türkiye’ye getirdiler. Yani Ermeniler kandırıldı. İşin Türkçesi, Türkiye’nin “Ermenilere kucak açtık!” başlıklı bir hikâyeye, militanların da Ermenisiz bir Keseb’e ihtiyacı var. Titizyan ikilisi şimdi Lazkiye’deki Keseblilerin yanına ya da Beyrut’a gitmek istiyor.

Keseb’in korunduğu savıyla ilgili de durum şu: Nasıl olsa yağmalanacak, bari kapıyı kırmasınlar diye evinin anahtarını militana veren Titizyan’a göre milisler evlerin kapıları ve pencerelerini kırdı, traktörlere el koydu. ‘Enfal’ yani ‘Ganimetler’ adı verilen operasyonun ruhuna pek uygun!

Türkiye üzerinden yağma mı?
AA, Suriye Türkmen Meclisi Üyesi İzzet Zohta’nın “Karaduran ve Semra köylerinde 3-4 kilise var. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), kiliseleri korumak için elinden geleni yapıyor” dediğini aktardı. Ancak Beyrut’ta yaşayan Kesebli Şant Kerbabyan, akrabalarıyla konuştuktan sonra Al Monitor’a katliam olmasa da şu tür olayların yaşandığını anlattı: “Haçlar parçalandı. Bu bilgi teyit edildi, topluluğun bir ileri geleniyle konuştum. Nusra Cephesi evleri yağmalayıp eşyaları Türkiye’ye taşıyor. Nusra savaşçıları kamplar ve çadırlardaki kardeşlerini Keseb’e getirmek istediklerini söylüyor.” Vakıflı’da yaşayan Lora Baytar’ı aradım; dün 19 Keseblinin daha getirildiğini söyledi: “Hepsi yaşlı. En genci 70’in üstünde. Kapıları çalınıyor, apartopar alınıp sınıra bırıkalıyorlar. Günlük kıyafetleriyle gelenler var. Keseb’i boşaltıyorlar ama Ermenilerin canına zarar vermek istemiyorlar.”

Erdoğan yolları açtı
Türkiye’nin Keseb’in ele geçirilmesindeki rolüyle ilgili de anlatılanlar var. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Keseb bizim irademizle gelişmedi” dedi ya, bir de Agos’un “Saldırıyı bekliyor muydunuz” sorusu üzerine Titizyan’ın ne dediğini bakalım: “Yok ama Erdoğan’ın yolları açtığını söylediler. Erdoğan yolları açmasaydı Keseb’e bu kadar çok kötü adam gelmezdi. Bu adamlar Türkiye’den geldi.” Savaşçıların Türkiye sınırından Keseb’e geçtiklerine dair çok şey yazıldı. Lübnan’daki El Ahbar gazetesinin yazarı Suheyb Ancarini de muhalif bir kaynağa dayanarak Ürdün’de eğitilen bini aşkın savaşçının Keseb operasyonu için Marka Havaalanı’ndan Hatay’a taşındığını iddia ederek farklı bir boyut kattı.

Bir de şu ÖSO titizliği yok mu? Bayırbucak Türkmen Tugayı hariç Enfal operasyonunda yer alanların ÖSO ile ilgisi olmadığı halde tüm haberleri “Keseb’i ÖSO ele geçirdi” diye sunarak meselenin kabul edilebilirliğini artırmaya çalışıyorlar. Uyanıkça!

Kaide’den Kaide beğen
Ermeni kâbusundan misafirperverlik öyküsü çıkarmayı bırakıp önce Ermenilere “Yine Türkler” diye tweet attıran ‘arkalanmış müttefikleri’ tanıyalım ve insanların neyle yüzleştiğini görelim. Enfal’de öne çıkan 5 aktör var:

Kaide’ye bağlı Nusra Cephesi, eski Guantanamo esiri Faslı İbrahim Binşekrun’un (Ebu Ahmed el Mağribi) kurduğu Şam el İslam, Irak-Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) yakın Sukur el İz, selefilerin çatı örgütü İslami Cephe’de yer alan Ahrar el Şam, Ensar el İslam ve Suudi istihbaratının güdümündeki İslam Ordusu. Nusra lideri Muhammed Colani, Eyman Zevahiri’ye biat etmiş Suriyeli bir Kaideci.
Türkiye’de belli çevrelerde popülaritesi artan Ahrar el Şam’ın kurucusu Ebu Halid Suri ise Usame bin Ladin’in yakın dostu ve Zevahiri’nin Suriye temsilcisiydi. Suri şubatta Halep’te IŞİD’ın intihar saldırısında ölünce Zevahiri taziye mesajı yayımladı. Geçen ay Keseb’te öldürülen Binşekrun da Ağustos 2013’te Lazkiye bölgesinde örgütünü kurduğunda “Demokrasi Allah’a küfürdür” demiş, Aleviler ve Şiileri düşman ilan etmişti. Aynı düşmanlığı selefi şeyhi Abdullah el Muheysini, Keseb bölgesindeki stratejik ‘Nokta 45’i ele geçirdiklerinde yaptığı zafer konuşmasında “Esad ve taifesini yok edeceğiz” diyerek göstermişti. Bu grupların ideolojik yapısı aynı. Alevilere kıyasla Ermeniler konusunda seçici ve propagandifler çünkü dünyanın gözü burada. Dahası ‘destekçileri’ Türkiye faturanın kendisine kesileceğini fark etti.

Benim için asıl hikâye, getirilen yaşlılar üzerinden üretilen misafirperverlik değil Lazkiye’de sığındıkları kilisede dua edenlerin fotoğrafında gördüğüm kahreden bakıştır; yüzyıl geriye dalan Ermeni bakışı. Gerisi müsebbibin propagandası.

Monday, April 7, 2014

ABD o iddiayı yalanladı

ABD, dün gazeteci Seymour Hersh tarafından ortaya atılan ve geçen sene Suriye'de düzenlenen kimyasal silah saldırısının arkasında Türkiye'nin olduğunu iddia eden haberi yalanladı.
ABD’li gazeteci Seymour Hersh’in ortaya attığı büyük iddiaya Beyaz Saray’dan yalanlama geldi. Habere göre, Suriye’nin başkenti Şam yakınlarındaki Doğu Guta'da 21 Ağustos 2013 tarihinde düzenlenen sarin gazı saldırısının Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde Türkiye tarafından yaptırıldığı ve ABD’nin, bu ‘acı gerçeği’ son anda öğrenip saldırıdan sorumlu tutulan Suriye rejimine karşı harekat düzenlemekten vazgeçip, ‘felaket sonuçlar’ doğuracağı için bu durumu gizli tuttu.
Beyaz Saray’dan POSTA212 Washington Temsilcisi İlhan Tanır’a konuyla ilgili özel açıklama yapıldı. Açıklamada şöyle denildi:
"Sn. Hersh’in son yazdığı haberi gördük. Bu haber sadece isimsiz kaynaklara dayanan bilgiler ışığında 21 Ağustos’da Suriye meydana gelen Kimyasal Silah saldırısı hakkında tamamen yanlış sonuçlara ulaşmaktadır. Aşağıdaki yalanlama, on-record olarak Sn. Hersh’in kendisine, ODNI (Milli İstihbarat Ajansı) İletişim Direktörü ve sözcüsü Shawn Turne tarafından ve Beyaz Saray Milli Güvenlik Konseyi sözcüsü Caitlin Hayden tarafından, yayınlanmadan önce sunulmuştur.
Llibya’dan silahların taşınması hakkındaki sorunuzla ve başkalarının (başka ülkelerle kastı Hersh’in söylediği Türkiye) 21 Ağustos Kimyasal Silah saldırısından sorumlu olabileceği hakkındaki fikirlerinizle ile ilgili olarak Shawn Turner’in cevabı şudur:
'Sadece ve sadece Esad rejimi sorumlu'
”Biz bu anlatımınız (kimyasal silah saldırısı ile ilgili) her yanlış yönüne yorum yapmayacağız ama bir şey kesin ki 21 Ağustos kimyasal silah saldırısından sadece ve sadece Esad rejimi sorumlu olabilirdi. Biz bu sonuca, Amerikan ve müttefikleri tarafından toplanan istihbarat sayesinde ulaştık. Bu görüş, uluslararası toplumun büyük çoğunluğunca paylaşılmaktadır ve bu (görüşbirliği) daha önce görülmemiş bir ortaklık ile Esad’ın Kimyasal Silah depolarının ortadan kaldırılmasına götürmüştür. İstihbaratın baskı altına alınması veya değiştirilmesi hakkındaki imalarınız en basitinden yanlıştır. Aynı şekilde, ABD’nin Libya’dan (Suriye’ye) silah yardımı yaptığı da yanlıştır.”

'Muhaliflerde kimyasal yok'
Suriye muhaliflerinin kimyasal silah kapasitelerine ilişkin hazırlandığı söylenen istihbarat raporu hakkındaki soruya gelince, yine Shawn Turner’in açıklaması şudur:

”Hiçbir zaman İstihbarat Kurumlarından ne böyle bir rapor istenmiştir ne de (onlarca) hazırlanmıştır.”
Suriye ile ilgili olarak askeri planlamalar hakkındaki sorulara gelince, Cailtin Hayden’in cevabı:
”Uzun zamandır, Suriye için bütün ihtimallerin masa üstünde olduğuna ve uygun acil askeri planlamaların da yapıldığını söyledik. 31 Ağustos tarihinde Başkan Obama, kamuoyu önünde, ABD’nin Esad rejiminin kimyasal silah kullanılmasına cevap olarak kısıtlı askeri saldırı yapacağını açıklamıştır. Bu saldırının amacı Esad’ı bir daha kimyasal silah kullanımından caydırmak, rejiminin bu tür silahları kullanmak kapasitesini azaltmak ve dünyaya bu tür silahların kullanılmasının tolere edilmeyeceğini açıklıkla göstermek içindi. Ama Başkan’ın, 2 Eylül günü kesinleşmiş bir askeri müdahele yapmak üzere karar verdiği haberi tümüyle yalandır (fabricated.) Başkan Obama’nın 31 Ağustos günü söylediği gibi, askeri saldırı emiri vermek otoritesi kendisinde olduğu halde, ABD’nin milli güvenliğine doğrudan ve acil bir tehdit olmadığı için, Başkan bu kararını Kongre’ye götürmeye karar vermştir. Yaptığı budur ve Eylül ayının 10′unda ise, Kongre liderlerine kuvvet kullanma ile ilgili oylamanın ertelenmesini istemiştir -ki böylece diplomatik yolu izleme ve bu şekilde Suriye’nin kimyasal silahlarının ortadan kaldırma sonucuna ulaşılmıştır.’

Sunday, April 6, 2014

Guta’daki ‘sarin gazlı’ saldırıdan sonra ne demişlerdi?

erdogan-dan-flas-aciklamalar-4167023Suriye’nin başkenti Şam’ın Guta banliyösünde 21 Ağustos’ta gerçekleştirilen ve yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği sarin gazlı saldırının bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde, Türkiye tarafından El Nusra Cephesi’ne yaptırıldığı iddiaları gündemi sarstı.
Peki başta iddiaların odağındaki Erdoğan olmak üzere Türkiye hükümeti üyeleri sarin gazlı saldırının ardından ne demişti?

Erdoğan: Allah Esad’dan o yavruların intikamını alacak

24 Ağustos’ta Rize’de konuşan Erdoğan, saldırıdan Esad’ı sorumlu tutmuş, “Allah’a inanıyorum ki bunun hesabını en kısa zamanda ondan soracaktır” demişti. Erdoğan şöyle devam etmişti:
“Özellikle evvelki sabah o yavruların cansız bedenlerini gördük değil mi? Orada kan, kurşun izi yoktu. Çünkü o yavrular maalesef kimyasal silahlarla şehit edilmişlerdi. Ama şuna inanıyoruz ki bu Beşar Esad’ın son çırpınışlarıdır. Çünkü muntakim olan Allah’a inanıyorum ki bunun hesabını en kısa zamanda ondan soracaktır. Bu yavruların intikamını onlardan alacaktır.”

‘O zalimin insanlık dışı katliamıyla gururlandınız mı?’

“Ana muhalefet partisinin sorumlularına soruyorum; gazete, televizyonlarda yeni doğmuş bebeklerin, 3, 5 yaşında o masum çocukların solgun yüzlerine bakabildiniz mi? Destek verdiğiniz sırtını sıvazladığınız o zalimin insanlık dışı katliamıyla gururlandınız mı? Kendi ülkesinin başbakanını diktatörlükle itham edenler, kendi ülkesinin başbakanını dünyaya şikayet edenler, acaba sırtını sıvazladıkları Esad için diktatör sıfatını kullanabilecek cesarete sahipler mi”

Davutoğlu: Suriye rejimi insanlık suçlarının en büyüğünü işledi

Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, sarin gazlı saldırıdan Suriye rejimini sorumlu tutmuştu:
(Fotoğraf: Reuters)
(Fotoğraf: Reuters)
24 Ağustos 2013′te Suriyeli muhaliflerin çatı örgütlerinden Suriye Ulusal Koalisyonu’nun başkanı Ahmed Jarba’yla basın toplantısı düzenleyen Davutoğlu, şunları söylemişti:
“Suriye rejimi insanlık suçlarının en büyüğünü işleyerek bir kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdi. Suriye rejiminin bu konuda saldırının kendisi tarafından yapılmadığı yönünde iddiaları söz konusu. Şimdi Suriye rejimi açısından bir imtihan söz konusudur”

‘Esad izin vermezse, ‘gönüllüler koalisyonu’ onu durduracak’

25 Ağustos 2013′te İtalyan La Repubblica gazetesinin sorularını yanıtlayan Davutoğlu, “Suriye’de Esad rejimi tarafından kimyasal saldırı yapıldığına dair ne tür somut bilgilere sahipsiniz?” sorusuna da şu yanıtı vermişti:
“Kimyasal silahlarla bir saldırı olduğu gerçeğine ilişkin genel bir fikir birliği var, bu kadar çok kişiyi öldürmenin başka yolu olamazdı. Ancak asıl soru şu: Bunu kim yaptı? Bunun sorumlusunun bulunması için BM’nin derin inceleme yapmasına ihtiyaç var. Aralarında İtalya ve Türkiye’nin de bulunduğu Suriye’nin Dostları Grubu, şu an Suriye’de bulunan BM müfettişlerinin görev süresinin uzatılması ve genişletilmesi konusunda Genel Sekreter Ban Ki Moon’dan talepte bulunduk.”
Davutoğlu, kimyasal kullanıldığının kanıtlanabilmesi için Suriye rejiminin BM müfettişlerine tam erişim imkanı sağlamasını istediklerini söyleyerek, “Esad buna izin vermezse, her şey onun sorumluluğunda olacaktır. Bu durumda ‘istekli ülkeler koalisyonu’ onu durduracaktır” demişti.

‘İnsanlık suçu karşılıksız bırakılamaz’

27 Ağustos’ta Safranbolu’da yaptığı açıklamada Suriye’de yapılan kimyasal saldırının uluslararası hukukun çok açık bir ihlali olduğunu belirten Davutoğlu şu ifadeleri kullanmıştı:
“Bu bir insanlık suçudur ve bu insanlık suçu karşılıksız bırakılamaz. Müeyyidesi ne ise onun gereği yapılmalı. Yoksa uluslararası hukuktan, yoksa insanlık vicdanından bahsetmenin anlamı kalmaz”

‘Ordu birlikleri mi Şebbiha’lar mı?’

Davutoğlu, 30 Ağustos’ta yaptığı açıklamadaysa istihbarattan edindikleri bilgilere göre saldırının sorumlusunun Esad rejimi olduğunu şu sözlerle savunmuştu:
“İstihbari kaynaklardan edindiğimiz sağlıklı bilgiler, iki açıdan bunun sorumlusunun rejim olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Rejim bizzat düzenli ordu birlikleri mi yoksa rejim kontrolündeki Şebbiha’lar mı ayrı bir tartışma konusu. Bu tamamiyle bizim milli istihbarati değerlendirmelerimizdir. Ama diğer istihbarat birimleriyle yapılan temaslarda da genel olarak mutabakat olduğu görülüyor”

‘İki ay önceden kimyasal tehlikeye karşı tedbir aldık’

20140314 muammer guler
17 Aralık operasyonu sonrası istifa etmek zorunda kalan İçişleri eski Bakanı Muammer Güler de, Guta’daki saldırıyı ‘insanlık suçu’ olarak nitelemiş, AFAD’ın bölgede iki ay önceden kimyasal etki yaratabilecek bir tehlikeye karşı bir çalışması olduğunu aktarmıştı.
“Son yaşanan olaylar işin çığrından çıktığını kimyasal silah denen bir insanlık suçunun işlendiğini ifade ediyor. Tabi dünya kamuoyu buna sessiz kalamaz. Bunun karşılığı uluslararası alanda mutlaka vardır. Vatandaşlarımızın, kendi topraklarımızın elbette güvenliğini sağlamak anlamında her türlü tedbiri alıyoruz”

‘Suriye’ye müdahale için çalışmalar yapılıyor’

Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç, 1 Eylül 2013′te yaptığı açıklamada, Suriye’ye askeri müdahale tartışmalarına ilişkin konunun, Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda görüşüleceğini söyledi.
20140402 bulent arinc
Arınç, “Kimyasal silah kullanılmasından dolayı Suriye yönetiminin cezalandırılması ve bundan sonra insanlığa karşı bu tür suçların işlenmemesi amacıyla bir yaptırım söz konusudur. Bu konuda çalışmalar yapılıyor. Bakanlar Kurulu’nda enine boyuna görüşülecek. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu tür konularda hükümetin talep ettiği izni verir veya vermeyebilir. Geçmişte bunun örnekleri yaşandı” demişti.

‘Kimyasal silahlarla birlikte insanlık öldürüldü’

numankurtulmus
AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da Guta saldırısına ilişkin Adıyaman’da yaptığı açıklamada şunları söylemişti:
“Güçler dengesinden ve çıkar ilişkilerinden, bölgesel dengelerden bahsedildi ve maalesef Suriye’de kimyasal silahlarla birlikte insanlık öldürüldü

Saturday, April 5, 2014

Atatürk, Dersim katliamının planlayıcısıdır.

Dersim Katliamına Giden Süreç

Cumhuriyet’in kuruluşu ile beraber giderek otoriterleşen rejim, verilen sözlerin tutulmasını isteyen Kürtler ve Cumhuriyet rejimine karşı çıkan İslamcıları sindirmeye yöneldi.

Koçgiri katliamı ile başlayan yeni dönem Şeyh Sait ile devam etti. Rejim bir yandan silahlı güçle toplumu bastırmaya çalışırken diğer yandan yeni çıkardığı Cumhuriyet Kanunları ile toplumu tekleştirmeye çalıştı. Çıkarılan yeni yasalarla tek millet, tek din, tek ırk ve tek dil anlayışı egemen kılınmaya çalışıldı.


Bütün bu gelişmelerin yanında, Dersim cumhuriyet kadroları açısından çıbanbaşı olarak görülmeye başlandı. Peş peşe umum müfettişlerinin, genelkurmay yetkililerinin, İsmet İnönü, Şükrü Kaya, İbrahim Tali, Celal Bayar vb. birçok kurum ve ismin hazırladığı raporlarda, Dersim’de rejimin otoritesinin sarsıldığı ve cumhuriyetin egemen olamadığı vurgulanıyordu. Bunun için zaman kaybettirilmeden bir an önce halledilmesi gereken bir sorun olduğuna dikkat çekiliyordu.


Genelkurmay raporunda, ”Dersim’e asırlarca egemen olunamamış, hükümete sorunlar çıkarmış, devamlı şakilik yapan saldırgan ve soyguncuları barındıran bir bölgedir” belirlemesi yapılıyordu.

Mülkiye müfettişi Hamdi Bey raporunda, ”Dersim, hükümet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapmak, acı sonuç ihtimalini önlemek, memleketin selameti için gereklidir” diyordu. (1926)


İsmet İnönü Şark raporunda, ”Dersim ıslahına bir program dâhilinde tevessül edeceğiz. Program, hazırlık, silahtan tecrit ve icap ederse iskan safhalarını ihtiva edecektir. Hazırlık ve silahsızlanma üç senede olacaktır” diyordu. (1935)


Tüm raporlardan ortaya çıkan gerçeklik cumhuriyeti yönetenler tarafından sıranın artık Dersim’e geldiği ve çıbanbaşı olarak görülen Dersim’in yok edileceği gerçekliğidir.
Neden Dersim?

Cumhuriyetin Dersimi hedef olarak seçilmesinin sebepleri olarak gösterilen, Dersim’in şakilik yaptığı, feodalizmi yaşattığı ve cumhuriyetin modernleştirme hareketine karşı çıktığı vb. gerekçeler gerçeği yansıtmıyordu. Tüm bunlar katliam için hazırlanan kılıflar ve yalanlardır. Ayrıca yapılan bu ve benzer yakıştırmalar Dersim ve Dersimlilere yapılan hakaretler olarak kabul edilmelidir.


Bu gerekçeleri ortaya koyan Kemalist yazar, siyasetçi, bürokrat ve kalemşorlar açık bir çarpıtma içerisindedirler. Şöyle ki, cumhuriyet genel olarak feodalizmden kurtulmuşta da bir tek Dersim mi feodalizmi besliyordu? Sorusu akla gelmelidir. Dönemin parlamentosundaki milletvekillerinin profili göz önüne alındığında, sistemin feodalizmle nasıl açık bir şekilde uzlaştığı görülmektedir. Yine “şakilik” suçlaması da, bizzat Mustafa Kemal ile çalışan Topal Osman ve Kuvay-ı Milliyecilerin yaptıkları incelendiğinde ayakları havada kalan bir iddia olarak kalmaktadır.


Zira dönemin gereği olarak herkes silahlıdır ve kendi güvenliğini bu şekilde sağlamaktadır. İddialar arasındaki en hayret verici olan ise modernleşmeye karşı olma iddiasıdır.

Kemalist zihniyetin ”tedip ve tenkil” zihniyetine tekabül eden bu anlayış sadece katliamın kılıfıdır. Kaldı ki Dersimlinin terbiye edilmeye ihtiyacının olmadığı açıktır. Cumhuriyet rejiminin baskıcı ve tekçi zihniyeti karşısında, Dersim, kültürü, birikimi ve evrensel inancıyla bu gerici zihniyetin çok ilerisindedir. “Tedip ve tenki” hareketinin amacı, biat ettirme mantığının dışında bir şey ifade etmiyordu.


Dersim katliamının arka planında yatan ise, egemen zihniyetin Dersim’e ve Dersimliye bakışındaki düşmanca yaklaşımlardır. Egemen zihniyet, Dersim’i Kürt Alevi kimliğinden kaynaklı olarak her zaman güvenilmez ve düşman olarak görmektedir. Bu düşman görme mantığının tarihsel bir geçmişinin de olduğu unutulmamalıdır. Dersim, Osmanlı fetvalarında katli vacip olan Kızılbaş Aleviliğin en önemli merkezidir. Buna bir de Kürt kimliği de eklenince katliamın gerçek nedeni daha kolay anlaşılmaktadır.

Burada göz önünde bulundurulması gereken önemli bir gerekçe de Dersim’in tarihin hiçbir döneminde egemenlere boyun eğmediğidir. Rejim, Dersim’e boyun eğdirebilirse sistemini daha rahat yürütebileceğini ve tarihsel intikamını da alabileceğine inanmaktadır. Böyle bir boyun eğdirme ile, aynı zamanda Ermeni katliamı sırasında ittihatçıları dinlemeyip Ermenileri koruyan Dersimlilere esaslı bir ders verilmek isteniyordu.


Özcesi Dersim katliamının sebepleri, devletin modernleşmesine karşı ayak direyen, şaki ve feodal bir Dersim değil, tamamen tarihsel düşmanlığa dayanan egemenlerin Kürt-Alevi Dersim’i yok etme isteğidir.
Katliam ve Sorumluları

Şeyh Sait ayaklanmasından sonra başlayan hazırlıklar, 1935 yılında çıkarılan ve Dersim ismini Tunceli olarak değiştiren kanun önemli bir aşamadır. 1926 Koçuşağı hareketi ile başlatılan hazırlıkların bu aşaması bölgeye ve Dersim’e gönderilen kişilerin hazırladığı raporlarla şekillenmeye başlamıştır. Elazığ’da kurulan 4. Genel Valiliğe getirilen General Alpdoğan üzerinden yürütülen askeri planlamalarla Dersim’de askeri karakollar ve yolların yapımına hız verilmiştir. Yapımı süren karakol çalışmaları sırasında yaratılan bir provokasyon sonucu katliam fiilen başlatılmıştır.
1937 yılında başlatılan Dersim katliamı, Seyit Rıza’nın yakalanışı ile ilk aşaması tamamlanmıştı. Erzincan’da yakalanan Seyit Rıza Elazığ’a getirilir. Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da bitirilir. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza dahil 7 kişi idama, 37 kişi de ağır hapis cezalarına mahkûm edilir.

15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62- 1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, Seyit Rıza’nın oğlu Refik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar.

İhsan Sabri Çağlayangil, Seyit Rıza’nın asılması hakkında anılarında yaşanılan hukuksuzlukları anlatmaktadır. Tatil olmasına rağmen mahkemenin nasıl oluşturulduğu, otomobil ışığında gerçekleşen idam, Seyit Rıza’nın yaşını küçültüp, yaşı tutmayan oğlunun yaşını büyülterek katledilmeleri, devletin intikamcı karakterini göstermesi açısından ibret vericidir.


Seyit Rıza ve arkadaşlarının asılmasından sonra, katliam şiddetini arttırarak tüm Dersim’i kapsamıştır. Başta “laç deresi” olmak üzere, Dersim katliamı insanlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.1938 yılında son bulan katliam sonucunda, resmi rakamlara göre 6800-16 bin, genel kabule göre ise, 60- 70 bin insan katledilmiştir. Katliamdan kurtulan Dersimliler Batı illerine sürülmüş, çocuklarda yatılı okullara verilmiştir.
Atatürk ve Dersim Gerçeği

Halk arasındaki söylentiler ve Kemalistlerin yaydıkları bir halk söylencesi vardır. “Atatürk katliam sırasında hastaydı, ya da Atatürk aslında Seyit Rıza’nın asılmasını istemiyordu,

engel olmak istedi ama gericiler onu Malatya’da oyaladılar.” Okuduğunuzda gülümsediğinizin farkındayım, lakin ne yazık ki halk arasındaki söylenti böyledir. Oysa ki işin rengi ve gerçek farklıdır.


Atatürk, Dersim katliamının planlayıcısıdır. Atatürk’ün rahatsızlığı katliam sırasındadır.

O güne kadar yapılan tüm planlamaların hepsi bilgisi dâhilindedir. Hazırlanan raporlar bizzat ona gitmiştir. Değerlendirmeleri ve planlamaları yapan bizzat kendisidir. Trabzon ziyareti sırasında 1935 yıllında bizzat harita üstünde Dersim harekât planlaması durmaktadır. Müzeye çevrilen o evde bu harita halen bulunmaktadır. Emekli General Osman Pamukoğlu bir demecinde, “Dersim harekâtından Atatürk’ün haberi yoktur demek hakarettir, harekâtı planlayan Mustafa Kemal’dir” demiştir.


Atatürk’ün Dersim ilgisi sadece bu kadar değildir. Manevi kızı Sabiha Gökçen’i ilk kadın savaş pilotu olarak görevlendirmesi ve görevlendirme sırasında yaptığı konuşma, Atatürk’ün rolünü göstermesi açısından önemlidir.


Seyit Rıza’nın asılmasının bu kadar aceleye getirilmesi, aslında Atatürk’ü zor durumdan kurtarmak amacıyla yapıldığı daha inandırıcıdır. Zira Atatürk’ün ziyareti sırasında halkın toplanarak Atatürk’ten Seyit Rıza ve arkadaşlarının affedilmesini isteyeceği duyulmuştur. Bunun önüne geçmek için, sistem kendi hukukunu bile hiçe saymış ve çiğnenmiştir.
Dersim Katliamının Sonuçları

Dersim katliamı cumhuriyet tarihinin en vahşi ve barbar katliamı olarak tarihe geçmiştir. Üzerine yakılan ağıtları, hikâyeleri ve dramları ile Dersim katliamının hafızalardan silinmesi mümkün değildir. Laç Deresi vahşeti, mağaralara sığınan insanların betonlanması, uçurumlardan atlayan genç kızlar, dere yataklarında kendi çocuğunu boğmak zorunda kalmış acılı bir toplum olan Dersimliler yaşadıkları travmayı bugün dahi atlatamamışlardır. O vahşeti yaşayanların bugün dahi anlatmaya korkmaları travmanın ağırlığını ifade etmektedir. Bu anlamıyla “Dersim toplumu travmatik bir toplumdur” belirlemesi yanlış değildir.


Bu kadar ağır ve kanlı yaşanan katliamın sonraki uygulamaları ise bir toplumu tamamen tarihten silmeye dönük daha büyük bir vahşettir. Yaşanan katliamın acıları belki silinebilir bir şekilde, ama sonrasında Dersim’de uygulanan beyaz katliamın etkilerini silmenin kolay olamayacağı ve bu etkinin aradan geçen 73 yıla rağmen bugün dahi sürdüğü açık bir şekilde görülmektedir.


Dersim’deki kanlı katliamın ardından beyaz bir katliam uygulamaya konulmuştur.

Katliamdan kurtulanlar dağınık bir şekilde sürgüne gönderilmiş, çocuklar ise yatılı bölge okullarına yerleştirilerek, kendi atalarına düşman bir şekilde yetiştirilmişlerdir. Dersim’de uygulanan kışla kültürü ile Dersim’in mağdur çocukları kendi cellatlarına aşık pozisyonuna getirilmiş, Kemalist bir gelecek yaratılmıştır.


Sıdıka Avar’ın anılarında anlattığı gibi, kız çocukları toplanarak bir Türk gibi yetiştirilmiştir. Katliam sırasında ailelerinden koparılan, ya da yetim kalan çocukların nerede ve hangi ailelerin yanında olduğu dahi bilinmemektedir. Toplum üzerindeki bu uygulamalarla Dersimli, kendi kimliğine, diline ve kültürüne yabancılaştırılmak istenmiş ve bu konuda kısmi bir başarı da sağlanmıştır.

Dersim’de yaratılan bilinç çarpıtılması kendini siyasal, sosyal, inançsal ve her anlamda izlerini göstermektedir. Öyle ki kendi katliamını gerçekleştiren CHP’nin halen Dersim’de varlığını sürdürmesi dahi nasıl bir beyaz katliamın uygulandığını göstermesi açısından ibret verici değil midir? Dersim’de Kemalist damarın güçlü olmasının izlerini Dersim katliamı sonrasındaki bu beyaz uygulamalarda aramak gerekir.

Katliamdan 88 Yıl Sonra Dersim

Katliamın üzerinden 88 yıl geçmiş olsa da Dersim katliamı halen tartışılmaktadır. Başbakan Dersim katliamı söylemini dillendirse de gereklerini yerine getirmekten kaçınmaktadır. Devlet arşivleri açılmıyor, mezarları bilinmeyen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmıyor, en önemlisi de devlet katliamdan dolayı halen özür dilemiş değildir.


Kanlı katliamın sonuçları açığa çıkarılmadığı gibi, beyaz katliamın sonuçları da giderilebilmiş değildir. Sistem, tarihsel kinini devam ettirerek Dersim’de yeni tarz saldırılarla Dersim’i yok etme çabasını devam ettirmektedir.


Dersim coğrafyasına yapılmak istenen barajlar, dönüşü olmayacak şekilde yok etme politikasının devamı niteliğindedir. Yapılmak istenen barajlarla, doğayı olduğu kadar demografik yapı, iklim ve kültür yok edilecektir. Ayrıca kutsal ziyaretgâhlar sular altında kalacaktır. Üzerine yeminler edilen Munzur’un önüne vurulan setler aslında Dersimlileri köleleştirme arzusunun farklı bir yöntemidir.


Dersim katliamının gerekçesi olan etnik ve inançsal kimlik, günümüzde Türkleştirme ve İslamlaştırma çabalarının saldırısı altındadır. Dün katliamla yok edilmek istenen ve yok sayılan Dersim’in Kürt kimliği bugün, “asıl Türk biziz, Dersimliler ayrı ulustur” vb. tuhaflıklarla sürdürülmek istenmektedir. Kızılbaş –Aleviliğin önemli ocaklarının merkezi olan Dersim’de Türk-İslamcı Alevilik yerleştirilmeye çalışırken, öte yandan Fetullahçı örgütlenme çalışmaları sürdürülmektedir.

Dersim, katliamının 73. yılında boyun eğmez, özgürlüğü için direnen “Dersim kişiliğinin” yerine, uyuşturucuya bulaştırılan çeşitli yozlaştırma politikaları ile kişiliksizleştirilmiş bir Dersim kişiliği oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Dersim katliamının simge isimleri Bese ve Zarife şahsındaki direngen, yurtsever Dersim Kadını, fuhuş bataklığına çekilerek düşürülmeye, yok edilmeye çalışılmaktadır.


Dersim katliamının 73. yılında egemenler tarz ve yöntemlerini değiştirseler de, nihai hedefleri olan Dersim’i top yekun yok etme zihniyeti değişmiş değildir. Top yekun saldırılara karşı ise Seyit Rızaların, Alişerlerin, Zarifelerin, Şahan Ağaların torunları olarak topyekun direnmeye devam etmektedir. Pirimiz Seyit Rıza: “ben sizin oyunlarınızla baş edemedim bu bana dert oldu. Ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun” demiştir.


Katliamın 73. yılında yol göstericimiz olan pirlerimizin şahsında diz çökmeden direnmeye devam ederken, oynanmak istenen yeni oyunlara karşı da egemenler ve işbirlikçilerine karşı da uyanık davranmaya devam edilmelidir.
Dersim Katliamının Kronolojisi

25 Aralık 1935
Tunceli Kanunu çıkarılarak Dersim adı Tunceli olarak değiştirildi.


6 Ocak 1936

Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu ve başına sömürge valisi yetkileriyle General Abdullah Alpdoğan atandı. Dersim’de kışla ve karakol inşasına başlandı.



1937 YILI OLAYLARI (İSMET İNÖNÜ'NÜN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ )
20/22 Mart 1937 (Kahmut Olayı)
1936‘da başlatılıp kış nedeniyle ara verilen kışla-karakol inşası 1937 Mart’ında devam ettirildi. Seyit Rıza’nın köyü ve çevresi bombalandı. Türk askeri kaynakları ve Dersim’in hafızasının kaydettiği 1937 yılının ilk olayı 20–21 veya 21–22 Mart 1937 gecesi saat 11‘de Pah-Kahmut bucaklarını bağlayan Harçik Suyu üzerindeki tahta köprünün Demenanlılar ve Haydaranlılar tarafından yakılması ve civardaki karakola baskındır.

26–27 Mart veya 26 Nisan 1937

Seyit Rıza’nın oğlu Bıra İbrahim (Bava), babası adına askeri harekâtın durdurulmasını talep etmek üzere gittiği Hozat dönüşünde Kırağan köyü Deşt’te misafir olduğu evde uyurken öldürülür.

1-3 Mayıs
Sabiha Gökçe’nin de katıldığı 15 uçaklık bir filo, Zel, Kırmızı Dağ, Yukarı Bor (Keçizeken) çevrelerini bombalar.

8 Mayıs
Genelkurmay, Dördüncü Genel Valiliğe 8 Mayıs’ta genel tenkili (Bor/Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşacak hücum harekâtını) başlatması emrini iletir.

9 Mayıs
Emir üzerine 25. Alay Kırmızı Dağ zirvesini bir saldırıyla işgal eder, tespit edilen Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattına ulaşır. Savaş alanındaki sivil halkın Kalan ve Kutu derelerindeki sığınaklara yerleştirilmesine neden olur.

26 Mayıs
Bahtiyar köylerine ordu baskını ve bu bölgede önceden boşaltıldığı görülen Resikan, Gözerek, Varuşlar, Çökerek ve Çat köylerinin yakılması.

18 Haziran
Başbakan İnönü, Elazığ’a gelerek sürmekte olan harekatı görüşür.

22 Haziran
Ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını işgal ederler.

Haziran veya Temmuz
Asker Tujik Dağı’nı işgal eder. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde sığınaklarda bulunan çoğu kadın ve çocuk sivil halktan binlerce kişiyi imha eder. Mağaraların girişi betonla kapatılarak veya ağzında ateş yakıp içine boğucu duman verilerek binlerce sivil yok edilir. Bu sırada can havliyle dışarı fırlayanlar vurulur. Kısacası İksor vadisinde tam bir katliam olur.

9 Temmuz 1937
Dersim ulusal hareketinin Seyit Rıza’dan sonraki en önemli önderi Alişer, eşi Zarife’yle birlikte Rehber ve çetesi tarafından öldürülür.

17–18 Ağustos
Bahtiyar mıntıkasında (Tokmakbaba-Titenik-Sarıoğlan üçgeninde) çetin çarpışmalar. Seyit Rıza’nın ikinci eşi, büyük oğlu Şeyh Hasan, üç torunu ve bin kişilik kuvveti bu çarpışmada katledilirler.

28 Ağustos
28 Ağustos günü direnişin önemli bir önderi olan Bahtiyarlı Sahan, General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi Pırço oğlu Hıdır tarafından uyurken öldürülür.
Bahtiyar direnişinin kırılması (ardından Bahtiyar kırımı yapılır) anlamına gelen Sahan’ın öldürülüşü, gerçekten de Dersim direnişinin sonu olur.


5–13–15 Eylül
Seyit Rıza Erzincan’a giderken veya gittiğinde yakalanır. Bir söylentiye göre yakalandığında komşu illere kaçmaya çalışıyordu. Bir diğerine göre kaçma girişimi yoktur. Bir yoruma göre Erzincan valisi aracılığıyla görüşmeye çağrıldığı Erzincan’da beraberindekilerle birlikte tutuklanır. Bazı yaşlılara göre gittiği Pülümür yöresinde ihbar edilip yakalatılmış ya da bu ihbar üzerine gidip teslim olmuştur. Kaynaklarda Eylül’ün 5‘inde veya 10‘unda yakalandığı yazılıdır. Seyit Rıza’nın yakalandığı haberini 13–14–15 Eylül tarihli Tan, Kurun, Ulus gibi gazeteler vermektedir.

Ekim ayı ortaları
Seyit Rıza Erzincan’dan Elazığ’a götürülüp orda toplanmış bulunan diğer Dersimli esirlerle birlikte (toplam 58 kişi oldukları anlaşılıyor) askeri mahkemede Dersim’i isyana teşvikten ve bu isyana katılmaktan dolayı yargılanır.

15 Kasım
Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da biter. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkum edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62–1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler. Bu altı kişi, Seyit Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar.

Zamanın Başbakanı İsmet İnönü, Seyit Rıza ve beraberindekilerin idamı üzerine verdiği demeçte, “Dersim meselesini ortadan kaldırdık... Dersim müşkülesinden kurtulduk“ derken, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Tarihe Gömülen Dersim’e Dair“ başlıklı 18 Kasım 1937 tarihli yazısında, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebediyen ölmüştür“ demektedir.

1938 YILI OLAYLARI (CELAL BAYAR'IN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİ)
2 Ocak
Dördüncü Genel Valiliğin Munzur-Merho-Mercan dereleri arasındaki bölgeyi ve Kalan Deresi havzasını boşaltma kararı ve bu kararı uygulama girişimi. 38 Ocağının başında sıranın kendilerine geldiğini anlayan adı geçen bölge aşiretleri ittifak halinde direnme kararı alırlar. “Askeri içimize sokmayalım, silahlanalım, ittifak yapmazsak hepimizi tek tek kıracaklar“ diyerek direnişe geçerler. 1937‘deki Kahmut Köprüsü baskını nasıl kasıtlı olarak birinci askeri harekâtın sebebi gibi gösterildiyse, Mansul Uşağı Olayı da bazı kaynaklar tarafından 1938‘deki İkinci harekâtın nedeni gibi sunulmaya çalışıldı. 1938‘deki ikinci harekât çevre illerden orduların aktarılması ve diğer hazırlıklar nedeniyle, daha da önemlisi dış dünyanın tepkisini çekmeyecek daha uygun bir fırsatın kollanması sebebiyle ancak 11–12 Haziran’da başlar.

11–12 Haziran
İkinci harekâtın (1938 harekâtı) başlangıcı. Her taraftan Dersim’e giren TC. orduları Kalan-Merho-Mercan vadilerindeki halkı boşaltmayı amaçlar. Burası, Buyer Bava-Mahmunut Gediği-Birman Gediği-Keller Komu-Katır Tepe-Koçgölbaşı-Badikan-Karasakal noktaları arasındaki bölgedir. Yani Munzur-Mercan dağlarının hemen dibindeki İç Dersim’in en kuzey bölgesidir. Zel ve Kırmızı dağlar hattının kuzeyi de harekâtın kapsamına alınır. Kısacası 38 harekâtının asıl hedefi Asıl/Eski Dersim‘dir, Kalman Ocağı’dır. Böylece yerinden yurdundan edilmek istenen İç Dersimli bir ölüm dirim savaşına girişir.

19–22 Haziran
Boşaltılmak istenen diğer bölge Ali Boğazı ve çevresidir. 19–22 Haziran günlerinde bu bölgede oturan Koçan grubu aşiretleri (Koç, Şam, Resik) de direnişe geçer. Kureyşanlılar’ın Şeyhan kabilesi ile Yukarı Abbas aşireti Koçanlıları desteklemek için direnişe geçerler. Böylece direniş doğusu ve batısıyla tüm Dersim’e yayılır.

24–30 Haziran
24 Haziran günü İç Dersim’deki Dolu Baba (Tujik) işgal edilir.

29 Haziran’da Karasakal zirvesi işgal edilir.

Temmuz
2 Temmuz‘da asker Ahpanos, İksor ve Tujik dağına hücum eder. Çetin bir muharebenin sonucunda Tujik zirvesi işgal edilir. Kaçış yolları kapatılıp bir uçak filosu eşliğinde tek çıkış yolu olarak kasıtlı şekilde açık bırakılan Kalan Deresi’nde kırım yapılır. İç Dersim’de 1938‘deki zorlu muharebelerin ağıtlara konu olan en ünlüsü, Laç Deresi (Dere Laçinu) muharebesi olur. Laç Vadisi’ndeki çarpışmaların en şiddetlisi 19-24 Temmuz günleri arasında olur. Dersim’in en namlı silahşörleri Laç’ta birlikte dövüşür ve yarım asırdan çoktur dilden dile dolaşan bir destan yaratırlar.
1–10 Ağustos
Kuşatılan Haydaran bölgesindeki tüm direnişçiler mağaralarda sıkıştırılır. 100‘den çok direnişçi öldürülür.

10-31 Ağustos (“Üçüncü Askeri Harekat“)
Bu harekat toplama, toplu halde kurşuna dizme ve 1931‘de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporunda planlanan Batıya toplu sürgünün hayata geçiriliş safhasıdır. Bu tarihler arasında Dersim’in her tarafında aynı anda başlatılan ve amacı “girilmemiş hiç bir yer bırakmamak“ olan genel bir operasyon yapılarak ‘yasak bölgeler‘in içinden ve dışından en az 5–7 bin kişinin (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitler ve aileleri) batı illerine nakli ve iskânı başlatılır.
Kaynaklar –Newede Dersim gazetesi Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde dersim –Cafer Demir Gomanweb sitesi

Thursday, April 3, 2014

1964 Tehciri, İstanbul Rumlarının sonu oldu

Geçen hafta, ‘20 Dolar 20 Kilo’ adıyla sosyal medyada yavaş yavaş yayılan fotoğraflar dikkatimizi çekti. Fotoğrafların birinde, “20 kilo eşyanızı alıp ülkeyi 12 saat içinde terk edin deseler ne yapardınız?” diyordu, “50 yıl önce bunu 13 bin İstanbullu Rum’a dediler.”

Salih Erturan, proje kapsamında İstanbul’dan tehcir edilen Rumlarla konuşup hikâyelerini dinliyor.
 
EMRE CAN DAĞLIOĞLU
misakmanusyan@agos.com.tr

Geçen hafta, ‘20 Dolar 20 Kilo’ adıyla sosyal medyada yavaş yavaş yayılan fotoğraflar dikkatimizi çekti. Fotoğrafların birinde, “20 kilo eşyanızı alıp ülkeyi 12 saat içinde terk edin deseler ne yapardınız?” diyordu, “50 yıl önce bunu 13 bin İstanbullu Rum’a dediler.”

 

1960’larda gerginleşen Kıbrıs politikaları nazarında Türkiye tarafından bir rehine gibi kullanılan Yunanistan pasaportlu Rumların 1964 yılında sınır dışı edilmelerinden bahsediliyordu.
 

Türkiye’de Rum nüfusun Cumhuriyet tarihince yaşanan tüm badirelere rağmen Türkiye’de yaşamaya dair kırılmayan direnci, bu tehcirle giderek zayıfladı ve Türkiye’de yaşayan Rumların sayısı iki binin altına kadar düştü.
 

Devletin azınlık politikaları bağlamında önemli bir kırılma noktası olan bu olayı, 50. yılında anmak amacıyla gerçekleştirilen ’20 Dolar 20 Kilo’ projesini, genel koordinatörü Salih Erturan’la konuştuk.


 

  • ‘20 Dolar 20 Kilo’ projesini kim yürütüyor?

“20 Dolar 20 Kilo” Babil Derneği’nin(Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim Derneği) ilk projesi. Babil Derneği, yıllardır çeşitli STK, dernek, kültür-sanat kurumu, şirket gibi yerlerde çalışmış ve çeşitli sosyal kültürel projelerde yeralmış bir ekip tarafından oluşturuldu. Derdimiz ve niyetimiz yakın tarihle yüzleşmek. Aslında şöyle de diyebiliriz; “Yakın tarih bildiğiniz gibi değil, size anlatıldığı gibi değil.”Bu yıl, 50. yılı olan 1964 Rum Tehciri’ni, önümüzdeki yıl ise 100. yılı olan Ermeni Soykırımı’nı gündeme getireceğiz.
  • Bu projenin hedefinde neler var?

“20 Dolar 20 Kilo” projesi ile 1964’teki trajediyi toplumun gündemine yeniden sunmayı hedefliyoruzSon yıllarda nispeten artan yakın tarihle yüzleşme çabaları düşünüldüğünde, üzerinde az sayıda çalışma dışında, pek durulmayan, görmezden gelinen konulardan birisi 1964 yılında Rumlara uygulanan sürgün kararı ve bunun yarattığı sonuçlar. 1964 Rum Tehciri ağır sonuçları olmasına rağmen ve 50 yıl öncesi gibi aslında daha yeni denilebilecek bir geçmişte olmasına rağmen çok az bilinen bir felaket. Rum Tehciri dendiğinde insanların aklına ilk gelen 1922 Mübadelesi.
Bir yandan da Türkiye’de yakın tarih zaten anlatılan öğretilen bir şey değil. 1964 Rum Tehciri’nin gizli kararnamesini çıkartan dönemin devlet adamları hakkında resmi tarih, Birinci İnönü ve İkinci İnönü savaşlarını bilmemizi yeterli görür.
Birçok insan daha son yüzyılda başımıza gelen felaketleri konuşup okumaya üstünde çalışmaya başladı. Ermeni Soykırımı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları ve 1964 Rum Tehciri bunlardan bazıları. Farklı olana tahammülü olmayan toplum anlayışının tarihsel olarak yarattığı farklı mağduriyetleriyaşayan gruplar, bugün daha fazla seslerini yükseltmeye eşitvatandaşlar olarak haklarını talep etmeye başladılar. Proje böyle bir konjonktürde farklılıklara saygılı, hoşgörü temelinde çokkültürlü, çokkimlikli, eşit haklara sahip bireylere dayalı bir toplumun gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla geliştirildi.
  • Bu proje şimdilik sosyal medyada sürüyor, başka neler göreceğiz proje kapsamında?

Proje şu anda sadece sosyal medyada kendini tanıtıyor. Projenin mutfağında ise ekip harıl harıl çalışıyor. 4 Mart’ta Tütün Deposu’nda açacağımız “20 Dolar 20 Kilo” isimli sergi, Mart ayı boyunca İstanbul izleyicisi ile olacak. Genel olarak sergi'nin ana odağı geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağ kurarak, içerisinde bulunduğumuz zamanda toplumlar ve kimlikler arası her tür ötekileştirme politikalarını  ve ön yargıları sorgulatmak.
Bu anlamda sergi, izleyiciye zamanlar arası bir alan sunarak, “terk etme” kavramı etrafında dönerken, diğer yandan  Atina,İmroz ve İstanbul’da gerçekleşen sözlü tarih çalışması ile beraber, döneme ait belge, arşivsel taramalar ve her tür görsel ve yazılı malzemeye yer verilecek. İzleyiciler projenin ve serginin içeriğinden oluşan bir kataloğu edinebilecekler. Sergi daha sonraki tarihlerde Ankara ve Atina izleyicisi ile buluşacak. 
Ayrıca 1964 Rum Tehciri kararnamesinin çıktığı gün olan16 Mart’ta gerçekleştirmeyi planladığımız geniş katılımlı bir toplantı ile konuyu gündeme getireceğiz. “20 Dolar 20 Kilo” projesi yıl boyunca sürecek.Projenin Türkiye ayağının son etkinliği de Ekim ayında İstanbul Bilgi Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştireceğimiz uluslararası bir sempozyum olacak. 
  • Konuştuğunuz Rumlar için 1964 ne demek?

1964 yılında, Kıbrıs meselesi öne sürülerek Türkiye’de yasayan Yunanistan pasaportlu Rumların sınırdışı edilmesine karar verildi. Bu kararla birlikte resmi rakamlarla 13 bin kadar Rum, bu facianın birer öznesi haline geldi. 1964 yılında alınan tek tedbir sınırdışı etme değildi. Bu uygulamaya eşlik eden gayrimenkuller, vakıflar, azınlık okulları, İmroz ve Bozcaada Rumları ile ilgili bütün kısıtlamalar, Türkiye Rumlarını kendi vatanlarında bir gelecekleri olmadığına ikna etti.
1964 yılına kadar İstanbul’da yaşayan Rum Cemaati tebaa olarak iki kesimden oluşuyordu. Türk tabiiyetinde olanlar ve Yunan tabiiyetinde olanlar.  Ne Türk tebaasına ne de Yunan tebaasından Rumlar için tabiiyetlerinin bir önemi yoktu. Hatta birçok Türk tebaalı Rum’un yan komşusu Rum’un Yunan tebaasından olduğundan bile haberdar değil. Nihayetinde iki tabiiyetteki Rumlar da İstanbul’un yüzyıllardır kadim halklarından. Yunan tebaalı Rumlar 5 yıl önce İstanbul’a Yunanistan’dan göç eden Rumlar değil yani. Neredeyse tamamı Yunanistan’ı 1964 yılına kadar hiç görmemişler. Kendilerinden geçtim babaları bile Yunanistan’a hiç gitmemiş. Yunan tebaasına sahip Rumlar, değişen periyodik dönemlerle konsolosluğa ikamet tezkereleriyle gidip oturma izinlerini uzatıyorlar sadece.
 
1964’te Rumlar Yunanistan’a geçerken. Ailelerin gözleri yaşlı…
1964 yılı Rum Cemaati için gerçekten büyük bir facia. Yürürlüğe sokulan gizli bir kararname ile Yunan tebaasına mensup İstanbullu Rumlar hakkında kitleler halinde sınır dışı kararı çıkarıldı. Sınır dışı edilecekler bir anda ilan edilmedi. 1964 yılı boyunca insanlar gazetelerden sürgün kararlarını öğrendiler.
Düşünsenize bir sabah gazetenizi alıyorsunuz ve sürgün listesinde isminiz var. Yapmanız gereken 4. Şube’ye gitmek. 4. Şube’ye gitmezsenizde, polis zaten sizi şubeye götürmek üzere kapınıza dayanıyor. 4. Şube’ye gidip bir memurun karşısında aslında hiçbir zaman okuyamayacağınız, okumak isterseniz de, kötü muameleye maruz kalacağınız bir metin imzalatılıyor, -imzalamazsanız da vay başınıza geleceklere…- sonra profilden ve yandan suç numarası önünde fotoğraflarınız çekiliyor, parmak izleriniz alınıyor.
Gitmeniz için sürenizi de belirliyorlar. 48 saat ile 10 gün arasında değişen bir süre. Yanınıza 20 kilo kişisel eşyanız ve 20 dolar karşılığı Türk lirası haricinde hiçbirşey alamıyorsunuz. Banka hesaplarınıza hemen bloke konuyor. Gayrimenkulleriniz üzerinede tedbir. Rahmetli babanızdan kalma ikonanıza bile izin verilmiyor. Halı çıkaramıyorsunuz mesela. Gümrükte dişleriniz kontrol ediliyor, altın dişiniz varmı diye.  Saatlerce ayakta bekletiliyorsunuz. Oturmanıza ve tuvalete gitmenize dahi izin yok.
Ayrıca 1964 Rum Tehciri sadece hakkında sürgün kararı çıkan 13bin kişiyi mağdur etmiyor. Evlilikler, çocuklar, akrabalık ilişkileri veya sürgün mağdurlarının bakmakla yükümlü oldukları yaşlılar var. Siz Yunan tebaasından bir Rum olabilirsiniz ama eşiniz Türk tebaasından. Üç de çocuğunuz var. Yaşlı anne ve babanız ya da eşinizin yaşlı anne ve babası var. Ailelerin bölünmemesi uğruna Türk tebaasına mensup Rumlarda sürgün mağdurlarıyla beraber ya da arkalarından göç etmek durumunda kalıyor Yunanistan’a. Sayı bir anda 45 bine yaklaşıyor. Yani bir yıl içinde 45bin insan, hiç alakaları ve bilgilerinin olmadığı zararlı faaliyetlerinden dolayı bir anda sınır dışı ediliyor.
Projemiz kapsamında Atina’da yaptığımız saha çalışmasında sürgün mağdurlarının anlattıkları bunlar. Birebir yaşamışlar. Gerçekten insan onuruna dokunan ve dinleyenlerin gözlerini dolu dolu yapan haller. Yaşanan kırgınlıklar ve acılar ise bence tarif bile edilemez. Bir de İstanbul özlemi.

1964 Rum Tehciri’nde Ne Oldu?

1930 yılında dönemin Türkiye ve Yunanistan başbakanları İsmet İnönü ve Elefterios Venizelos arasında imzalanan “Türkiye ile Yunanistan Arasında İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” uyarınca, her iki ülkenin vatandaşları diğer ülkeyeserbestçe girebilecekler, seyahat ve ikamet edebilecekler, yerleşebilecekler ve ticaret yapabileceklerdi.
1960’larda yükselen Kıbrıs sorunuyla birlikte Türkiye siyaseti ve medyasının nefret odağı İstanbullu Rumlara çevrildi. Medya, düzenli olarak İstanbullu Rumları, Kıbrıslı Rumlara para desteğinde bulunduğunu ve faaliyetlerine destek olduğunu dair haberler yapmaktaydı.Hükümetin de Rumları rehine olarak gören siyaseti‘Rum karşıtı’ atmosferin yükselmesine sebep oldu.
Türkiye, İsmet İnönü liderliğindeki hükümetin kararıyla 16 Mart 1964 günü sözü edilen anlaşmayı tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Bu iptal, 1944’ün 15 Mart’ında kaldırılan Varlık Vergisi’nin adeta bir devamı işlevi görecekti. Anlaşmanın iptali bahane edilerek, Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmesine bu tarihten 9 gün sonra karar verildi. Dönemin basınına göre, bu iş adamları, Türkiye’nin o dönemdeki dış ticaret hacmi 343 milyon lirayken, 500 milyon liralık döviz kaçakçılığı yaparak, Kıbrıslı Rumlara yardım etmişlerdi.İşadamlarına 15 gün içinde işlerini tasfiye etmeleri bildirilir. Türk bankalarındaki hesapları bloke edilir ve gayrimenkullerine el konulur. Sürülen Yunan uyruklu Rumların yanlarına sadece 20 kiloyu aşmayacak bir bavul ve 200 Türk lirası (o dönem yaklaşık 20 dolar) almalarına izin verilir.
Yaşı 70’in üzerinde olanlar, engelliler ve hastaların da bulunduğusürgün edilenlerin sayısı Ağustos ayında 6 bin 500’e, Eylül sonunda ise yaklaşık 12 bine ulaşır.  Sürecin sonunda, evlilik ve akrabalık bağları ile Türkiye’ye karşı duydukları güvensizlik sebebiyle Türkiye’den ayrılan Rumların sayısı 45 bine ulaşır. Cumhuriyet sonrası, azınlıklara karşı devam eden baskı ortamında, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül gibi zulüm politikalarına maruz kalmalarına rağmen Türkiye’deki sayılarını önemli ölçüde koruyan Rumlar için 1964 Tehciri adeta ‘altın vuruş’tur. Bu tarihten sonra Türkiye’deki Rum nüfusu hızla azalmaya başlar. CHP’nin azınlıklardan sorumlu 9. dairesinin Rumlara ilişkin İstanbul’un 500. fetih yıldönümünde, tek bir Rumsuz İstanbul kararı, biraz gecikmiş olsa da böylece gerçekleşmiş oldu.