Saturday, June 14, 2014

Konca Kuriş

Adını ve yüzünü hatırlıyorum. Kimimiz ne adını biliyor ne yüzünü hatırlıyor. Bazı isimler var, çocukluğumun silik haberlerinden aklımda kalan. Konca Kuriş bu isimlerden biri ve geçenlerde durup dururken yine aklıma geldi. Sanki bir yazı borcum varmış gibi hissediyorum. Daha önce Soner Yalçın yazmış, yazacağım her şeyi ve fazlasını yazmış, ama dedim ya, borcum var sanki..

Konca Kuriş, genç bir kadın. Eğitim hayatını yarıda bırakıp evlenmeyi seçmiş. Eşinin ailesinin 'rica'sı ile başını kapatıyor. O dönemde komşularından dolayı Hizbullah ile tanışıyor. Hizbullah'ın çalışmalarına dahil oluyor. Hizbullah'la ilişkileri ileri seviyelere geldiğinde, çarşafa girmesi isteniyor. Kuriş, bunu sorgularken İktibas Dergisi ile tanışıyor. Bu tanışıklığın ardından kararını verip çarşafı reddedip Hizbullah'tan ayrılıyor.

Kendini geliştiriyordu. Makaleler, yazılar okuyor, yeni sorularına yeni cevaplar buluyordu. Sosyalist teyzesi ile Mersin'de Bağımsız Kadınlar Derneği'ni kurdu. Artık feminizme yakındı ve İslam'da kadının yerini sorguluyordu. Bu sorgulamalar ile basın kendine yeni bir malzeme bulmuş oldu. Daha önce başka başka erkek isimlerin de dile getirdiği düşünceleri vardı ve bu düşünceleri Kuriş de dile getiriyordu ama basın için o bir kadındı, üstelik baş örtülü bir kadındı. 

"İslam'da kadına baş örtüsü zorunluluğu yoktur. Cuma ve cenaze namazları kadın erkek birlikte kılınabilir. Kuran'da erkekler daha üstün olarak anlatılmamıştır. İbadet kendi dilinde de yapılır. Regl dönemlerinde de ibadete devam edilebilir." gibi daha önce başka isimlerden de duyduğumuz söylemleri var. Kaldı ki, ilk kez duyuyor olsak bile...

Konca, hem çalışıyor hem de çocuklarına bakıyordu. Ticaretle uğraşan sosyal bir kadındı. Buna benzer özellikleri de onu farklı kılıyordu. 

16 Temmuz 1998 tarihinde eşiyle eve geldiğinde evin önünden kaçırıldı. Herkes seferber oldu ancak bulunamadı.

17 Ocak 2000 tarihinde yakalanan bir Hizbullah üyesinin itirafları sayesinde Kuriş'e dair ilk bilgiler edinildi. Kaçırıldıktan sonra 10 gün Mersin'de bir örgüt evinde hapsedilen Kuriş, daha sonra bir televizyon kutusuna konularak Konya'da yeni kiralanan bir örgüt evine götürüldü. Polisin daha önceki operasyonlardan aldığı ilhamla baskın yaptığı bir eve. Ancak evde çarşaflı bir kadın ve çocuklar görünce polis bu insanlar terörist olamaz diye düşünerek evden çıkıp gitti. O gün, Konca hayatta mıydı bilinmiyor. 
22 Ocak 2000 tarihinde ulaşıldı Kuriş'in cesedine. Ailesi tanımakta zorlansa da sonunda cesedin Kuriş'e ait olduğu öğrenildi. 8 ay önce öldürüldüğü tespit edildi. Aynı gün başka başka cesetlere de ulaşıldı. Çok sayıda kişi kayıptı. 

38 gün sorgulandı, polislerin izleyemediği işkencelerden geçti Kuriş. 38 gün boyunca sürekli düşüncelerinin doğruluğunu anlatmaya çalıştı. Bu sorgular örgüt tarafından kaydedildi. 
“İslam düşmanı ve laik-feminist Konca Kuriş, Allah ve Kuran-ı Kerim karşıtı fiilleri ve söylemleri nedeniyle, Hizbullah savaşçıları tarafından kaçırılarak üslerimizde sorgulanmıştır. Dinsiz-laik TC'nin resmi din söylemleri ile talimatları paralelinde hareket eden ve Siyonistlerce de kullanılan Konca Kuriş, Müslümanları şüpheye sevk edecek fiiliyatlara giriştiği için şeri hükümler gereği cezalandırılmıştır.”
 Hizbullah İcra Şurası ne menem bir şeyse, kararı vermişti. Selçuk Üniversitesi İnşaat Fakültesi öğrencisi Edip, şükür namazı kılıyor ve Kuriş'i boğarak öldürüyor. 

Konca Kuriş'in vasiyeti, cenazesinin kadınlar tarafından kaldırılması idi. Ancak bu, kayınpederi ve imam tarafından engellendi. +Kaynak

Konca Kuriş elimde delillerim olmasa da, Mersin'de bir seks işçisini intihardan kurtarmış, kadın sığınma evlerine yardım eden bir kadındı. Sıcak ve samimiydi, cesurdu, özgürdü. 

Ne oldu biliyor musunuz? 2011 yılında Hizbullah üyeleri serbest bırakıldı. 188 cinayetten sorumlu 'insan'lar serbest bırakıldı. Dava 10 yılda bitirilemediği için salıverildiler. 
Aralarında islamcı yazar Konca Kuriş’in de bulunduğu, çoğu domuz bağıyla öldürülmüş 188 cinayetten sorumlu tutulan Hizbullah ana davası sanıklarının tahliyesine, davanın 10 yılda bitirilememesi yol açtı. Yargıtay, CMK 102‘nin yürürlüğe gireceğini bildiği halde davayı değil, tutuklulukları görüştü.
Türkiye, 2000’li yıllara, Hizbullah vahşetinin etkisi altında girdi. Örgütün lideri Hüseyin Velioğlu’nun İstanbul’daki bir evde çatışma sonucunda öldürülmesi, Edip Gümüş ve Cemal Tutar’ın aynı çatışmada sağ olarak yakalanması, polisin örgütün yıllarca ele geçirilemeyen şifrelerine ulaşmasını sağladı. Bu şifreler, örgütün lider kadrosunun yakalanmasına, bu isimlerin verdikleri ifadeler doğrultusunda domuz bağı yapılarak gömülmüş cesetlerin beton altından çıkartılmasına kadar uzanan operasyon sürecini başlattı. Önce Üsküdar’daki bir evden domuz bağı yapılarak gömülmüş 10 ceset çıkarıldı. Çıkarılan cesetlerden birinin kafatasında beton çivisi bulunduğu, bazı cesetlerin de kol ve bacaklarının kırıldığı ve kesildiği, maktüllerin işkenceye maruz kaldıkları anlaşıldı.
KURİŞ’İN CESEDİ İslamcı yazar Konca Kuriş ve Malki cinayeti davası sanığı Mehmet Sümbül’ün sorgulanıp öldürüldüğü de bu operasyonlarda bulunan kasetlerle anlaşıldı. Emniyet sorgusunda, Kuriş’in Konya’da öldürüldüğü evin adresini verdiği iddia edilen Gümüş’ün beyanları, Mersin’deki evinin önünden kaçırıldıktan sonra bulunamayan Kuriş’in cesedinin bulunmasını sağladı. Adana’da, Beylerbeyi, Kirazlıtepe’de, Ankara’da art arda domuz bağı yapılmış, bir bölümü teşhis bile edilemeyen cesetler bulundu. Örgütün arşivleri de aralarında eski DEP milletvekili Mehmet Sincan’ın da bulunduğu Güneydoğu’daki faili meçhul cinayetlerin Hizbullah’ın eylemleri olduğunu ortaya koydu.
ANA DOSYA DİYARBAKIR’DA Türkiye genelindeki eylemleri nedeniyle, farklı illerde farklı davalar açılırken, Hizbullah ana dosyası Diyarbakır’a gönderildi. Velioğlu’ndan sonra örgütün en üst düzey isimleri olan Edip Gümüş ve Cemal Tutar’ın isimleri de bu dosyada yer aldı. 188 cinayetten sorumlu tutulan Hizbullah terör örgütünün ana davası, 15 sanıklı olarak 10 Temmuz 2000’de Diyarbakır DGM’de başladı.
İddianamede sanıklar Edip Gümüş, Cemal Tutar, Fuat Balca 28, Mehmet Feysel Bozkuş 16, Abdülkerim Kaya 15, Mehmet Varol 13, Mustafa İpek 10, Mahmut Demir 26, Kemal Gülşen 16, Yunus Avcı 11, Sinan Yakut 16 eylemden sorumlu tutuluyordu. Zamanla, açılan ek davalarla, sanık sayısı 31’e çıktı.
DGM’lerin kapatılmasından sonra dava özel yetkili Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Davanın ilk aşaması, 2-3 ayda bir yapılan duruşmalar, savunmaların hazırlanması için aylarca süre istenmesi, adli tıp raporlarının birkaç yılda gönderilmesi, sonradan yakalanan sanıkların savunmalarının geç alınması, mahkemeler arası yazışmalar gibi nedenlerle, 8 yılda, ancak mütaala aşamasına geldi. Savcılık, Mayıs 2008’de 18 sanık için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi. Karar ise mütaaladan 1.5 yıl sonra verildi.
İYİ HAL İNDİRİMİ Önceki gün tahliye edilen isimlerden Cemal Tutar, esas hakkındaki savunmasında, Hizbullah cemaatinin gayretleri ve Allah’ın yardımı ile 90’lı yıllarda Güneydoğu halkının özüne döndüğünü vurguladı. Hizbullah’ın iki durumda cihada başvurduğunu belirten Tutar, “Birincisi İslami çalışmaları engellemek isteyenlere ve ikincisi cana, mala, namusa saldırı düzenleyenlere karşı. Evet, biz şeriatçıyız ve hiçbir şeyi zorla yaptırmıyoruz. Biz Allah’ın kitabına ve Hz. Muhammed’in sünnetine göre hareket ediyoruz” dedi. Mahkeme, 57. duruşma sonunda 30 Aralık 2009’da 16 sanığa müebbet hapis cezası verdi.
Mahkeme, bu cezayı belirlerken, örgüt lideri konumundaki sanıkların cezasında iyi hal indirimi yaptı. Mahkeme, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarını bu yolla müebbete çevirdi. Böylece, ömür boyu cezaevinde kalması gereken sanıkların, 30 yıl sonra tahliye umudu doğdu.
179 DOSYA GÖRÜŞÜLMEDİ Yargıtay Başsavcılığı, gerekçeli kararı Mart 2010’da tamamlanarak Yargıtay’a gönderilen kararla ilgili tebliğnamesinde, cezaların onanmasını istedi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise 9 ay sonra, 31 Aralık 2010’da, tutukluluk süresini azami 10 yılla sınırlayan yasanın yürürlüğe gireceğini bilmesine rağmen, 9 ay boyunca dosyayı görüşmedi. Yargıtay, Hizbullah dosyası ile birlikte, benzer durumdaki 179 dosyayı da geçen sürede sonuca bağlamadı. Bu durum, tepki çeken tahliyelere zemin oluşturdu.
2008’de bir kez CMK’nın 102. maddesinin yürürlük tarihini erteleyen Adalet Bakanlığı ve hükümet de bu süreçte, tutuklu dosyalarının görüşülmemiş olmasına rağmen, yargıyı uyarıcı bir ikinci ertelemeye gitmedi.
9. Ceza Dairesi, önceki gün, dava ile ilgili tüm süreçler tamamlanmış olmasına rağmen davayı değil, tutukluluk durumunu görüştü. Davayı görüşüp onama kararı vermesi halinde, sanıkların hiçbiri serbest kalamayacaktı. Ancak 10 yıldan fazla süreyle tutuklu bulunan 10 sanık, 102. maddeye göre durumlarının değerlendirilmesi sonucu serbest kaldı. Yargıtay, temyiz incelemesini ise muhtemelen birkaç ay içinde yapacak. Bu durumda, cezalar onanırsa, sanıkların yeniden bulunup cezaevine konulması gerekecek. Kaynak: Posta Milliyet Vatan
2011'de Hizbullah'ın açıklamalarını içeren CNN Türk haberi için: Haber 
CNN Türk'ün Hizbullah dosyasından: 1, 2, 3, 4

Sözlüklerde okuduğum bazı yorumlarda birkaç ortak isyan var. Neden sesi çıkmıyor dindar kesimin diye. Neden çıkmıyor, onların yazılarını da okuduğum için söyleyeyim. Onlar, bu işin derin devlet tarafından İslam'ı karalamak için yapıldığını düşünüyor. Bu konudan bahsetmenin de derin devletin ya da bazılarına göre laikliği savunan kesimin ekmeğine yağ sürmek olacağını düşünüyorlar. Yazılanlardan öğrendiğim budur. 
Ben bunları yazarken aklımda sadece Konca Kuriş'in bunu okuyacak artık yetişkin olmuş evlatları var. Okuyorsanız eğer, hepinizden özür dilerim. Kendimi sizin yerinize koyamam elbette ama bunun için çalıştım. Sizi üzmek değil amacım. Hatırlanmalı, unutulmamalı. Bir daha olmaması için. Bir daha insanlar düşünceleri yüzünden öldürülmesin, hayatlar yarım kalmasın diye. Beni affedin, gerçekten size tekrar yaşattığım için çok üzgünüm.

Geride çocuklar var, düşünceler var, koca bir hayatın yaşanması gereken kalanı var.

Bu yazıları, altına bunları yapanları aşağılayan, küfür dolu yorumlar yazılsın diye yazmıyorum. Bu yazıları geçmişi unutmayalım, güllük gülistan bir hayat yaşadığımız sanılmasın diye, henüz ülkenin birçok kesiminin çok farklı olduğunu görmemiz için, gözlerimizi açmamız için yazıyorum. Yapılacak çok iş var. Sevgiden başlayacağız. Öğretmenleri eğiterek başlayacağız. Sevginin matematikten daha önemli olduğunu bileceğiz, göreceğiz, anlatacağız. Kimsenin İnşaat Fakülteli Edip olmaması için.. 

Bir sürü bilinmeyeni vardır bu örgütün ve yaptıklarının hatta örgüte yapılan ve yaptırılanların. Ne zaman gizem üzerinden kalkar bilinmez. Bu ülkede kimsenin açıklayamadığı nice olaydan biridir. Kötüdür bu da, çok kötüdür.

Şöyle bir şey de var: 
Konya'da Konca Kuriş'in cesedinin bulunduğu villa bugün engellilere hizmet eden bir rehabilitasyon merkezi. +Kaynak
Şöyle müthiş bir şey daha var: Youtube

+ olarak, daha ayrıntılı bilgi edinmek için okunmalı:
Ekşi'den
Ekşi'den: Burada verilen linke tıklar ve çıkan yazıda kuriş araması yaparsanız ekşi'deki alıntının devamına da ulaşabilirsiniz.
TBMM üzerine gitsin
Yargı ve hükümet arasında çekişme
Türbanıyla
Ben Nilüfer Kızı Konca
Balçiçek İlter'den
Bir Kadını Anımsamak
Cüneyt Özdemir'den
Kaybolan Kardeşin Peşinde
Hizbullah Evi: Youtube
Habertürk'ten Hizbullah Manifestosu Üzerine
Hizbullah Üniversitede
Basının birilerini işaret etme yöntemine örnek olması açısından: Rabia Kazan haberi

* Ulusal basının hiçbir haberine tamamen inanmanın mümkün olmadığı günlerden geçiyoruz. Bu nedenle basında çıkan tüm haberlere de sadece vicdanınızla yaklaşmanızı önerebilirim. Hiçbiri tamamen doğru olmayabilir. Doğru olan kısım Konca Kuriş adında özgür ve genele göre farklı düşünceleri olan bir kadının, düşünceleri yüzünden öldürüldüğüdür. Konca'yı öldüren karanlık düşüncelerdir, aydınlanmamış vicdanlardır, kara kalplerdir. İnsanlığın mücadelesi sevgisizlikle sevgi için olmalıdır. A kişisi, B örgütünden ziyade genele odaklanmalı. 
 
Pippi Hasmet

Friday, June 13, 2014

Cihatçıların Keseb saldırısına dair özel görüntüler: Saldırı Türkiye üzerinden, gözetim jandarmadan

Keseb’e saldırı Türkiye topraklarından, jandarma gözetimi altında düzenlendi. Bazı cihatçılar Yayladığı Sınır Kapısı’ndan ve tel örgülü bölgeden ellerini kollarını sallayarak geçerken, bazıları da jandarma denetimindeki bölgede saldırıyı takip ediyordu. Keseb saldırısında Türkiye desteğinin boyutunu ortaya koyan görüntülere Sendika.Org ulaştı. IŞİD’in güney komşumuz olmasına şaşıranlar için gelsin
Bahar aylarında Antakya’da, Yayladağı’nın ilçe merkezinde ve köylerinde bir dizi görüşme ve röportaj yaparak cihatçı çetelerin bölgedeki varlığı, gündelik hayat üzerindeki etkileri ve Türkiye’nin destek ve gözetiminde düzenledikleri saldırılara ilişkin bir dosya hazırladık.
Dosyamıza ilk olarak 21 Mart 2014’te cihatçı çetelerin, TSK denetimindeki alanlarda “güvenlik güçleri” gözetiminde Türkiye sınırından geçerek Suriye’deki Ermeni kasabası Keseb’e düzenledikleri saldırının ilk kez Çapul TV’de yayımlanan görüntüleriyle başlıyoruz.
Bu görüntülere kadar 21 Mart 2014 Keseb saldırısının “Türkiye’nin Yayladağı Sınır Kapısı’ndan ellerini kollarını sallayarak geçen cihatçıların kısa süreli çatışmaların ardından Keseb Sınır Kapısı’nı ele geçirdiler” kısmını biliyorduk. (Bkz. http://www.sendika.org/2014/03/keseb-saldirisi-ve-sonrasinda-neler-yasandi/)
Ayrıca Keseb saldırısına dair belgelenemese de dile getirilen bir iddia da, cihatçıların Türkiye-Suriye sınırının ormanlık kısmındaki tel örgüleri keserek Keseb’e girdikleriydi.
turkiye-suriye-keseb-tel-orgu
Bu tel örgüleri aşan cihatçılar Suriye’nin Keseb sınır karakoluna saldırdı
Saldırıya ilişkin yeni görüntülere ulaştık. Bu görüntüler cihatçıların sınır kapısı dışında tel örgülü sınır bölgesinden de geçtiğini ortaya koyuyor. Yayladağı Sınır Kapısı’na kuş uçuşu yaklaşık 5 km uzaklıktaki Çandır Köyü’nden çekilen görüntülerde 21 Mart’ta sabahın erken saatlerinde Türkiye topraklarından Keseb’e saldıran cihatçı çeteler, yoğun silah sesleri ve top atışları altında 0 noktasındaki Keseb sınır karakolunu ele geçiriyor, karakolda bulunan Suriye bayrağını indiriyor.
Günün ilerleyen saatlerinde, Türkiye sınırları içindeki Keldağı askeri üssüne giden dağ yolundaki hakim bir tepeye gelen cihatçılar, buradan Keseb saldırısını dürbünle takip ediyor. O saatlerde jandarma yol yapım çalışması yapan inşaat işçilerini bölgeden uzaklaştırmış, köylülere de yolda geçiş izni vermemişti. Cihatçılar böylece Keseb saldırısını jandarma gözetimi altında rahatsız edilmeden izlemiş ve belki de buradan yönetmişti.
Türkiye askerleri Çandır Köyü girişinde kimlik kontrolü yapıyor (Can Hasasu/El Cezire Türk)
Türkiye askerleri Çandır Köyü girişinde kimlik kontrolü yapıyor (Can Hasasu/El Cezire Türk)
Geçen yıl başlayan Keldağı’ndaki füze sistemi barındıran askeri üs inşaatı, Suriye’nin hava gücüne karşı ‘önlem’ olarak oluşturulmuş ve bölge TSK’nın sıkı denetimi altına alınmıştı.
Jandarma cihatçıların karşı yakadaki saldırılarını “gözlediği” bu yol üzerinde, Türkiye yurttaşlarının uzun süre beklemesine ya da fotoğraf çekmesine müsaade etmiyor. Bu da cihatçılara tanınan ayrıcalığın nedenleri üzerine akla soru işaretleri getiriyor.
keldagi-askeri-us
Keldağı’na kurulan askeri üs
Sendika org

Wednesday, June 11, 2014

Sarı Kehribar

Yazar : MEHMET YAŞIN


Sarı Kehribar Soydaşınız Balık Burcu, Sınırdışı Saatler adlı romanlarıyla da tanınan şair Mehmet Yaşın’ın yeni romanı Sarı Kehribar Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.
Sarı Kehribar, Kıbrıslı bir ailenin arşivindeki fotoğraflarla dile gelen, çokkültürlü, çokdilli, çokzamanlı, çokmekânlı sinematografik bir roman. Mehmet Yaşın, polisiye romanlara özgü bir girişten sonra okurunu tarihin ve kültürün kollarına bırakıyor; gerçekle kurmaca arasındaki serbest bölgede dolaştırıyor. Okur, fotoğraflı bir dil cümbüşü ile kişiler, olaylar ve zamanlar arasında geçişler yapıyor. Bir anlamda geçmiş zaman peşinde koşarken dilin gayya kuyusunda buluyor kendini. Sarı Kehribar bellekle ve belgelerle kurulmuş çoksesli, senfonik bir müze-roman.

Sarı Kehribar, yazarın, zaman ve mekân ölçeğinde geçmişe bir hafıza yolcuğu... Farklı kültürel köklere kadar, tarihi siyasal boyutlar eşliğinde gidilir. Anlatılan hikâye ise bununla kesişir. Çıkış noktası olan kaza bütün bu yolculuk için sürükleyici bir başlangıç teşkil eder. Arisi’in kullandığı araba Lefkoşa’daki Mnemosyne Nehri’ne yuvarlanır. Yanındaki arkadaşı boğulur. Ancak nehirde cesedi bulunamaz. Sonradan boğulmayıp tuhaf bir biçimde kurtulduğu anlaşılır. Romanın sonuna kadar adı belirtilmeyen bu ‘Arkadaşın’ hayal mi, hayalet mi, gerçek mi olduğu tereddüt yaratır. İşinin yazarlık olduğu anlaşın bu belirsiz kişi (Arkadaş) otobiyografik imalar taşır. Aris’in ve ‘Arkadaşın’ yakın arkadaşı Rachel, bunun bir trafik kazası değil, Kıbrıs sularında petrol ve doğalgaz aranmasıyla bağlantılı bir suikast olduğu kanısındadır. Doğalgaz arandığını kamufle etmek için Platon’un sözünü ettiği batık Atlantis’in arandığı söylenmektedir. O arada birçok entrika döner, iç içe anlatılarla kaybolmuş hayatların dünyası şekillenir ve suikast şüphelileri listesi de değişir. Polisiye filmleri andıran bir trafik kazası etrafında başlayan araştırma, okuru, sağlam kurgulanmış ve Türk romanı bakımından orijinal karakterlerin dünyasına götürüyor.

Arkeolojik kazıyı andıran alt metinlerle bir ülkenin, bölgenin tarihsel ve toplumsal dönüşümünün hikâyesi ortaya çıkıyor. Bireylerin fotoğraflı otobiyografik tarihi üzerinden, Osmanlı ve Levant dünyasının Türk edebiyatında örneğine rastlanmayan resimli tarihine bir belgesel filmi andırır biçimde geçiş yapılıyor. Sinematografik unsuru öne çıkaran görsellik ve üslup bütün kitaba yayılmış. Roman sanatının yeniden tanımlandığı, konumlandığı, kurgulandığı, kendi hakkında daha çok soru sormaya başladığı bir çağda romanın görsel olarak da yeni arayışlara girmesi kaçınılmaz. Özellikle otobiyografik, deneysel, belgesel niteliklere sahip bir romanda görsellik yepyeni bir katman olarak anlatıma eklenecektir. Çok kültürlü, çok dilli, çok karakterli, çok zaman ve mekânlı bir roman olan Sarı Kehribar’da “roman”ın kendisi, bir ortam oluyor ve kendi içerisinde yenilikçi deneysel bir dil yaratıyor.

Kitap Hakkında

Yazar : MEHMET YAŞIN

Sayfa Sayısı : 408
Yayın Evi : YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINLARI

Tür : Roman

Monday, June 9, 2014

Vatanseverlik, Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit – Emma Goldman(1911)

 
Vatanseverlik nedir? 
Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen “gözümüzün nuru mu”? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi? Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir? Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?
Eğer vatanseverlik bu ise, bugün pek az Amerikalı’yı vatansever olarak adlandırabiliriz; çünkü, oyun mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür. Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır. Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.
O halde, nedir vatanseverlik? “Vatansever, efendim, adi ve alçakların son sığınağıdır,” demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük milliyetçilik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, kıyafet ve ev yapımından çok insan öldürmek için daha iyi ekipmanı bulunan bir iş; averaj çalışan adamınkinden daha üstün kârları ve zaferleri garantileyen bir iş.
Diğer bir anti-vatansever olan Gustave Herve de vatanseverliği din kurumundan daha incitici, vahşi ve insanlık dışı bir boş inan olarak tanımlar. İnsanın doğal fenomeni tanımlamadaki beceriksizliğinden kaynaklanan dini bir boş inan. İlkel insan fırtınayı duyduğunda ya da şimşek çaktığını gördüğünde, her ikisini de açıklayamazdı ve bu yüzden de bu olayların ardında kendisinden daha üstün bir güç olduğu sonucuna varırdı. Benzer şekilde yağmurda ve doğadaki çeşitli değişiklerde de doğaüstü bir güç görürdü. Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inandır; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan boş bir inan.
Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir. Açıklayayım. Vatanseverlik dünyamızın her biri demir paamaklıklarla çevrili küçük noktalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel noktalarda doğma şansına sahip olanlar  herhangi bir diğer noktada ikâmet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş noktada yaşayanların, üstünlüklerini diğerlerine göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.
Diğer yerlerde yaşayanlar ise, bebekliklerinden ya da çocukluklarından itibaren beyinlerini Almanlar, Fransızlar ya da İtalyanlar’ın kan dolu hikâyeleriyle doldururlar. Çocuk yetişkinliğe eriştiğinde, kendisinin Tanrı tarafından ülkesini tüm yabancıların saldırı ya da istilâlarına karşı savunmak amacıyla seçilmiş olduğu düşüncesiyle doldurulmuş olur. Bu yüzdendir ki bizler daha üstün bir ordu ve donanma, savaş gücü ve cephane için haykırmaktayız.  Bu yüzdendir ki Amerika kısa bir zaman içerisinde ordusu için dört yüz milyon dolar harcayabilmektedir. Bir düşünün: İnsanların üretiminden çalınmış dört yüz milyon dolar. Elbette ki vatanseverlik oyununa katılanlar, zenginler değildir. Onlar her yerde kendilerini evlerinde hissedebilen kozmopolitanlardır. Biz Amerika’da bu gerçekliğin farkındayız. Bizim zengin Amerikalılarımız Fransa’da Fransız, Almanya’da Alman ya da İngiltere’de İngilizler değiller mi? Bir kozmopolitan gururu içerisinde, Amerikalı fabrika çocukları ya da köleler tarafından üretilen parayı boşuna harcayanlar da onlar değil mi? Evet, onların vatanseverliği Roosvelt’in insanlarının adına yaptığı gibi, bir talihsizlikle karşı karşıya kaldığında ya da Sergius Rus devrimcileri tarafından cezalandırıldığında, Rus Çarı gibi bir despota baş üzüntülerini iletebilecek mesajların yollanmasını mümkün kılan bir vatanseverliktir.
Bu, Meksika’da binlerce insanı öldüren baş katil Diaz’ı destekleyebilecek ya da Meksikalı devrimcilerin Amerika topraklarında tutuklanarak, Amerikan hapishanelerinde hiçbir geçerli sebep olmadan mahkum edilmelerini onaylayacak bir vatanseverliktir.
Ama vatanseverlik refah ve gücü temsil edenler için değildir. İnsanlar için yeterince iyidir bu. Voltaire’in en yakın arkadaşlarından olan ve şu sözleri söylemiş olan Büyük Frederick’in tarihi zaferini anımsatıyor bu bizlere: “Din bir sahtekârlıktır ama toplumlar için ayakta tutulmalıdır.”
Bu tür bir vatanseverlik de oldukça fazla para gerektiren bir kurumdur; aşağıdaki istatistikleri okuduktan sonra hiç kimse bundan şüphe duymayacaktır. Yüzyılın son çeyreğinde, dünyada lider ordu ve donanmalar için yapılan harcamalardaki progresif artış, her duyarlı öğrenci için ekonomik kaygılar yaratacak derecede somut bir gerçekliktir. 1881′den 1905′e kadarki zamanı beş yıllık periyodlara bölerek ve güçlü devletlerin bu sürecin başlangıç ve bitiş noktalarındaki harcamalarını belirterek kısaca özetlenebilir bu durum. Belirtilen ilk ve son harcama giderlerinde göre bu süreç içerisinde İngiltere’nin harcamaları 2,101,848,936$’dan 4,143,226,885$’a, Fransa’nınkiler 3,324,500,000$’dan 3,455,109,900$’a, Almanya’nınkiler 725,000,200$’dan 2,700,375,600$’a, ABD’ninkiler 1,275,500,750$’dan 2,650,900,450$’a, Rusya’nınkiler 1,900,975,500$’dan 5,250,445,100$’a,  İtalya’nınkiler 1,600,975,750$’dan 1,755,500,100$’a ve Japonya’nın ki 182,900,500$’dan 700,925,475$’a çıkmıştır.
Belirtilen her ülkenin askeri harcamaları, her beş yıllık periyod içerisinde artış göstermiştir. 1881′den 1905′e kadarki dönemde İngiltere’nin ordusuna yaptığı harcamalar dört katına, ABD’ninkiler üç katına, Rusya’nınkiler iki katına çıkmış; Almanya’nın harcamaları %35 oranında, Fransa’nınkiler %15 oranında ve Japonya’nınkiler de yaklaşık %500 oranında artmıştır. Eğer bu ülkelerin yirmi beş yıllık süreç içerisindeki tüm harcamalarını, ordularına yaptıkları harcamalarla karşılaştıracak olursak aşağıdaki sonuçları elde ederiz:
İngiltere’de %20′den %37′ye, ABD’de %15′den %23′e, Fransa’da %16′dan %18′e, İtalya’da %12′den %15′e, Japonya’da %12′den %14′e. Diğer taraftan Almanya’daki oranın %58′den %25′e düşmüş olması da ilginçtir; bu düşüşün sebebi diğer amaçlar için imparatorluk harcamalarında büyük artışlar yapılmış olmasıdır. 1901′den 1905′e kadar olan dönemde yapılan askeri harcamaların takip eden beş yıllık süreçlerdeki harcamalardan daha yüksek olduğu da başka bir gerçekliktir. İstatistikler, oranda askeri harcamaları en yüksek olan ülkelerin sırasıyla İngiltere, ABD, Japonya, Fransa ve İtalya olduğunu göstermektedir.
Donanmalar için yapılan harcamaların göstergeleri de inanılmaz boyutlardadır. 1905′le sonlanan yirmi beş yıllık süreçte, ülkelerin donanmaya yaptıkları harcamalar şöyle bir artış göstermiştir: İngiltere %300, Fransa %60, Almanya %600, ABD %525, Rusya %300, İtalya %250 ve Japonya %700. İngiltere bir istisna olmak üzere, ABD diğer tüm ülkelerden daha çok donanma harcaması yapmaktadır ve bu harcamaların oranı tüm ulusal harcamalarda da diğer güçlerinkilerden fazladır. 1881′den 1885′e kadarki süreçte, ABD’nin donanma için yaptığı harcama ülke için yapılan bütün harcamalarda her 100$’da 6,20$ gibi makul bir orandı; sonraki beş yıllık süreçte bu rakam 6,60$’a yükseldi, bir sonraki beş yılda 8,10$’a ve bir sonrakinde ise 16,40$’a erişti. İlerideki beş yıllık süreçlerde bu oranın artacağı da açıkça görülmektedir.
Askeri harcamalardaki artış, nüfus üzerinde kişi başına düşen vergi şeklinde açıklanarak da gösterilebilir. Burada verilen karşılaştırmadaki ilk beş yıldan son beş yıla kadar olan süreç içerisinde şöyle bir artış gözlenmiştir: İngiltere’de 18.47$’dan 52.50$’a; Fransa’da 19.66$’dan 23.62$’a; Almanya’da 10.17$’dan 15.51$’a; ABD’de 5.62$’dan 13.64$’e; Rusya’da 6.14$’dan 8.37$’a; İtalya’da 9.59$’dan 11.24$’a ve Japonya’da  86 cent’ten  3.11$’a.
Kişi başına düşen bu vergi tahmini ile militarizmin ekonomik yükünün kabul edilebilirliği arasında bir bağlantı vardır. Elimizdeki verilere dayanarak elde ettiğimiz yadsınamaz sonuç, ordu ve donanmalar için giderek artan harcamaların istatistiklerde adı geçen ülkelerdeki nüfus artışına baskın çıktığıdır. Diğer bir değişle, militarizmden giderek artan beklentilerin devamlılığı, bu ülkelerin hepsini hem insanlar hem de kaynaklar açısından tüketme tehdidini oluşturmaktadır.
Vatanseverlik için gerekli olan bu korkunç kayıp, ortalama bir zekâya sahip olan bir kişiyi bile bu hastalıktan kurtarmaya yeterli olmalıdır. Gene de vatanseverlik daha fazlasını beklemektedir. İnsanlar vatansever olmaya zorlanmaktadır ve bu lüks için de öderler; yalnızca “savunucuları”nı destekleyerek değil, aynı zamanda kendi çocuklarını da kurban ederek. Vatanseverlik bayrağa bağımlılığı gerektirir; ki bu da anneyi, babayı ve kardeşi öldürmeye bile hazır olacak bir itaat anlamına gelmektedir.
Genel kavga, ülkemizi yabancı tehditlerden koruyacak bir orduya gereksinimimiz olduğudur. Ne var ki her entelektüel kadın ve adam bilir ki, aptalları baskı altında tutmak ve korkutmak için var olan bir mittir bu. Bir diğerinin ilgi alanlarını bilen dünya devletleri, birbirlerine saldırmazlar. Uluslararası karmaşaları, savaşlardansa antlaşmalar yoluyla çözmekle kazançlarının daha fazla olacağını öğrenmişlerdir. Gerçekten de Carlyle’ın söylediği gibi, “Savaş, kendi savaşlarını vermeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir köyden ve bir diğerinden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir, onları silahlandırır ve karşılıklı olarak vahşi canavarlar gibi kaybetmelerine izin verirler.”
Her savaşı aynı nedene dayandırmak da fazla bir bilgelik gerektirmez. ABD tarihinde güya olağanüstü ve vatansever bir olay olan İspanya-Amerika savaşını ele alalım. Kalplerimiz gaddar İspanyollar’a karşı nasıl da öfkeyle doluydu! Doğru, bu öfkemiz aniden alevlenmemişti ama. Aylarca devam eden gazete ajitasyonuyla beslenmişti ve bu Butcher Weyler’in birçok Kübalı’yı öldürmesi ve kadınlarına tecavüz etmesinden çok da sonra olmamıştı. Gene de Amerikan Toplumu’nun adaletine dayanarak hiddetlenerek büyümüş, kavga etmeye hazır ve cesurca savaşmaya istekli bir hale gelmişti. Ama sis kalktığında, ölüler gömüldüğünde ve savaşın bedeli insanlara mal ve kiralarda artış olarak geri döndüğünde, vatansever bütünlüğümüzün sarhoşluğundan ayıldığımızda Amerika-İspanya savaşının bedelinin şeker fiyatlarının artması anlamına geldiğini aniden anlayıverdik; daha açık söylemek gerekirse Amerikalılar’ın hayatları, kanı ve parası İspanya hükümeti tarafından tehdit altında bulunan Amerikan kapitalistlerinin ilgilerini korumak amacıyla kullanılmıştı. Bu bir abartma değildir, tam tersine Amerikan hükümetinin Küba işçilerine karşı gösterdikleri tutumla kanıtlanmış gerçeklikler ve figürlere dayanmaktadır. Küba Amerika’nın kıskacı altındayken, Küba’yı özgürleştirmek için yollanan askerlere savaştan kısa bir süre sonra patlak veren puro fabrikalarında çalışan ve grevde olan Kübalı işçileri vurma emri verilmişti.
Bu tür sebeplerle mücadeleyi sürdüren bir tek bizler değiliz. Kan ve gözyaşının akmasına neden olan korkunç Rus-Japon savaşının da önündeki perde kalkmaktadır. Ve bir kez daha görüyoruz ki bu savaşın arkasında da ateşleyici Ticari Gelenek tanrısı var. Rusya-Japonya savaşı sırasında Savaş Bakanı olan Kuropatkin, ticari geleneğin ardındaki gerçek sırrı açığa çıkartmıştır. Kore imtiyazları üzerine para yatırmış olan Çar ve Gran Düka’lar, yalnızca hızlı bir şekilde servet yapabilmek sebebiyle savaşı başlatmıştı.
Barışın en güvenli yolunun güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmak olduğu yolundaki çekişme, en barış yanlısı vatandaşın en ağır silahlarla donanmış vatandaş olduğu iddiası kadar mantıksızdır. Günlük hayattan edindiğimiz deneyimler kanıtlamaktadır ki, silahlı bireyler gücünün denemek konusunda oldukça isteklidir. Bu durum tarihsel olarak, hükümetler için de geçerlidir. Gerçekten de barıştan yana olan ülkeler enerji ve hayatlarını savaş hazırlıklarıyla harcamazlar. Sonuç olarak da barış korunur.
Ne var ki, daha güçlü bir ordu ve donanma oluşturulması yönündeki isteklerin hiçbiri dış tehditlerden kaynaklanmamaktadır. Bu, toplumlarda giderek artan hoşnutsuzluk korkusundan ve işçiler arasındaki uluslararası ruhtan kaynaklanmaktadır. Bu birçok ülkenin Güçlerinin kendini hazırlamakta olduğu düşmanla karşılaşacaktır; bir zamanlar bilinçliliğe uyanan ve diğer tüm dış tehditlerden daha da tehlikeli olacak bir düşman.
Yüzyıllardır toplumları köleleştiren güçler, onların psikolojileri üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmışlardır. Genellikle insanların umutsuzlukları, kederleri ve gözyaşlarının, tıpkı çocuklar gibi küçük bir oyuncakla zevke dönüştürülebileceğini bilirler. Ve o oyuncak ne kadar ihtişamlı bir şekilde giydirilirse, renkleri ne kadar canlı olursa çocuk için de o kadar çekici olacaktır.
Bir ordu ve bir donanma insanların oyuncaklarını temsil eder. Onları daha çarpıcı ve çekici kılmak için, bu oyuncakların sergilenmeleri için yüzlerce ve milyonlarca dolar harcanmaktadır. Birleşik Devletler hükümetinin bir donanma filosunu donatıp Pasifik sahiline, her Amerikalı’nın ABD’nin gurur ve zaferlerini hissetmesi için göndermesindeki amaç da buydu. San Francisco şehri, filonun eğlendirilmesi için yüz bin dolar harcamıştı; Los Angeles altı bin; Seattle ve Tacoma ise yaklaşık yüz bin dolar. Filoyu eğlendirmek için mi dedim? “Cesur oğlanlar” yeterli yemeği bulabilmek için isyan etmek zorundayken, birkaç üst rütbeli subaya içki içirip, yemek yedirmek için. Ülkenin dört bir yanındaki kadın, erkek ve çocukların sokaklarda açlık çektiği; yüzlerce işsiz insanın emeklerini her fiyattan satmaya hazır bir durumda bekledikleri bir zamanda havai fişekler, tiyatro partileri ve toplantılar için tam iki yüz altmış bin dolar harcanmıştı.
İki yüz altmış bin dolar! Böylesine yüklü bir toplamla neler yapılmazdı ki? Ama ekmek yemek yerine, o şehirlerin çocukları filoyu görmeye götürülmüş ve bir gazetenin de yazdığı gibi olay akıllarda şöyle kalmıştı, “bir çocuk için unutulmaz bir anı.”
Gerçekten de hatırlanmak için muhteşem bir şey, değil mi? Uygarlaşmış katliamın infazcıları. Eğer bir çocuğun hafızası bu tür anılarla zehirlenebilirse, insan kardeşliğinin gerçekten anlaşılması umudu ne için var öyleyse?
Biz Amerikalı’lar kendimizi barış sever insanlar olarak tanımlarız. Kan dökülmesinden ve şiddetten nefret ederiz. Gene de uçan makinelerden savunmasız köylülerin üzerlerine dinamit bombaları atabilme olasılığı da bizde haz spazmları yaratır. Ekonomik gereklilikten dolayı, bazı endüstri patronlarını durdurmak için kendi hayatını riske atan herhangi bir kişiyi asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye hazırızdır. Kalplerimiz Amerika’nın dünyanın en güçlü ülkesi olması ve eninde sonunda diğer bütün ülkeler üzerine kendi demir ayaklarını çakacağı düşüncesinin heyecanıyla çarpar.
İşte vatanseverliğin mantığı budur.
Vatanseverliğin ortalama insanlar için doğurduğu korkunç sonuçları göz önüne aldığımızda bile, bunlar vatanseverliğin askerler üzerindeki etkisiyle karşılaştırılamaz; boş bir inançla kandırılmış o zavallı kurban. O ki ülkesinin kurtarıcısı, ulusunun koruyucusu: Onun için vatanseverlik neyi ifade ediyor? Barış zamanında köle gibi itaatkâr bir hayat, kusurlar ve sapıklık; savaşta ise tehlike ve ölüm.
San Francisco’ya kısa bir zaman önce yaptığım eğitim seyahatinde, Körfez ve Golden Gate Parkı’nın en güzel manzarasına sahip olan Presidio’yu ziyaret ettim. Amacı çocuklar için oyun alanları, yorgun şehirliler için bahçeler ve müzik olmalıydı. Aksine çirkin, kasvetli ve barakalarla gri  bir şekilde yapılmıştı. Barakalar; zenginlerin köpeklerini bile gezdirmeyecekleri yerler. Döküntü kulübelerde askerler güdülmekte olan bir sürü gibiydiler. Burada gençlik günlerini harcıyorlar, üstlerinin botlarını ve pirinç düğmelerini parlatıyorlardı. Burada da, sınıflar arasındaki farklılaşmayı gördüm: Özgür bir cumhuriyetin mahkumlar gibi sıraya dizilmiş, önlerinden geçen her üstlerine selam veren kuvvetli oğulları. İnsanlığı küçülten ve üniformayı yücelten Amerikan eşitliği!
Baraka hayatı, cinsel sapıklık gibi farklı eğilimleri de beraberinde getirmektedir. Giderek Avrupa askeri koşullarında ortaya çıkan sonuçları doğurmaktadır. Cinsel psikoloji alanında adı duyulmuş olan yazar Havelock Ellis, bu konu üzerinde kapsamlı bir çalışma yapmıştır. Kitabından bir alıntı yapıyorum: “Barakalardan bazıları erkek fahişeliğinin en büyük merkezleridir… Kendilerini satan askerlerin sayısı, bizim inanmak istediğimizin çok daha üstündedir. Bazı alaylarda bu cüretin erkeklerin büyük bir çoğunluğu için rüşvet alma oranından daha yüksek olduğunu söylemek bir abartma olmaz… Yaz akşamlarında Hyde Park ve Albert Gate civarı canlı bir ticaret yapan askerler ve diğer erkeklerle dolar; çok az utanç içindedirler, üniformalarıyla ya da sivil… Çoğu vakada uygulanan prosedürler Tommy Atkins’in cep parasına rahat bir eklemede bulunur.”
Ordu ve donanmaya bu sapkınlığın nasıl ve neden girmiş olduğu, en iyi biçimde fahişeliğin bu türü için özel evlerin var olması gerçeğiyle yargılanabilir. Bu davranış İngiltere’ye özgü değildir, evrenseldir. “Askerler Fransa’da İngiltere ya da Almanya’dakinden daha az aranmıyor ve Paris ve garnizon şehirlerinde de askeri fahişelik için özel evler mevcut.”
Acaba Havelock Ellis cinsel sapıklıkla ilgili araştırmasına Amerika’yı da katış mıdır? Eğer bunu yapmış olsaydı, aynı koşulların diğer ülkelerde olduğu kadar bizim ordumuz ve donanmamızda da mevcut olduğunu görürdü. Güçlü bir ordunun gelişmesi kaçınılmaz olarak cinsel sapıklığı arttırmaktadır; barakalar kuluçka makineleridir.
Cinsel etkilerinin yanı sıra, baraka yaşantısı askerin orduyu terk etmesinden sonra faydalı bir emekçi olması  olasılığını da ortadan kaldırmaktadır. Herhangi bir konuda eğitim görmüş olan erkeklerin çok azı ordu ya da donanmaya katılır, ama onlar bile bir askeri deneyimden sonra önceki işlerinde kendilerini eskisi kadar rahat hissedemezler. İşsizlik alışkanlığını, heyecan ve macerayı tatmış olarak hiçbir barışçıl koşula ayak uyduramazlar. Ordudan ayrıldıklarında hiçbir yararlı işe geri dönemezler. Ama bu genellikle ayaktakımı, hapishaneden çıkanlar ve ne hayat ne de kendi kişisel eğilimleri için mücadele etmeyen insanlarda görülür. Bu insanlar da askeri hayatlarından sonra, suç yaşamlarına geri dönerler; daha da vahşileşmiş ve alçalmış olarak. Hapishanelerimizde yatanların kayda değer bir çoğunluğunu eski askerlerin oluşturduğu herkesçe bilinen bir gerçekliktir. Diğer yandan ordu ve donanmada da oldukça yüksek sayıda eski suçlu bulunmaktadır.
Yukarıda sıralamış olduğum bütün korkunç sonuçlar içerisinden hiçbirisi bana Private William Buwalda olayında oluşan vatanseverlik ruhu kadar insanlık dışı gelmiyor. Çünkü o, bir kişinin asker olup aynı zamanda da insanlık haklarını savunabileceğine inanıyordu. Askeri otoriteler onu cezalandırdılar. Doğru, on beş yıl boyunca ülkesine hizmet etmişti, ama kayıtları mahkeme tarafından itham edilmemişti. Buwalda’nın mahkumiyetini üç yıla indiren Gen Funston’a göre, “bir görevlinin ya da gönüllü olarak askere kaydedilmiş bir adamın öncelikli görevi hükümetine karşı sorgusuz itaat ve bağlılıktır. Onun bu hükümeti onaylayıp onaylamaması hiçbir şey değiştirmez.” Aslında, Funston vatana bağımlılığın gerçek doğasına işaret etmektedir. Ona göre, orduya girmek Bağımsızlık Deklarasyonu’nun ilkelerini ilga etmek demektir.
Düşünmeyi, sadık bir makine haline gelmeye dönüştüren ilginç bir vatanseverlik anlayışı!
Vatanseverliğe karşı, bir adamı, bir suçluyu on beş yıllık sadık hizmetlerinden sonra hapse atan bir anlayıştan daha büyük bir suçlama olabilir mi?
Buwalda ülkesine hayatının en iyi yıllarını vermişti ve erkekliğini. Ama tüm bunların hiçbir anlamı yoktu. Vatanseverlik merhametsizdir ve diğer bütün doymak bilmez canavarlar gibi ya her şeyi ister ya da hiçbir şeyi. Bir askerin, aynı zamanda bir insan olduğunu, kendi duyguları, düşünceleri ve eğilimleri olabileceğini kabul etmez. Buwalda’ya öğretilen ders de bu idi; çok pahalı ama hiçbir işine yaramayacak bir ders verilmişti ona. Özgürlüğüne kavuştuğunda ordudaki pozisyonunu kaybetmişti ama özgüvenini geri kazanmıştı. Her şeyden önce, bu üç yıllık mahkumiyete değer.
Amerika’daki askeri koşullar üzerine yazan bir yazar, yakın zamanlarda yazdığı bir makalesinde Almanya’da askerlerin siviller üzerindeki baskısına değinmişti. Diğer yazdıklarının yanı sıra, şöyle diyordu: Eğer bizim ordumuzun var olma sebebi, sivillere eşit haklar sağlanmasının dışında bir amaca hizmet etseydi, varlığını sürdürmek için bunun karşılığını alırdı. Eminim ki bu yazar, General Bell’in vatansever rejimi sırasında Colorado’da değildi. Eğer vatanseverlik adı altında erkeklerin nasıl hapishanelere tıkıldığını, sınır dışı edildiklerini ve diğer her türlü vahşetle karşı karşıya bırakıldıklarını görmüş olsaydı, muhtemelen fikrini değiştirirdi. ABD’de askeri gücün artmasına verilebilecek tek örnek Colorado olayı değildir. Birlikler ve askerlerin iktidardakilerin yardımına koşmadığı ve burada küstahça ve vahşice aynı Kaiser’in üniformasını giyen adamlar gibi davranmadıkları pek görülmemiştir. O zaman da Dick askeri kanunlarına sahibiz. Acaba yazar bunu unutmuş muydu?
Bizim yazarlarımızın en büyük hatalarından birisi, kendi ülkelerinde yaşanan güncel olaylar hakkında oldukça cahil olmalıdır; ya da dürüstlükten uzak bir tutumla bu konular hakkında konuşmak istemezler. Ve böylece, Dick askeri yasamızın Kongre tarafından çok az tartışılarak ve kamudan gizli bir şekilde yürürlüğe sokulmuş olması konusunun üstü kapatılmıştır: Başkan’a, barış yanlısı bir vatandaşı kana susanış bir katile dönüştürme yetkisini veren yasa. Bunun ülkenin savunulmasına yönelik bir amacı olduğu söyleniyor; gerçekte ise sözcülüğünü Başkan’ın yaptığı o belirli partinin çıkarlarını korumak.
Yazarımız vatanseverliğin Amerika’da asla yurtdışında olduğu kadar güç sahibi olamayacağını iddia etmekte; çünkü bu bizlerde içten gelen bir duygu ama Eski Dünya’da mecburi bir şey. Ne var ki bu beyefendinin belirtmeyi unuttuğu iki çok önemli nokta var. Öncelikle, Avrupa’da mecburi askerlik toplumun her sınıfında orduya karşı derin nefret duyguları yaratmıştır. Binlerce genç baskı altında orduya alınmaktadır ve asker olduklarında da buradan kaçmak için her türlü yolu denemektedirler. İkincisi, inanılmaz bir anti-militarist akımı yaratan şey militarizmin mecburi yanıdır, Avrupalı Güçler her şeyden çok bundan korkarlar. Her şeyden önce kapitalizmin en büyük savunucusu militarizmdir. İkincisi zayıfladığı anda, kapitalizm de sendeleyecektir. Doğru, bizim ülkemizde erkekler genellikle orduya katılmaya zorlanmazlar ama bizler daha şiddetli ve zorlayıcı bir güç yarattık: Gereklilik. Endüstriyel bunalımlar sırasında orduya gönüllü katılımlarda inanılmaz bir artış olduğu bir gerçeklik değil midir? Militarizm gurur verici ya da kazançlı olmayabilir ama bir iş arayarak ülkeyi gezmekten, ekmek kuyruklarında beklemekten ya da belediyenin sığınma evlerinde uyumaktan daha iyidir. Her şeyden önce ayda on üç dolar, günde üç öğün yemek ve uyuyacak bir yer demektir. Gene de eğer gereklilik orduya katılmak için yeterli güçte bir neden olarak kabul edilmiyorsa, o noktada da devreye insanın karakteri giriyor. Askeri otoritelerimizin ordu ve donanmaya yapılan gönüllü katılımlardan “zayıf materyal” diye yakınmalarına şaşmamak gerek. Bu, gerçekten de cesaret verici bir işarettir. Bu, ortalama Amerikalı’nın hâlâ açlık riskini almaktansa, üniformaya bürünerek bağımsızlık ve özgürlük aşkı ruhunu taşıyabileceğinin kanıtıdır.
Dünyada düşünene adamlar ve kadınlar, vatanseverliğin çok dar ve zamanımızın ihtiyaçlarını karşılamak için çok sınırlı olduğunu anlamaya başlamışlardır. Gücün merkezileşmesi dünyada baskı altında olan ülkelerde ulusal bir dayanışma duygusu yaratmıştır; Amerika’daki emekçiler ile yurt dışındaki kardeşleri arasındaki dayanışmadan daha üstün bir uyum gösteren bir dayanışma; yabancı tehditlerden korkmayan bir dayanışma, çünkü bu bütün işçileri patronlarına “Gidin ve cinayetlerinizi kendiniz işleyin. Biz bunu sizin yerinize yeterince uzun bir süredir yapıyoruz.” diyecekleri bir noktaya getirmektedir.
Dayanışma askerlerin bile bilincini uyandırmaktadır; onlar da büyük insan ailesinin birer parçası haline gelmektedir. geçmiş çatışmalarda şaşmazlığını birden çok kanıtlamış olan bir dayanışma ve 1871 Komünü’nde Parisli askerlerin ayaklandıran ve kardeşlerini öldürmeleri istendiğinde bunu yapmayı reddettiren güç. Yakın geçmişte Rus ordularına karşı ayaklanan adamlara cesaret veren de aynı şeydi. Eninde sonunda bu dayanışma, tüm baskı ve şiddet altında tutulanları uluslararası sömürücülere karşı bir araya getirecektir.
Avrupa proleteryası bu büyük dayanışmanın gücünü fark etmiştir ve bunun bir sonucu olarak da vatanseverliğe ve onun kanlı yüzü olan militarizme karşı bir savaş başlatmıştır. Alman, Fransız, Rus ve İskandinav ülkelerin hapishaneleri, bu eski boş inanın bir parçası olmayı reddeden binlerce kişiyle doludur. Bu akım işçi sınıfıyla da sınırlı değildir; hayatın her aşamasından kişileri, sanatçıları, bilim adamlarını ve yazarlarını da kucaklamıştır.
Amerika’da bu akıma ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Militarizm ruhu hayatın her kanalına sızmış durumdadır. Gerçekten de ben Amerika’da militarizmin dünyanın diğer yerlerinden daha büyük bir tehlike oluşturduğuna inanıyorum; çünkü kapitalizm yok etmek arzusu içinde olanlara rüşvet ödemekte.
Bunun başlangıcı okullarda çoktan yapıldı. Gözle görülür bir şekilde, hükümet de İncil’in yolunu seçiyor: “Bana çocuk aklını verin, onu bir erkek yapayım.” Çocuklar askeri taktiklerle, müfredat programında yüceltilen askeri başarılarla eğitiliyorlar ve genç beyinler de hükümete uyum sağlamaları için saptırılıyorlar. Dahası, ülkenin gençleri ordu ve donanmaya katılmak için parlak posterlerle kandırılıyorlar. “Dünyayı görmek için iyi bir fırsat!” diye bağırıyor hükümet duvarlardan. masum çocuklar zorla vatansever yapılıyor ve askerlerin adımları Ulus’a doğru ilerliyor.
Amerikan işçileri askerler, Federaller ve Eyaletler’in ellerinde o kadar çok acı çekti ki, üniformalı parazitlere karşı yeterli bir nefret ve isyanları var. Ne var ki tehditler bu büyük problemi tek başına çözemez. İhtiyacımız olan şey, askerlerin eğitimine karşı bir propagandadır; akımının gerçekliklerine onu uyandıracak ve varlığını onların emeklerine borçlu olduğu adamlara karşı gerçek görüşünün bilinçliliğini uyandıracak anti-vatansever bir literatür. Otoritelerin en çok korktuğu şey, tam da budur işte. Bir asker için radikal bir toplantıya katılmak zaten büyük bir hainliktir. Bir asker için radikal bir bildiriyi okumayı da büyük bir hainlik olarak adlandıracaklarına hiç şüphe yok. Ama otoriteler, hatırlanamayacak kadar eski zamanlarda  ilerlemenin her adımını hainlik olarak adlandırmıyor muydu? Ne var ki sosyal bir yeniden yapılanma için çabalayanlar bütün bunlarla karşı karşıya gelecek güce sahiptirler. Bu gerçeklikleri fabrikalar yerine, barakalara taşımak daha da önemlidir. Vatansever yalanı dünyamızdan silmek için, bütün ulusların evrensel kardeşlikte birleşerek şu kelimeler etrafında toplandığı o muhteşem yapıya giden yolu temizlememiz gereklidir: ÖZGÜR BİR TOPLUM.
Çeviri: Kara Kedi

Sunday, June 8, 2014

Özgür Sevgi Göral ile Söyleşi: “Devlet Şiddeti Nedir?”






Hakikat Adalet Hafıza Merkezi Program Yöneticisi Özgür Sevgi Göral ile birbirini tamamlayan farklı konular üzerine yaptığımız röportajı iki bölüm halinde yayınlamayı uzunluğu ve başlıkların bütünlüğü açısından daha uygun gördük.
İlk bölümde devlet şiddeti, meşruiyet temeli, devlet şiddeti pratiklerinin toplumsal ve hukuksal boyutu, Gezi eylemlerinden sonraki dönüşüm, şiddetin görünürlüğü üzerine konuştuk.
İkinci bölümde ise 1915′te yaşananların toplumdaki iz düşümleri, Soykırım inkar-ikrar tartışmaları, Zorla Kaybetme/ Kaybedilmeler üzerine Şırnak özelinde yapmış oldukları raporlar üzerine konuştuk.
Röportajın bütünü, günümüzde çokça gündemimiz olmaya başlayan , devlet şiddeti ve bu şiddetin tezaghürleriyle yüzleşme, sorgulama ve sonuçları üzerine düşünme bağlamında çok önemli, anlamlı açıklamalar içeriyor. Sayın Özgür Sevgi Göral’a bu faydalı ve anlamlı röportajı yapma fırsatını bize sunduğu için teşekkür ediyoruz.
Birinci Bölüm: DEVLET ŞİDDETİ NEDİR?
Özgür Sevgi Göral kimdir?
Ben doktora öğrencisiyim. Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’da doktora tezimi yazıyorum. Doktora tezim 90′lardaki devlet şiddetinin iki tezahürü, zorla kaybetmeler ve zorla göç ettirme politikalarıyla ilgili. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucularındanım ve buradaki hafıza çalışmaları programını koordine ediyorum.
Hafıza Hakikat Merkezi hangi amaçların ve ihtiyaçların sonucunda ortaya çıktı?
Biz zaten burayı kurmadan önce de belirli insan hakları kurumlarında, barışla ilgili sivil insiyatiflerde birlikte çalışan,birbirini tanıyan insanlardık. Şuanda direktörümüz olan Meltem Aslan’nın kafasında “geçiş dönemi adaleti” dediğimiz ve dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanmış olan, belli mekanizmaları olan bu tartışmayı acaba Türkiye’deki devlet şiddeti pratikleri bağlamında kullanabilir miyiz diye bir soru vardı. O soruyu bizimle konuşmaya başladı. İlk baştaTürkiye’deki devlet şiddeti pratiklerini, geçiş dönemi adaleti yaklaşımıylaonarıcı adalet, belgeleme, hakikatin açığa çıkması, geçmişte yaşananların tanınması, telafi edilmesi, tazmin edilmesi şeklinde ele alabilir miyiz diye konuşmaya başladık. Bunun için de bir somut ihlal olarar zorla kaybetmeleri seçtik. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’de zorla kaybedilenlerle ilgili belgeleme yapmak, kim oldukları, nerede, kaç yılında, kim tarafından kaybedildikleri, aynı zamanda hukuki durumlarıyla da ilgili veri toplamak, hikayelerinin ne olduğunu açığa çıkarmak için başladık.
DEVLET BİZZAT KENDİSİ SUÇU İŞLEYEN AKTÖR
Devlet şiddeti nedir?
Buna farklı isimler veriliyor. Devlet suçu, devlet şiddeti, Arjantin’de buna devlet terörü deniliyordu mesela. Bu kavramların hepsi aslında aşağı yukarı aynı şeyi işaret ediyor. Devlet aygıtının belirli aktörleri, daha çok silahlı ya da paramiliter unsurları -yani açıkça üstünde üniforma olmayan ama devlet adına çalışan JİTEM gibi yapılar- kendi yurttaşlarına karşı belirli gerekçelerle suçlar işliyor. Nedir o gerekçeler? Çoğu zaman silahlı bir isyan hareketi olduğu zaman ona destek olduğu iddia eden yurttaşlarına karşı, ya da belirli muhalefet örgütlerine üye olduğu iddia edilen yurttaşlarına karşı işkence yapma, kaybetme, infaz etme, öldürme gibi aslında bujuva liberal demokratik devlet normuna, demokrasi prensiplerine göre de kabul edilemezbirtakım suçlar işliyor.
Dünyanın her yerinde, suçu işleyen devlet görevlileri olduğu için yargılanması, kovuşturulması, açığa çıkarılması konusunda da çok büyük bir isteksizlik gösteriliyor. Devlet şiddeti dediğimiz şey işte bunların bütününe işaret eden bir şey. Devlet şiddeti ne olabilir mesela? Darbe ve sonrasındaki işkence, ortadan kaldırma, yok etme metodları olabilir. İç çatışma veya iç savaş dönemlerindeki sistematik, yaygın insan hakları ihlalleri olabilir. Soykırım biraz daha istisnai bir suç diğerlerine göre. Çünkü bir etnik, dinsel veya politik bir grubu bütünüyle ortadan kaldırmaya yönelik olduğu için diğerlerinden biraz ayırarak konuşmak gerekir. Devlet şiddeti işte bu fiziksel şiddeti, imha etmeyi, ekonomik şiddeti içeriyor. Tarımı hayvancılığı tahrip ederek çok büyük bir yoksulluğa çaresizliğe mahkum etmeyi de içeriyor. Kültürünü hayata geçirmesini, dilini yasaklamayı, kültürel şiddeti de içerebilir. Özellikle kadınlara ve ama erkeklere de yönelik cinsel şiddeti içerebilir. Birçok parametresi var. Bunların bütününe devlet şiddeti diyoruz. En kritik noktası yurttaşların birbirine karşı işlediği suçlardan farklı olarak devlet, suç işleyen aktör bizzat kendisi olduğu için, failleri açığa çıkarmak konusunda çok büyük bir direnç gösteriyor.
DEVLET TEHDİT YOKSA ONU İMAL ETMEKTEN DE GERİ DURMUYOR
Devlet tehdit algıladığında şiddet uyguluyor diyebilir miyiz peki?
Devlet hep birilerinden tehdit algılar. Doğru, devlet tehdit algıladığında şiddet uyguluyor ama aynı zamanda öyle bir tehdit yoksa onu imal etmekten de geri durmuyor. Devletin her zaman zor gücünü göstermek için böyle bir şeye ihtiyacı var.Türkiye’de de bu konuda pek sıkıntı çekmemiş devlet. Dönem dönem azınlıklar olmuş. İşte 1915 Ermeni Soykırımı ve sonrasındaki azınlıklara yönelik ayrımıcı politikalar, katilamlar, pogromlar vs. Zaman zaman Aleviler, sol sosyalist hareketler, kadınlar tehdit olmuş. Özellikle 1984′ten sonra yani PKK hareketinin ortaya çıkmasından sonra otuz yıldır oldukça yaygın biçimde Kürtler olmuş. Zaman zaman dindarlar da farklı şiddet biçimlerine maruz kalmışlar.
Galiba devlet dediğimiz şeyin paradoksu bu: Bir yandan aslında kendi kurallarına da uymayan bir şiddet uyguluyor. Ama bir yandan da liberal devlet dediğimiz yapı bunu yapmadan da kendini varedemiyor.
Devlet uyguladığı şiddetin meşruiyetini neye dayandırıyor peki ?
Meşruiyetini iki şeye dayandırıyor bence. Birincisi zor aygıtını elinde tutmasına dayandırıyor. Yani asker, polis gibi silahlı birtakım yapılara sahip çok güçlü bir örgüt. Bu yapıya itiraz etmek ölümü göze almak anlamına geliyor bazen.Bence bunu dikkate almak gerekiyor. Yani devlet dediğimiz aygıtta zor gücünü elinde tutmanın verdiği bir imkan var.
İkincisi de bence ideolojik birtakım mekanizmalarla da onay alıyor. Ne demek bu? Türkiye’de 1990′lı yıllarda Şırnak’ta, Hakkari’de, Diyarbakır’da insanlar sokak ortasında avlanırken, kaybedilirken, öldürülürken bunu bilmeyen bir kesim olduğu gibi, bunu aslında bir düzeyde bilen ve meşru bulan da bir kesim var. Çok güçlü bir kurumsal işbirliği yaratıyor devlet şiddet uygularken. Sıradan vatandaşa şunu dedirtiyor: “devlet eğer buna bir şey yapmışsa o da bunu haketmiştir”, tam da bu işte. Yani bir zor gücü, bir de bu ideolojik mekanizmalarla kurduğu işbirliğiyle aldığı rıza var.
Weber’in devlet tanımındaki “meşru şiddet tekeli” kavramı tek başına açıklama getirebiliyor mu sizce?
Buradaki paradoks dediğim şey şu: Weber’in meşru şiddet tekeli dediği şeye aslında devletin kendisi bizzat sınırlar getiriyor. Mesela devlet diyor ki: “Ben seni askere alırım, askerden kaçarsan zorla, tutuklayarak alırım.” Bu tırnak içinde “meşru bir şiddet” kullanımı diyelim. Devletin bir yurttaşının vücuduna bombalar sarıp patlatarak öldürmesi devletin kendi koyduğu kurallara göre de aslında gayrı meşru bir şiddet kullanımı. Ama işte paradoks tam da orda. Belirli toplulukları devlet damgalayarak, ikinci sınıflaştırarak, değersizleştirerek kendi kurallarına göre bile gayrı meşru olan şiddeti kabul edilebilir hale getiriyor.
ŞIRNAK’TA ADINA JİTEM DENİLEN “ÖLÜM TİMİ” VAR
Devlet şiddeti hangi araçlarla uyguluyor? Bu araçlar, aktörler değişiklik gösteriyor mu?
Tabi çok değişiklik gösteriyor. Tarihdışı hep aynı olan bir şiddet yok yani. Hem tarihselliğe göre, hem mekana göre, hem de hedef alınan topluluğa göre çok farkediyor. Tamamıyla ilgili konuşmak istemem onun için. Ama Şırnak’ta saha araştırması yaptığımız için Şırnak’la ilgili konuşabilirim. Dörtlü bir yapı vardı. Daha önce PKK’de çalışmış, yöneticilik yapmış, ya da militan olmuş ama sonra devlet ile çalışmaya başlayan itirafçılar var. Korucular, askerler ve emniyet mensupları var. Bu dördünün birleşmesinden oluşan bir “ölüm timi” var. Şırnak’ta buna JİTEM deniyordu. Onların hepsi kendi rolünü yerine getirerek bunu hayata geçiriyor. Ama bu her seferinde aynı yapıyla olmuyor. Mesela azınlıklara yönelik 6-7 Eylül’de, sivil olduğu iddia edilen bir topluluğu kışkırtarak -ama kışkırtan da yine özel harp aygıtı- sistematik bir çabayla o insanların da işbirliği, suç ortaklığı yapmasıyla evlere saldırıyorlar. Dolayısıyla ikisi aynı biçimde değil. Ama hepsinin dayandığı şey şu; devlet, “ben benim bekam için tehlikeli bulduğum kişiyi yok edebilirim” diyor.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet şiddetine maruz kalanların ortak noktası var mı veya farklılık gösteriyor mu?
Bence ortak noktası yok. Aleviler, Kürtler, dindarlar, gayri müslimler çok farklı kesimler. Ama şu iki parametrede daha büyük bir şiddet görüyorum ben. Birincisi dinsel farklılıklara çok büyük bir şiddet var. Bu gayrı müslimler ya da Aleviler olabilir. Yani mevcut ana akım Sünni İslam’dan ayrılanlara yönelik büyük bir güvensizlik ve şiddet var. İkincisi ‘makbul mağdur’ kabul edilmeyen gruplara yönelik. Mesela silahlı mücadele yürüten gruplara yönelik çok büyük bir devlet şiddeti var. Eğer siz 80 öncesi sol örgütler gibi gerilla mücadelesi yürütüyorsanız ya da 80 sonrası PKK gibi silahlı bir mücadele yürütüyorsanız o zaman sizi destekleyenler “şiddete uğramayı haketmiş” demektir. Şu iki şey çok dikkat çekici: Birincisi dinsel farklılıklara yönelik güvensizlik, ikincisi de silahlı direniş gösteren gruplara karşı sert bir kıyıcılık. Ama bu dünyanın diğer yerlerinde de çok farklı değil.
İDEOLOJİK İKNAYI SAĞLAMAK İÇİN BELİRLİ KURUMSAL İŞBİRLİKLERİ YAPILIYOR
Devlet-Hukuk-Şiddet üçlüsü arasında nasıl bir bağ var?
Bu aslında geniş, zor ve kuramsal bir tartışma. Hukuka nasıl baktığımız, şiddet derken neyi kastettiğimizle ilgili. Ben kendi çalıştığım konu üzerinden konuşabilirim. Çok belirgin bir şey var. Türkiye’de mahkemelerin zorla kaybetmeler bakımından işleyişi, zorla kaybetmeyi yapan kurumla çok güçlü bir işbirliği ortaya koyuyor. Türkiye mahkemeleri hemen hiçbir zaman failleri yargılamıyor, onları her zaman koruyor. Bence devlet şiddeti pratiklerinin arkasındaki en önemli şey ideolojik iknayı sağlamak için belirli kurumsal işbirlikleriyle yapılıyor olması.Yani basın haberleri ona göre yapıyor, üniversite bilgiyi ona göre üretiyor, mahkemeler kararı ona göre veriyor, bürokrasi ona göre direniyor. Böylece bir bütün olarak devlet dediğimiz aygıt –‘yarı devlet yapısı’ diyebileceğimiz ya da devlet aygıtının nüfuzu altındaki yapılarla da birlikte- bu failleri koruma altına alıyor. Türkiye’de mahkemeler, çok nadir görülen istisnalar hariç, failleri -yani suçu işleyen devlet görevlilerini-koruyorlar.
Devletin şiddeti devlete yönelik şiddeti doğurur mu peki?
Ben liberal devlet kuramına yakın olmadığım için devletin kendisinin zaten bir şiddet uygulama biçimi olduğunu düşünüyorum. Şiddetle varolan bir şey zaten modern devlet. Burada sadece fiziksel şiddetten bahsetmiyorum, belirli ayrıcalıkları ve statüleri garanti altına alan bir şey olduğu için, devletin kendisi zaten bir iktisadi, siyasi ve kültürel şiddet mekanizması benim için. Buna itiraz eden gruplar da var tabiki. Bunun şiddeti devlet şiddetiyle birebir bağlantılı mı? Mutlaka etkiliyordur birbirini ama ben “devlet şiddeti, devlet karşıtı şiddeti de doğuruyor” cümlesine inanmıyorum. Devlet şiddetinin baskınlığı kimi örneklerde devlete karşı şiddete kitlesel destek verilmesine yol açmış olabilir. Ama kimi örneklerde korkutma ve bundan geri durmaya da yol açmış olabilir. Onun için her örnek kendi özgülünde incelenmeli ve hepsinde farklı sonuçlar çıkabilir diye düşünüyorum.
“SÖYLEMSEL ŞİDDET NEREDEYSE ZORUNLU…”
Devlet şiddetinin en somut ve direkt ifadesi olan şiddet söylemlerini nasıl değerlendirmek gerekir? Kullanılan dil/ifadeler önemli midir?
Tabiki çok önemli. Mesela 90′ların gazetelerinde bakarsanız eğer Kürtler nasıl temsil ediliyor, nasıl gösteriliyor, anlatılıyor? Bu söylemsel şiddet neredeyse ‘zorunlu’ devletin imha pratiklerini sürdürmesi için.Bu olmadan diğeri olmaz zaten. Tabiki sizin birtakım insanları öldürürken neden öldürdüğünüze dair bir açıklama yapmanız gerekir. Faşizm de bir açıklama yapar mesela. Bunun da Türkiye’de en yaygın açıklaması terörizmdir. Neden öldürdüm, çünkü bölücülük yapıyordu çünkü terör yapıyordu.
Devlet şiddet uygularken aynı zamanda o insanlara neden şiddet uyguladığını da geniş kitlelerin nezdinde kabul edilebilir hale getirmek istediği için bu şiddet söylemini kullanıyor.Ve bunu kullanmak zorunda, öbür türlü insanlar buna itiraz edebilir. Burada bence hazin olan şey, Türkiye toplumunun çok geniş kesimlerinin, “bir insan protesto ediyor ya da bizim hoşumuza gitmeyecek bir fikri savunuyorolabilir ama bu ona şiddet uygullanması için meşru bir gerekçe vermez” diye düşünmüyor oluşu. Türkiye’nin kahir ekseriyeti devletin aklına yakın düşünüyor o yüzden bu taktik işe yarıyor. Türkiye’de çok güçlü bir devletçilik olduğunu düşünüyorum. Bunun Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının çok somut çıkar ilişkileri, ekonomik olarak hayattanbekledikleri, siyasi olarak talepleri, nasıl bir dünya hayal ettikleriyle ilişkili olduğunu düşünüyorum.
DEVLET ŞİDDETİ BELİRLİ ÇIKAR İLİŞKİLERİ YARATIYOR
Peki bu devletçilik,milliyetçi refleksler,devlet gücüne tapmayla” açıklanabilir mi?
Türkiye’de20.yüzyılın başında 1915′ten beri Türk Milliyetçiliğininkurumsallaşmasıyla gelen devlet şiddeti ideolojik olarak epeyce başarılı olmuş. Son otuz yıldaki Kürt hareketini saymazsak -onu da çok kitlesel bir hareket olduğu için ayırıyorum diğerlerinden- çok kitlesel bir itiraz yok. Bireysel olarak insanlar farklı şekillerde itiraz etmeye çalışmışlar. Ben komşuyu öldürmenin köklerinin 1915′te yattığını düşünüyorum. Ermeni Soykırımı’dır bunun temeli. Orada da güce tapma, duygusal tepkiler gibi psikolojik unsurlar değil çok iktisadi ve siyasi bir hesap var mesela. Komşuyu öldürüp evine, bağına bahçesine oturmak, altınlarını almak, kızının ırzına geçmek. Bunu güce tapmak gibi özcü açıklamalarla açıklamak yanlış olur bence. Bayağı somut mekansal, iktisadi, cinsel açıklamaları var bunların. Belirli çıkar ilişkileri yaratıyor devlet şiddeti. Mesela 1915 örneğinde bir kesimi ortadan kaldırırken yok ederken, bir kesimi de zenginleştiriyor, itibarlılaştırıyor, malk mülk sahibi yapıyor. 90′larda Kürtlere yönelik devlet şiddeti örneğinde korucu yapıyor, milletvekili, DYP’li bakan yapıyor.Bir kesimi de güçlendiriyor yani. Onun için psikolojik terimlerden çok somut ilişkiler bakımından bakmak gerekiyor. Kimin çıkarına, kimin elini güçlendiriyor ve hangi iktidar biçimlerini yaygınlaştırıyor?
ŞİDDETİN BU KADAR GÖRÜNÜR OLMASI İYİ BİR ŞEY…
Son zamanlarda devlet/iktidar araçlarıyla uygulanan şiddetin medya ve iletişim araçları sayesinde bu kadar göz önünde cereyan etmesini nasıl yorumluyorsunuz? Devlet şiddetinin bu kadar görünür olması nasıl bir etki yaratıyor?
Devletin şiddetinin bu kadar görünür olması insanların siyasi konumlarını değiştiriyor mu emin değilim. 90′larda Kürt meselesindeki devlet şiddeti aslında başka bir düzeyde yine görünürdü. O zamanın ilk özel kanalı Star’da Kuzey Irak’a giden Türk askerinin operasyon heyecanı diye yüzüne bişeyler sürülmüş yetişkin erkek askerler gösterilirdimesela. Aslında o da bir şiddet gösterisi. Bu etnik bir gruba yönelik olduğu için Batı tarafının büyük kısmı bunu meşru buluyordu. Son bir yıldır gözüken şiddet bundan farklı bir şey oldu. Bu kadar görünür olması iyi bir şey bence. Bu bir farkındalığa ve barikat arkadaşlığına da yol açabilir. Ama “artık insanlar gördü ve uyandı” bana biraz fazla kolaycı gibi geliyor.
DEVLET ŞİDDETİ KENTLİ ORTA SINIFIN YÜZÜNDE PATLAYINCA GALİBA DAHA GÖRÜNÜR OLDU
Aslında90′lı yıllarda İstanbul’unyoksul, emekçi mahallelerinde Gazi Mahallesinde, Okmeydanın’da çok yaygın bir devlet şiddeti vardı ve hala devam ediyor. Ama kent merkezine gelip kentli orta sınıfların yüzünde patlayınca galiba daha görünür oldu bu devlet şiddeti. Onun için bu görünür olmak meselesi beni rahatsız ediyor çünkü benim için öbürleri de görünür. Geziyle ilk defa bununla daha önce karşılaşmamış birtakım orta sınıflar da karşılaştıkları için bir kırılma oldu sanırım.
BAZI BEDENLER BAZI BEDENLERDEN DAHA DEĞERLİ İLAN EDİLMİŞ OLUYOR
Peki bu şiddetin görünürlüğünün artmasının yanında şiddet üzerinden yapılan espiriler, capsler vs şiddetin normalleşmesi tehlikesini doğuruyor mu sizce?
O mizahta beni rahatsız eden bir şey var. Mizahtaki parlak zeka vurgusu epey sorunlu ifadeler. Ben bazı şeylerin mizahının yapılamayacağınıve bazı şeylerin mizahının şiddeti kolaylaştırıcı bir yanı olduğunu düşünüyorum. Keza bu zeka vurgusunu çok ırkçı buluyorum. Yani zeki olmayana şiddet yapıldığında meşru ya da kabul edilebilir bir şey değil. Tabi her kuşak aynı zamanda kendi yaklaşımını da getirir politikaya, hayata estetiğe. Ama aşırı mizahileştirmeye yakınlık hissetmiyorum. Kendine fazla bir hayranlık görüyorum ben orda. Kendini bu kadar iyi ifade edemeyenlere, reklamcı olmayanlara, caps yapamayanlara, Twitter’a ulaşma şansı olmayanlara yönelik şiddetin daha az görünür olması durumunda, bazı bedenler bazı bedenlerden daha değerli ilan edilmiş oluyor o zaman. Ben siyasete inanıyorum. Mizahla da siyaset yapabilirsin. Sosyal medya gerçekten somut olarak bir şeyler üretmeye, bir şeyleri birlikte kurmaya aracı olabilirse çok çok faydalı bir şey olur. Ama bunu ikame edebilecek, yerine geçebilecek bir şey değil.
Bu röportaj 29 Mayıs 2014 tarihinde Çiğdem Kapan tarafından gerçekleştirilmiştir.
Fotoğraflar için Şeyda Ayaz’ teşekkürler.
Hafıza Merkezi’nin çalışmaları ve raporları hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için: http://www.hakikatadalethafiza.org/