
Plebisiter diktatörlükte sanki bir parti seçimleri kazanıyormuş da böylece iktidarını sürdürüyormuş gibi bir görüntü vardır ama bu görüntü aldatıcıdır. Bu diktatörlük, aslında bütün iktidar değişim yollarını sıkı sıkıya kapatmıştır. Örneğin, kendisine karşı darbe yapma ihtimali olan orduyu tamamen denetimine almış ve çevre ülkelerde bir iktidar değişim yolu olarak kullanılan ordu darbelerini devre dışı bırakmıştır. Bu diktatörlükte seçimlere giren muhalefet partileri olmakla birlikte (zaten bu tür diktatörlüklere “demokrasi” asma yaprağını sağlayan da budur) bu partilerin iktidarı seçim yoluyla ele geçirmesi şansı sıfırdır. Bu, plebisiter diktatörlükle, temsili demokrasi denilen sistem arasındaki çok önemli bir farktır. Temsili demokrasilerde halk aslında parlamenter partilerin toplamı tarafından yönetilir. Orada “iktidar partisi” “muhalefet partisi” ilişkisi plebisiter diktatörlükten epeyce farklıdır. İktidardaki parti yıpranır, böylece yerini muhalefetteki alır. Bu, toplumun gözeneklerini açan ve rejimi rahatlatan bir yoldur. Temsili demokrasi taklidi yapan plebisiter diktatörlüklerde ise bu yol aşağı yukarı kapanmıştır. Legal muhalefet partileri sonuçta diktatörlüğün “demokrasi” görüntüsünü meşrulaştırmak işlevini yerine getirirler. Bu, toplumun ve hatta rejimin nefes alma gözeneklerinin neredeyse tamamen kapatıldığı anlamına gelir. Bu yüzdendir ki, plebisiter diktatörlüğe son vermenin tek yolu devrimdir.
Plebisiter diktatörlük, esasen dört-beş yılda bir yapılan seçimlerle “halkın onayını” almış gibi bir görüntü verir. Evet, her türlü mali olanağın seferber edilmesiyle ve kritik durumlarda hilenin de devreye sokulmasıyla bir “halk onayı” varmış gibi görünür. Seçimlerde hiç hile yapılmadığını farz etsek bile, bu “halk onayı” aslında, diktatörlüğün toplumun kenarlarına sürdüğü ya da zaten toplumun kenarlarında yaşayan kara kalabalıkların diktatöre sessiz boyun eğişinin göstergesidir. Bu sessiz boyun eğişin, çara, krala ya da padişaha biat edilmesinden en küçük bir farkı yoktur. Ve en önemlisi, toplumla halk kalabalıkları her zaman aynı anlama gelmez ve üst üste oturmaz. Toplum, kalabalıklardan farkı bir şeyi ifade eder. Toplumun esasını, gerçekten düşünen, duyan, muhalefet etmesini, başkaldırmasını bilen, kendi arasında iletişim kurabilen bireyler ve çoğullar oluşturur. Bu, toplumun canlı tabakasıdır. Toplumun kenarlarına sürülen, ağır bir şekilde sömürülen kara kalabalıklar ise toplumun ölü tabakasını oluşturur. Plebisiter diktatörlük, varlığını, bu ölü tabakayı canlı tabakanın üstüne bastırarak sürdürür. Ama bu, aslında gerçek, canlı toplumun ölümü anlamına da gelir. Böylece plebisiter diktatörlük, öldürdüğü ya da öldürmek üzere bastırdığı toplumun üzerine karabasan gibi çöker.
Dünkü seçimler, toplumun plebisiter diktatörlüğe karşı son bir umutsuz savaşı olarak anlam taşımaktadır. Gerçek, yaşayan toplumun insanları, Ankara ve İstanbul’da ve muhakkak ki ülkenin birçok yerinde de son bir umutla sabahlara kadar cansiperane savaştılar ve kaybettiler. Artık plebisiter diktatörlüğün ölüme mahkûm ettiği toplum, yaşayabilmek için başka mücadele yolları deneyecektir. Ve muhalefet partileri, eğer bir daha seçime girecek olurlarsa, arkalarında asla böyle canlı ve mücadeleci bir toplum bulamayacaklardır. Kısacası “game is over”. Tüm muhalefet partilerini, hele yüzde on barajıyla sahneye konan, meşrulaştırılmış seçim oyunuyla tüm ilişkilerini kesmeye davet ediyoruz.
Hiçbir toplum, göz göre göre kendini celladının eline teslim etmez.
Gün Zileli
31 Mart 2014