Thursday, January 10, 2013

Metin Eloğlu


Metin Eloğlu


Metin Eloğlu 
Unutulmuş şair ve ressam, (1927-1985)

Edebiyat ansiklopedilerindeki yazar maddeleri böyle başlasa... Anlattığı yazarın ya da şairin kaderini bir-iki kelime ile özetleyerek... Sevdi-sevildi, yargılandı durdu, geçim derdine düştü... Yazar maddelerini okumanın dayanılmaz ağırlığı çekilmez olur muhtemelen. Eloğlu’nun kaderi üzerine yazdığım ‘unutulmuş’ kelimesi klişe gibi görünse de onun için bir gerçeklik taşıyor. Bakın Mehmet H. Doğan ne diyor: “Gidişinden on bir yıl sonra, Eloğlu gibi, sözcüğün tam anlamıyla has bir şairin böylesine unutulmuş olmasını aklım almıyor. Ama durup biraz düşününce, yaşarken de durumun fazla farklı olmadığını anlıyorum.” (Şimdi Uzaklardasın, Yapı Kredi Yayınları)

Metin Eloğlu, Boyabat’ın Perinçek köyünden Hasan efendi ile İstanbullu Nahide hanımın oğludur. Hasan efendi, yirmi yaşındayken karısı ve kızını köyde bırakıp İstanbul'a göç eder. Yusuf İzzettin’in konağında bahçıvan olarak çalışmaya başlar ve çok geçmeden komşu kızı Nahide’ye gönül verir, evlenirler... Kız çocukları Güzin’in ardından 1927’de oğulları Metin dünyaya gelir. İsmini komşu İrfan bey koyar. Çamlıca’da dünyaya gelen şairin çocukluğu burada, gençliği Üsküdar’da geçer.

Eloğlu’nun hayatının akışını belirleyen şairliğinin ve ressamlığının kökleri anne ve babasına uzanır. Babası Hasan efendi, Cumhuruyet’in ilanından sonra Belediye Bahçeler Müdürlüğünde çalışmaya başlar. Kadıköy, Taksim ve Gülhane parklarını düzenleyenler arasındadır. Hasan efendi, çiçeklerle adeta tablolar çizen bir kişidir. Metin Eloğlu’nun ressamlığını babasından, dile düşkünlüğünü çok güzel masal anlatan annesinden aldığı söylenebilir böylelikle. 1943’de Güzel Sanatlar Akademisi’ne girer. İki yıl düzenli okur. 

Bu sırada şiirle yakından ilgilenir ve sol eğilimli şairlerle arkadaşlık kurar. İlk şiiri de aynı yıl Kovan dergisinde Mehmet Metin imzasıyla yayımlanır. Derken bir gün, bir arkadaşının meyhanede yaptığı gevezelik yüzünden tutuklanır. İki ay hapis yatar. Çıktıktan sonra Eloğlu’nu bir sürpriz beklemektedir: Okul, kaydını silmiştir. Bütün uğraşlarına rağmen kaydını yenileyemez. Çareyi konuk öğrenci olarak 1947’ye kadar dersleri takip etmekte bulur. Akademi bitmeden askere alınır. İzin tecavüzünden ve disiplinsizlikten dolayı altı ay hüküm giyer. Cezalı askerliği beş yıl sürer. 


Eloğlu, hayatı karmaşa içinde ilerlerken Serveti Fünun, İstanbul, Söz, Varlık, Kaynak, Yaprak, Fikirler gibi dergilerde asıl adıyla şiirler yayımlar. 1951’de ise şiirlerini Düdüklü Tencere adlı kitapta toplar. Kitap, yirmi üç yaşındaki şairin ilk eseridir. Övülür ve övüldüğü kadar yerilir. Askerlik bittikten sonra 1952 yılında üç buçuk ay Yıldız Bahçeler Müdürlüğünde çalışır. (Oğullarının kaderi babalarıyla çakışır en az bir kere) Sonrasında bir yandan edebiyat hayatını sürdüren Eloğlu, ressamlık ve süsleme türünde çalışmalarla geçimini sağlar.

Metin Eloğlu, “eşyayı, olayları hınzırca yakalayan bir şair” olarak nitelendirilir. Şair ve ressam olarak ortaya çıkardığı işlerde duyarlılık ve zekânın muhteşem birleşimi görülür. Kendine özgü bir dil kuran şair olarak Garip ve İkinci Yeni ile ilişkilendirilir. Garipçilerin kurallarını kendine göre uygulamıştır. Garipçileri çarpıcı bir şekilde değerlendirir: “Onları hep aynı mahallenin aynı kahvehanesinde aynı nargileyi fokurdatan tiryakilere benzetiyorum.” (Asım Bezirci, Metin Eloğlu-Edip Cansever, Evrensel Basım Yayın) Şair olarak öne çıksa da önemli öyküler yazar.

Kendine has bir adamdır Metin Eloğlu. Arkadaşları onda şeytan tüyü var diye anlatırlar onu. Genizden gelen kahkahaları, yılbaşlarında kendi yaptığı resimli kartları arkadaşlarına postalayışı yer eder hafızalarda. Mehmet H. Doğan, ‘reis’ sözcüğünü sık sık kullanırken hatırlar onu. “Reis, iş yok bu şiirde! Unut bunu sen!” Yine Doğan’ın anlattığına göre, ziyarete gittiği evlerde sehpanın üzerinde bir vazoda yapma çiçeğe rastlamasın, bulduğu ilk fırsatta pencereden atmadan rahat edemezmiş. Çünkü onun için çiçek saksıda ve doğaldır. 

Mizacına gelince... Doğan’a göre şairin öfkesini şiirlerinden anlamak mümkündür. “Öfkesi çoğu zaman kınındaydı Metin’in, ama kından nasıl hızlı, göz açıp kapayıncaya kadar çıktığını fark edemezdiniz. Şiirinde de öyle.‘ Hanımefendi’ şiiri, haksızlıklar, eşitsizlikler karşısında bu öfkenin nasıl parladığının eşsiz bir örneğidir. Bu şiir yayımlandığı günlerde bazı sözcükler olduğu gibi yazılamadığı, yayımlanamadığı için o sözcükleri değiştirilmiş toplu şiirlerinin girdiği kitapta bu değişik haliyle çıkmıştır.” Mehmet H. Doğan Şimdi Uzaklardasın’da şiirin ilk yazıldığı halinin bilinmesi için 1967’de kendi evinde Eloğlu’nun banta okuduğu halini veriyor:

Utanmayıp da size kıçımı göstersem
Kıçımda don yok vallahi
Mevsim demokrasi saat sekiz suları
Hanımefendi karnım aç
Size söylüyorum hanımefendi
Kıçımda don yok dedim duymadınız mı
Karım geçen Perşembe öldü sağır mısınız
Cebi üç kuruş gören
İnsanın suratına tükürüyor hanımefendi
Neden olacak veremden tabii
Bakın gıcır gıcır bir gece saksıda zülbaharlar
Birazdan ayışığı da çıkacak
Ayışığı
Eşşoğlueşek

Bilmem anlatabildim mi
Size olan şu deruni aşkım değil mi ya efendim
Gün gelecek öleceğiz ölmezsek iyi
Zaten çatlak zurna bir düzen
Barışsız hürriyetsiz
Erkeklik damarımız
Sırası gelince kabarır hanımefendi
Niçin öyle bir tuhaf baktınız
Hem öyle bir kabarış kabarır ki
-Sözümüz mevlisten dışarı-
Siz bile apışıp kalırsınız.

“Bantta, bu şiiri Leylâ Erbil’lerin evinde okuduğu akşam ortalıkta nasıl buz gibi bir hava estiğini, yaşlı hanımın nasıl başını öne eğdiğini, evlatlığınsa daha “kıçımda don yok vallahi” dizesini duyar duymaz nasıl dışarı kaçtığını anlatırken dünyanın en keyifli kahkahalarını atıyordu.”

Metin Eloğlu, yaşamının sonlarına doğru sıkıntılı ve yalnız günler geçirir. Özellikle ikinci eşi Nur’dan ayrıldıktan sonra. Kısa bir süre sonra Bursa’da genç bir kızla evlenir ama ondan da çok geçmeden ayrılır. Çapa Tıp Fakültesi Hastanesinde uzun aylar yatar. Hastaneden çıktıktan sonra kendisine bakıcılık yapacak bir kadın bulur ve son günlerini onunla geçirir. 1985 yılında İstanbul’da ölür. (Burcu Aktaş-2009)



  

Eserleri 

1951-Düdüklü Tencere (Yeditepe)
1957-Sultan Palamut 
1957-Derleme: Garip Şiirler Antolojisi, (Ü. Y. Oğuzcan ile, Yay)
1959-Odun (Alpaslan Mtb.)
1961-Horozdan Korkan Oğlan (Dost)
1965-Türkiye’nin Adresi (Yeditepe)
1968-Ayşemayşe (Yay)
1970-Bektaşi dedikleri, (O. Tansel ile-Türkiye İş Bankası)
1971-Dizin (Güney-TDK Şiir Ödülü)
1975-Yumuşak G (Baha Mtb)
1978-Rüzgâr Ekmek (Ada)
1982-Hep (Adam)
1982-Yine (ilk altı kitabı-Adam)
1982-Şiirce, (son üç kitabı-Adam)
1983-Ay Parçası (Yazko)
1984-Önce Kadınlar (Adam)


Eserlerinde adının dışında Mehmet Metin, Mehmet Emin, Ali Haziranlı, Etem Olgunil ve Nil Meteoğlu imzalarını kullanmıştır.

 

Bendeki Metin Eloğlu...

 Önce Kadınlar'dan...
=================

Amma da yaptın şıllık kız
dağlıysak, insan değil miyiz yani ?
koyunları sattık, vurduk üç bini
öküzleri sattık, vurduk beş bini
bu parayı mezara mı götüreceğiz ?
hele gel, seni vizon pöstekilere saram
koluma takıp kervansaray'a gidem
sana Chat-Noir'lar alam mı?
koklayanın burnu düşsün
Jose İturbi'den Xavier Cugat'tan
sana pilak alam mı ?
o çalsın sen tepinedur,
seni eşek sütünden banyolara yatırıp
Camel'ini binliklerle yakam mı ?
Nylon'una ne verem?...
   

gibici
 -gibimtrak
 -gibilitik
 -gibiloji
 -gibimasyon


Ben sırtüstü
güz yüzükoyun
çiftleşiyor muyuz ne...


dağda deniz kovalıyorum
altımda o hayvan gemi
katırtırnaklarını güden
insan acemiliği işte
ha sen ölmüşsün
ha ben...


insan 
  kendisini pek
        ödeyemiyor
sen dur, bende var...


evde sanki bir konuk
ocağını, cezvesini getirmiş
telvedeki köpekle
ben zaten yoğumdu
ötesi fincan gece...




Yine' den..
=================

Leman Hanım,
size bir şiir borcum vardı ya
işte onu ödüyorum...


Hala sağ mısın lan
inatçı deyyus
zehir kimin için,
ucu ilmekli ip niye
icat edildi ulan
marsık,
elektrikli sandalye
Galata kulesi
atom ?
   ha !..


camı 
kırmak çok kolay
unu, hiç acıtmamak
çölü tez çimlemek
er'i dişilemek
piç'i babalamak
sonu ilklemek hemen
            zor olanı sen...



Bektaşi Dedikleri'nden...
===================

Sofu komşusu hep takaza edermiş Bektaşiye
 " Ramazanda olsun niye namaz kılmazsın ? " iye
E, gayri bizimkininde canına tak edmiş :
 " Kur'anda namazı yasaklayan ayet var :
 " La takrabussalate...
      yorumunu da şıppadanak yapmış :
 " Sakın ha namaza durmayınız..
Ne ki öbürüde az bilgiç değil hani,
 " Aman Erenler, demiş;
 "senin andığın ayetin yarısı ki;
  gerisi şöyle gelir :
 " Ve entüm şükara ! "
 " Yani sarhoş iseniz.."
Bektaşi bu, hiç bozuntuya mı verir :
 " A dost demiş; ben Mekke'ye
   bilmem ne başı olacak değilim,
   ezberlediğim kadarı , yeter de artar bana...


Tuzu kurular oturup konuşurlar
Konu : toplum ahlakının bozukluğu
içlerinden uzak görüşlüsü gösterir sonu
  " Böyle gidersek alt-üst olacak dünya,
    Ulular düşünüp buna bir çare bulsa.."
deyince, Bektaşi yekinip ayağa kalkar ;
  " Ne biliyorsunuz, belki altı üstünden iyi çıkar,
                           değmez bunca kaygılanmaya !.."


Köpeksiz köyde değneksiz gezenin biri
Bektaşi'ye gücü yetmiş, pataklar ha pataklar
ya bizimkinin yakarmasına ne demeli :
 " Ellerin nurdan kurusun e mi "
sormuşlar garibana kötek bitimi :
 " Yahu o ilenmende nur'un ne yeri var ?
Bektaşicik işbilirliğini takınmış gene :
 " Elleri kurusun da a canım, nedeninden bana ne..."


Bir Bektaşi Mısır'a gidip
     büyük dergahı arar :
 yalınayak yürümekten patlar tabanları
 yolda ,süslü bir araba içinde giysileri sırmalı
 erkek tavus gibi kurumlu birini görür
 yanındakine " Hidiv bu mu ? " diye sorar
 adam " Bu Hidiv'in bir kuludur " deyince
 Bektaşi ellerini öfkeyle kaldırır göğe :
   " Tanrım der, çok zor tüzeni anlamak
     bir Hidiv 'in kuluna ,
          bir de kendi kuluna bak !..."
ALINTI

Tuesday, January 1, 2013

Kudüs düşerken: 9 Aralık 1917


1. Dünya savaşında Filistin Cephesi'nde İngilizlerin önderliğindeki İtilaf Devletlerine yenilen Osmanlı Devleti Kudüs'u teslim etmek zorunda kalmıştı. 


9 Aralık 1917 günü Osmanlı Devleti’nin son Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey, Belediye Başkanına bir teslim mektubu vererek sabah erkenden şehirden ayrıldı. Ayrılmadan önce de telsiz makinesini çekiçle paramparça etti


Teslim mektubunda yazanlar şunlardı: "Her milletçe kutsal sayılan Kudüs’teki yerleşim yerlerine iki günden beri obüsler düşmektedir. Osmanlı Hükümeti sırf dinî mekanların zarar görmemesi için kasabadan çekilmiş ve Kamame, Mescid - i Aksa gibi dinî mekanların korunmasına memurlar görevlendirmiştir. Tarafınızdan dahi bu yolda muamele edileceği ümidiyle bu belgeyi Belediye Reisi Vekili Hüseyinzâde Hüseyin Bey eliyle gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet 8/9. 12. 33”

Belediye Başkanı, sabahleyin yanında birkaç polis memuru ile Lifta’da bulunan İngiliz birliklerine doğru yola çıktı. Saat 08. 30’da İngilizler, beyaz bir bayrakla yaklaşan heyeti gördü

Heyeti ilk karşılayan iki İngiliz çavuşu oldu ve kendilerine şehrin teslim mektubu ve anahtarları sunuldu ise de kabul etmediler. 60. Tümen Komutanı Tümgeneral J. S. M. Shea Allenby adına saat 11. 00’de şehrin teslimini kabul etti.  Böylece 31 Ekim’den beri 40 gündür devam eden muharebeler sonunda Kudüs teslim alındı.  



İki gün sonra 11 Aralık 1917'de Allenby, Kutsal Şehr'e saygı göstermek için yürüyerek Kudüs'e girdi ve dini mekân ve tesislerinin korunması için Sıkıyönetimi ilan etti.
kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 0

Belediye Başkanı Kudüs'ü teslim etme görüşmelerinde


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 1

Aynı görüşmelerden bir başka fotoğraf


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 2

Teslim anlaşmasından sonra İngiliz birlikleri Bethelem'e doğru ilerliyorlar.


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 3

Teslim görüşmelerine başlayan iki ingiliz çavuşu


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 4

İngilizler Kudüs'de 9 Aralık 1917


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 5

General Watson ve Belediye Başkanı


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 6

Türk esirler


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 7

11 Aralık'ta General Allenby için yapılan tören


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 8

Allenby yürüyerek Kudüs'e giriyor.


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 9

General Allenby Kudüs'te


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 10

General Allenby'ın Kudüs'e ilerleyişinden bir başka sahne


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 11

Allenby şehrin ileri gelenleri ile...


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 12

Yine Allenby ileri gelenlerle görüşürken.


kudüs düşerken: 9 Aralık 1917 Resim 13

Kudüs Osmanlı toprağı iken kutlanan son Nebi Musa

Kaynak:
With Our Army in Palestine, by Antony Bluett, Library of Congress, Wikipedia, İngilizlerin Kudüs'ü ele geçirmesi ve General Edmund H.H Allenby'nin Kudüse törenle girişi (9–11 Aralık 1917)İsmet Üzen

Saturday, December 29, 2012

Semin Görgün/“Moskova Göz Yaşlarına İnanmıyor” (İki Diktatörlük altında)


 Margarete Buber-Neumann, İki Diktatörlük Altında-Stalin ve Hitler’in Mahkûmu, çev: Gün Zileli, Kasım 2012, İmge Kitabevi Yayınları

 Yıllar önce Vladimir Menshov’un  yönetmenliğini yaptığı “Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor” (1979) adlı filmini seyretmiştim. Çok güzel bir filmdi. Ama burada bu filmden söz edecek değilim. Sadece, Margaret Buber-Neumann’ın 7 yıllık (1937-1945) anılarını okumayı bitirip kitabın kapağını kapattıktan sonra filmin adı yıllar öncesinden gelip zihnimde yeniden yankılandı: “Moskova Göz Yaşlarına İnanmıyor.”
Kitap, 1 Mayıs törenlerine hazırlanan Moskova’nın kalabalıkları arasında çaresizce ve umutsuzca oradan oraya savrulan bir kadının görüntüsüyle başlar (görüntüsüyle diyorum, çünkü tasvirler film gibi görsel bir etki yaratmaktadır zihninizde). Kocası, ünlü Alman komünisti Heinz Neumann üç gün önce, Komintern görevlilerinin kaldığı Lux Hotel’de, GPU görevlileri tarafından tutuklanıp götürülürken, göz yaşlarını tutamayan karısı Margaret Buber-Neumann’a, önce ağlamamasını söylemiş, sonra da GPU’cuları takmadan geri gelip onu son kez kucaklarken şöyle demiştir: “Ağla o zaman. Ağlamak için yeterince sebep var.” (s. 35)
Acaba şimdi o hangi hapishanededir? Lubyanka’da mı, Butirki’de mi, Sokolniki’de mi, Lefortogo’daki askeri hapishanede mi? “Nyet” tir yanıt. “Burada yok.” Dilini doğru dürüst bilmediğiniz bir ülkede hiç yalnız başınıza kaldırınız mı, bir adres sormak bile ne kadar zordur. Ya hapishane kapıları? O yabancı eller, göz yaşlarınıza da, dilinizin dönmediğine de inanmaz.
Küçük bir kız çocuğu düşünün. Annesi gece yarısı alınıp götürülmüştür. “Annem neden gece yarısı alınıp Prag’a götürüldü?” diye göz yaşları içinde sormaktadır dadısına, Hilde’nin küçük kızı Svetlana. Dadısı, ona gerçeği söylemek istememiş, bütün çocuklara yapıldığı gibi yalan söylemiştir annesinin nereye götürüldüğü hakkında. Moskova küçük Svetlana’nın göz yaşlarına da inanmaz.
Başta Almanya olmak üzere Baltık ülkelerinden ve başka birçok Avrupa ve Asya ülkesinden komünistler, faşizmden ve burjuva diktatörlüklerinden kaçarak, “işçi sınıfının ideal ülkesi” “sosyalist anavatan” Sovyetler Birliği’ne sığınmışlardı ve Stalin’in 1934-1939 Büyük Temizlikleri sırasında, Sovyetler Birliği’nde yaşayan komünistlerle birlikte bu sığınmacı komünistler en büyük darbeyi yemişlerdi.
Lux Otel’de GPU her gece operasyonlar düzenliyor, düzenlenen “Alman gecesi”nde Alman komünistlerini, “Polonya gecesi”nde Polonya komünistlerini tutukluyordu. Moskova’daki GPU bodrumları, Hitler’den kaçıp Sovyetler Birliği’ne sığınan Alman komünistlerinin ve anti-faşistlerinin mezarı olmuştu. Kitapta uzun bir giriş yazısı yer alan (“İçindekiler” bölümünde ismi geçtiği halde, yayınevi yazarın adını “Giriş” yazısının altına yazmayı ihmal etmiştir) Nikolaus Wachsmann’ın belirttiği gibi, “KDP (Alman Komünist Partisi) politbürosunun temsilcileri, Stalin rejiminde, Hitler rejimi altında olduğundan daha fazla kurban vermişlerdir.” (s. 15)
Sefalet içinde geçen bir yıldan sonra (bütün yaşama ve geçim araçları ellerinden alınmıştır ve pasaportlarına Komintern tarafından el konduğundan ülkede kalma izinleri bile ancak 5’er gün uzatılmaktadır) Margarete Buber-Neumann da tutuklanır. Butirki’de yüzden fazla yabancı kadının kapatıldığı bir koğuşa konur.
Yüksek sesle konuşmak yasaktır bu koğuşta, sadece fısıltıyla konuşulabilir. Naris denen, birleştirilmiş tahta yataklarda öyle bir sıkışıklık vardır ki, ancak bütün koğuş anlaşmaya varabilirse herkes birden bir tarafından öbür tarafına dönebilmektedir. Kötü beslenme, haşerat, kötü muamele, ceza hücresine atılma, vb. vb., bir hapishanede olması gereken her şey fazlasıyla vardır burada. Neden tutuklandığını bile bilmeyen yarı yarıya çıldırmış kadınlarla doludur içerisi. Moskova onların göz yaşlarına da asla inanmaz. Ve yangılanmadan, özel komisyonların verdiği beşer onar yıllık cezalarla Sibirya’ya ve daha da ötesindeki yerlere, ağır çalışmaya gönderilirler. Birçoğu gönderildikleri bu yerlerden dönemeyecektir.
Beş yıl ceza aldıktan sonra Kazakistan’daki Karaganda çalışma kamplarında iki yıl ağır çalışma koşullarında yaşayan Buber-Neumann, günün birinde aniden alınıp yeniden Moskova’ya gönderilir. Moskova aynı Moskova’dır. Butirki ise değişmiştir. Ya da belki sadece bir bölümü değişmiştir: Alman komünist kadınların konduğu koğuş. Tertemiz çarşaflar, iyi beslenme, iyi muamele, haşarattan arınmış bir ortam. Ne olmaktadır? Herkes şaşkınlık içindedir. Bu değişikliğin anlamını herkes birbirine sormaktadır.
Bunun nedenini öğrenmeleri için çok fazla zaman geçmesi gerekmeyecektir. Kitabın arka kapağına da konan şu paragrafı okuyalım: “Orada bizi Stolipin tipi, eski ve sıradan bir mahkûm vagonu beklemekteydi. Uzaktaki Beyaz Rusya İstasyonu’nu fark ettim. Buradan trenler Polonya’ya ve batıya giderdi. Betty zor ayakta duruyordu. ‘Bizi Almanya’ya götürüyorlar diye fısıldadım. ‘Bu istasyondan başka hiçbir yere gidemezsin.” (s.178)
Yıl 1940’tır, savaş çıkmıştır bir yıl önce ama Sovyet-Alman paktı halen yürürlüktedir. Bu paktın gizli bir maddesine göre, GPU, Alman komünistlerini Gestapo’ya teslim etmektedir. Teslim işlemlerinin yapıldığı yer o sırada Alman işgali altında bulunan, Polonya-Sovyet sınırındaki Brest-Litovsk Köprüsü’dür:
“Erkekler geldi ve ardından bir grup GPU’lu köprüyü geçti. Onların bir süre sonra geri döndüğünü gördük, GPU’lu grup daha da büyümüştü. SS subayları da onlarla birlikteydi. SS komutanı ve GPU şefi birbirlerini dostça selamladılar. Rus, Almandan bir baş daha uzundu. GPU şefi parlak deri bir çantadan bazı kâğıtlar çıkardı ve bir isim listesi okumaya başladı. Yalnızca ‘Margarete Genrichovna Buber-Neumann’ adını duyabildim. Bizim gruptan bazıları protestoya girişip GPU’luyla tartışmaya başladı. Bunlardan biri, Macaristanlı
bir Yahudi sığınmacıydı; diğeri ise 1933 yılında, Nazilerle, bir Nazinin ölümüyle sonuçlanan bir çatışmaya karışmış Dresdenli genç bir işçiydi. Sovyet Rusya’ya kaçmayı başarmıştı. Olaya ilişkin yargılamada, arkadaşları, bilerek ya da daha doğrusu onun Sovyetler Birliği’nde güvenlikte olduğunu düşünerek bütün suçu üzerine yıkmışlardı. Ona ne yapılacağı belliydi.
 “Köprüden geçtik. Protestoda bulunan üç kişi itile katıla diğerleriyle
birlikte gitmeye zorlandılar. Direnmenin hiçbir yararı yoktu, kaderlerine boyun eğdiler.” (s. 181)
 Bu seferki göz yaşları, ihanete uğramanın yarattığı büyük hayal kırıklığının ürünüydü. Ne Moskova ne de başkaları bu göz yaşlarını gördü. Hatta tarih bile görmedi. Alman komünistlerinin ve anti-faşistlerinin, Avusturyalı militan anti-faşist işçilerin örgütü Schutzbund üyelerinin Moskova tarafından Hitler’e teslim edilmesi olayı, Soğuk Savaş öncesindeki Sovyetler Birliği-Batı ittifakı nedeniyle hep görmezden gelinmiştir. Bu olayı çok az  batılı tarihçi irdelemiştir.  İhanete uğrayanların göz yaşlarına sadece Moskova değil, Batı da inanmamıştır.

Ravensbrück

Ravensbrück, Almanya’daki toplama kamplarından biridir. Esasen kadınları barındıran bir kamptır bu, daha sonraları erkek barakaları da eklenecektir. Bu kampta, komünistler, muhalifler, “toplum dışı”lar, Yahudiler, Yahova Şahitleri, Polonyalılar, Çingeneler vb. kalmaktadır. Margarete Buber Neumann da kamptaki mahkûmlardan biridir. Nazilerin hukuk dışı tutuklamanın bahanesi olarak uydurdukları “ihtiyati tutuklama” kararıyla belirsiz bir süre için buraya atılmıştır.

Burada Nazilerin sadistçe sayısız uygulamalarını olayların akışı içinde ortaya koyar Buber-Neumann. Aynı zamanda Nazilere karşı direnen kadınların kahramanca dayanışma örneklerini de. Kafka’nın sevgilisi Milena Jesenska’yı Buber Neumann’ın en yakın arkadaşı olarak görürüz burada. 1936 yılında Çekoslovak Komünist Partisi’nden atılan Milena, Nazilere karşı anti-faşistlere yardım eden bir gazeteci olarak tutuklanmıştır. Nereden nereye? Kafka’yla birlikte adeta biz o zamanki gençlerin de sevgilisi olan Milena’ya böyle bir ölüm kampında rastlayacağım hiç aklıma gelir miydi? Kızını ve Prag’ı özleyen Milena’nın hayatı bu ölüm kampında sona erdi. Margarete Buber-Neumann, dışarı çıktıklarında birlikte dolaşacakları, birlikte kitap yazacakları hayalleri kurdukları sevgili arkadaşının ardından çok göz yaşı döktü. Ama göz yaşlarına kimse inanmamaktadır artık.
 Bu kampta ortalama seksen kişi ölmektedir çeşitli nedenlerle (hastalık, ceza hücresinde donma vb.). Bu rakama, çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu, her gün kamyonlarla gaz odalarına gönderilen ve bir süre sonra aynı kamyonların, o kurbanların takma dişlerini, takma bacaklarını ve sefil giysilerini geri getirdikleri binlerce kadın ve çocuk dahil değildir. Bu kampta doğup besinsizlikten ölen ya da geç kürtajlarda analarıyla birlikte daha yer yüzüne gelmeden boğazlanan bebekler de dahil değildir.
 Zulmün hangisini anlatsam acaba. Artık gerçekten zorluk çekiyorum.
 1945 Nisan’ında bir gün kampın içinde İsveç Kızıl Haç’ının kamyonları görünür. Bu, Nazilerin sonudur. Artık onların işi bitiktir. Kitabın en sevinçli, en şenlikli bölümleridir buradaki anlatımlar. Buber-Neumann, anlattıklarıyla bizlere özgürlüğün sevincini son derece canlı bir şekilde yaşatır. İnsanın özgürlüğü, özgürleşmeyi etinde kemiğinde hissetmesi böyle bir şeymiş demek. Ve artık emirler, komutlar, tehditler, beşerli sıra ollar, “davai, davai”ler, kırbaç sesleri, ceza hücrelerinin karanlıkları, boyun eğmeler, yerlerde süründürülmeler, korkular sona ermiştir: “Eğik bel kemiği doğrulmaya başlamıştı.” (s. 319)
 Ve toplama kampından çıktıktan sonra yeni bir kaçış başlar. Sovyet orduları Ober’dedir ve ilerlemektedir. Margarete Buber-Neumann’ın en büyük korkusu yeniden Rusların eline geçmektir. Kitabın yaklaşır son yüz sayfası bu kaçışın soluk kesen bir öyküsüdür.
 Sonunda ana-baba evine, yirmi beş yıl önce büyük devrimci umutlarla ayrıldığı köyüne ulaşır Margaret Buber-Neumann. Ve annesinin sesi: “Gerçekten geldi mi? Geldi mi gerçekten?” (s. 393)
 Analar göz yaşlarına inanır.
 Semin Görgün
13 Aralık 2012

Bu yazı, 29 Aralık 2012 tarihli Yurt gazetesinin kültür eki’nde, “Anılar Göz Yaşlarına İnanır” başlığıyla ve son derece kritik bazı paragrafları çıkartılarak yayımlanmıştır. Aşağıda yazının tamamı bulunmaktadır. Yurt gazetesinin çıkarttığı paragraflar bold olarak gösterilmiştir.  

Thursday, December 27, 2012

Meral beni Munzur'a çağırdı...' (HALİL DALKILIÇ)

Dêrsim katliamında kadınların çığlık çığlığa uçurumlardan kendilerini attığı o günlerde, O'nun çocuk aklı ve gözleri olanları algılayamayacak kadar saftı. Zira vahşet denen şeyin bir insanlık uğraşı olduğunu henüz bilemeyecek çocuk çağlarındaydı. O günlerde Dêrsimlilerin çığlıkları göğün en yüksek katına ulaştığında feryatlarını başkaları duymadı bile. Aylar ve yıllar yaşanmadan, zaman başka tarihlere sıçradı. Çığlık atanlar ve çığlık atmaya mecbur bırakanlar haricinde sanki o anları insanlığın kalan kısmı yaşamadı, duymadı, görmedi; bîhaber es geçti. Onbinler kırımdan geçirilip kalanlar bilinmez yad ellere sürüldüğünde, kankırmızılaşan Munzur'un da takati kalmamıştı; yüklenip feryadı başka diyarlara ulaştırmaya.
Ne olduysa Dêrsim'e oldu; kim öldüyse Dêrsim'de öldü...
Ve ne kaldıysa da Dêrsim'de kaldı; sessiz, soluksuz ve lal...
Kürt coğrafyasında hafıza
acının eşanlamıdır...
Olanı, biteni ve yiteni Dêrsimliler unuttu belki ama Dêrsim unutmadı. On yıllar da geçse aradan, yeniden ama yeniden vurdu yüzüne herkesin. Feryatlar arşa yükselirken, başkalarının es geçtiği o anlar
ve yıllar, tek tarihi oldu Dêrsim'in.
Kürt coğrafyasında hafıza, acının eşanlamıdır. Hatırlamak acı verir, acı çektirir. Dêrsim ise acının ta kendisidir. Görenin görmeyenin, tanıyan ve tanımayanın hiç düşünmeden ve çekinmeden "benimdir" diyebildiği vazgeçilmez ve çekici bir acı. Ne onunla ne de onsuz misali yürek yakan bir kara sevda...
Can yakan bu sevda öyle bir şey ki; Munzur Bava gibi sırra kadem bassa da, hep var olan, var bilinen; her yerde, her dağda, her vadide, her canlıda kendisini hissettiren, cana can olan bir yaşam iksiri.
Gulê Ana da bir Dêrsim kadınıydı; hep acı çeken ama hep sevgi sunan. İnsana olan sevgisini, insanın insana çektirdiği acıyla büyüten. Yani acıdan sevgi damıtan; insandan kaçan Munzur Bava'nın insana ab-ı hayat sunduğu gibi...
Munzur'un sırrı
Dêrsim'e hayat olur...
Yolda yürürken kendi kendine gülümsedi. O an, Arnhem kentinin, üzerine basıp yürüdüğü o sokak taşlarından ve yabancısı olduğu o insan kalabalığının oluşturduğu soğuk atmosferden koptu. Yürüyor, gözleri dalgın dalgın etrafı seyrediyor ama O, orada değil. Gözlerinin önünde beliren bir ışık onu kendine çekiyor. Her adımını attıkça, gözlerini odakladığı ışık kümesi de ondan uzaklaşıyor. Ve birden göz kamaştıran ışığın içinde Meral'in nurlu yüzü görünüyor.
"Cîgeram, çila zerê çê min!" (Ciğerim, evimin ışığı)
"Anne!" dedi Meral de; "Ne zaman geleceksin?" 
Gulê Ana, nur deryasında peri gibi gülümseyen kızına doğru adımını attıkça, Meral, O'ndan uzaklaştı. Aralarındaki mesafe ne uzadı ne de kısaldı...
Munzur'un hikayesi gibi...
***
Munzur, İbrahim peygamberin çobanı imiş. Bir gün karşısına iki kurt çıkmış ve ondan bir koyun istemişler. Munzur temiz, Munzur pak. Rızalık gerek. Onlara koyun veremeyeceğini, bunun için koyunların sahibinin rızasını almaları gerektiğini söylemiş. Kurtlar da, 'o zaman git koyunların sahibinden bir koyun istediğimizi söyle' demişler ve o geri dönene kadar da sürüye karışmayacaklarına dair yemin etmişler. Munzur, İbrahim peygambere durumu anlatmış. İbrahim peygamber de, 'madem ki yemin etmişler; git söyle hangisini beğeniyorlarsa, onu alsınlar' demiş. Kurtlar, sürünün içinden bir koyun beğenir ki, o da Munzur'un sahibi olduğu tek koyun imiş. Yedi senedir kısır olan koyun ise iki yavruya gebe imiş. Koyunu alan kurtlar uzaklaşmışlar. Daha sonra doğuran koyunun her iki kuzusunu alıp, koyunu da serbest bırakmışlar.
Ancak koyun tekrar sürüsüne döndüğü anda sürünün yarısının rengi siyah olurken, diğer yarısınınki ise beyaz olmuş. Şaşıran İbahim peygamber gözlerine inanamamış. Koşarak Munzur'a, 'Lazê mi, bu keramet sana nasıl geldi' demiş. Fakir Munzur ise ürkmüş ve yüzü dağa doğru koşmaya başlamış. Koşarken her bastığı yerden bembeyaz süt gibi sular fışkırmış. Bu su, ikisinin arasından akmış ve İbrahim peygamber ona ulaşamamış. Munzur ise kırkıncı adımını attığı ve yine süt gibi suyun fışkırdığı yerde kaybolup, sır olmuş...
O gün bu gündür Munzur, yaşamın sırrı olup Dêrsim'e can verir olmuş... Ve bugün de hakikatin arayışçıları Munzur Bava'nın sırrının peşinde Munzurlar'da hakikatin izini sürer durur.
***
Birden büyük kızı Derman'ın, "Anne kahve içelim mi şurada?" diye kolundan tutmasıyla irkilip kendine geldi. Göz göze gelmeleriyle, içinde Meral'in nur yüzünün belirdiği ışık birden gözünün önünden kayboldu. Adeta 'ben neredeyim' dercesine irkildi. Çarşıda birlikte dolaştığı kızlarına ve çevresine bakındı. Uykudan uyanmış gibi çevresine şaşkın gözlerle baktığında, kendisini soğuk bir insan akıntısının içinde hissetti. Ne Meral, ne Munzur, ne kırk gözeler ne de nur...
Yüz ifadesi o kadar huzurlu ki... Yanağına süzülen damlaların döküldüğü gözlerde çaresizlik karışımı bir gülümseme...
Bir hayale dalmış olduğunu anladı... Ve kızlarına dönerek acılı bir tebessümle, "Meral beni çağırdı" dedi. Gözleri tekrar doldu...
Heqo çê to bivêso...
Çocuğunun yasını tutmanın ne olduğunu Kürtlerden başka bilen, onlar kadar yaşayan var mı acaba? Çağımızda yaşamın diyalektiği bizde tersine işliyor. Her canlıda olduğu gibi; doğar, büyür ve yaşar diye olmuyor bizde. Doğar ama büyümeden ölüyor bizimkiler. Yalnızca çocuklar, ana ve babalarının, yaşlılarının ölümüne tanıklık etmiyor artık. Çocuklarının yasını tutanlar, büyüklerinin yasını tutanlardan daha fazla oldu bizde.
Çocuklar ana babalarını değil; ana, baba hatta yaşlılar çocuklarını, torunlarını gömüyor, onlar için ağıt yakıyor; "Heqo çê to bivêso..." ya da "Xwedêyo mala te bişewite..." (Ey Tanrı evin yansın)
Oysa yaşlılarımız gençlere ve çocuklara seslenirken, "cîgeram" ya da "ez qurban" diye söze başlar. Kürt kültüründe büyüğe saygı ve sevgi tartışılmaz ama yaşlılar, gençleri ve çocukları canlarından daha değerli tutar; "ez qurban!.." der ve onların varlığını kendi varlıkları olarak içselleştirdiklerinden "omediya min..." (umudum) diyerek, tüm umutlarını onlara bağladıklarını gösterirler.
Gulê Ana da kızı Meral ve oğulları Deniz ve Yaşar'a "cîgeram" derdi. Ama her üçünün de ardından ağıt yaktı; "Heqo çê to bivêso..."
'Wan'ı Diyarbekir'den
daha fazla seviyorum'
Meral ve Deniz, Gulê Ana için nasıl 'omed' idiyseler, onların sevdaları ve kavgaları da Gulê Ana için umut olmuştu. Bu sevdayı ve kavgayı paylaşan herkes de... Meral ve Deniz için yüreği nasıl yandıysa, aynı umudun yolcuları için de yüreği aynı derinlikte yandı; "cîgeram..."
Wan depremi sonrası çok üzülmüş. Deprem mağdurlarının görüntülerini izlediğinde, kızı Derman'a, "Ben Wan'ı Diyarbekir'den daha fazla seviyorum. Wan, Diyarbekir'i geçti, daha fazla sahip çıkıyor mücadeleye" deyip ağlamış.
Umut da hafıza gibi acı taşıyıcısıdır bizde. Her umudumuzda acı vardır. Artık hafızamız ortaklaştığı için; umutlarımız da, acılarımız da bir oldu bizim. Gulê Ana'nın ciğeri herkese yanar; dağ başlarında düşen canlara da, yokluktan güç bela başını sokabildiği derme çatma evinin yıkıntıları altında yitip giden Wanlılara da...
Wanlıların her baharda yere göğe sığmaz rengarenk Newroz coşkusu, O'na Xizir'ın hikayesini hatırlatırmış. Biri karada diğeri ise denizde darda kalanlara yoldaşlık yapan Xizir ile musahibi Xidir İlyas, her baharda bir kırmızı gülün gölgesinde buluşup birlikte hakk muhabbeti yaparlarmış...
Gulê Ana da, umutsuzluğun derinleştirildiği demlerde Wanlıların o görkemli coşkularıyla herkesin umudunu büyütmesini izlerken, aynen Xizir'ın darda kalanların imdadına yetişmesine sevindiği gibi sevinirmiş.
Deprem yıkıntıları içinde çıkan yoksul Wanlıların cansız bedenlerini seyredip ağlarken ise, darda kalan Dûzgin Bava'ya her sonbaharda dört dağ keçisi götüren boynu bükük kız kardeşi Karsniye gibi yüreği yanarmış...
Meral, Deniz ve
Yaşar'la Gazik'te...
Meral'in haberini duyduğu zaman, her gün baktığı çiçekleri aniden solmuş. Yaşamdan vazgeçmiş çiçekler ama Gulê Ana yaşama küsmemiş. Yirmi yıldır her yalnız kaldığında gözlerinin önünde belirir olmuş Meral. O'nu hiç yalnız bırakmamış. Son günlerinde ise daha sık görüşür olmuşlar. Artık her defasında sanki yakın zamanda buluşacaklarmış gibi daha bir sabırsızlıkla sorar olmuş, "Anne ne zaman geliyorsun" diye.
Gulê Ana son günlerinde, artık hastalığını bile hissetmez olmuş. Yüzündeki gerginlik ve stresli halinden eser kalmamış.
Son gün çarşıda birlikte dolaştığı kızları, Gulê Ana'yı evine bırakırken de onlara yine, "Meral beni çağırdı" diye tekrarlamış... Derin derin bakışmışlar...
Evde kızları yanından ayrıldıktan sonra, dinlenmek için oturduğu yerde dalmış. Huzur içinde öylesine ardına yaslanmış. Göz kapakları son kez kapandığında, Meral yine bir nur deryası içinde önünde belirmiş; "Anne kalk gidelim."
O da sanki tüm hazırlıklarını yapmış bir yolcu gibi, "Cîgeram, haydi gidelim" demiş ve el ele nur deryasına dalıp gitmişler...
Gulê Ana ile "omediya min" dediği üç kuzusu yıllar sonra Dêrsim'de buluştu. Bedenleri Gazik'te yan yana uzanıp toprak olurken; Gulê Ana ise, şimdi çocuklarına Dêrsim'e hayat veren Munzur'un sırrını anlatıyor; Dûzgin Bava'dan Haskar ve Jel'i seyre dalarak...
Ve geride kalan hakikat yolcuları için umut diliyor; "Ya Xizir!"...

Sunday, December 23, 2012

Mari'nin muhteşem dönüşü


Mari'nin muhteşem dönüşü
16/12/2012
Haber: KARİN KARAKAŞLI 

Tesadüf diye bir şey yok. Hayatla kurduğumuz bağda yaydığımız ve aldığımız enerjiler var. Sürekli titreşiyoruz. Duygularla, düşüncelerle, bizden bağımsız taşıdığımız kodların yüküyle, bireysel tercihlerimizle titreşiyoruz. İnsan kırılgan ve değişken bir varlık. Ruh hali de sürekli değişen renklerde ve şiddette ışınlar yayıyor çevreye. Bir ortama girdiğinizde oradaki enerjiyi, o enerjini iyi ya da kötü ağırlıklı muhtevasını hemen hissedebilirsiniz. Ve korku ya da arzularınız yeterince güçlüyse, emin olun korktuğunuz ya da arzuladığınızı kendinize doğru çekersiniz. Bunun adı da tesadüf olur. 
Benim kendi tabirimle sevgili ölülerim var. Allah şahit, onlar çoğu yaşayandan daha yakın ruhuma. Her şeyimi bilirler, ben de onlar aracılığıyla hakikate, kısmen ve bazen de olsa yaklaşabilmiş hissederim kendimi. Bu sevgili ölülerimden biri, Cumhuriyet tarihinin önemli kadın heykeltıraşlarından Mari Gerekmezyan. 
Yasak aşk ve Ermenilik 
Onun ismine kaçınılmaz olarak önce Bedri Rahmi’nin resim sanatını anlatan kapsamlı bir kitabın dipnotlarında rastladım. Kaçınılmaz olarak diyorum, çünkü Bedri Rahmi’nin bir dönem şiirini ve resmini onsuz anlatmak mümkün olmuyordu. Bir Leitmotiv misali seri tablolara ve en güzel aşk şiirlerine sinmişti. Ama Bedri’yi Mari’siz anlatabilme çabası da sonsuzdu çünkü iki sanatçı arasında dillere destan bir aşk vardı. Ve bu aşk yasaktı. 
Dile düşen hiçbir şey, yaşayanların hakikati olmaz. Birbirlerinde kadın-erkek iki âşık olma dışında iki sanatçı olarak derin iz bırakan bu isimlerden Mari Gerekmezyan, birkaç koldan unutuşa terk edildi. Altı yıldır sanatçının hayatıyla ilgili her bilgi kırıntısını toplamaya çalışan akademisyen yazar Sevengül Sönmez’in de isabetle vurguladığı gibi, bütün bu imalı dedikoduların hedefi olması dışında, Ankara ’da resim heykel sergilerine katılıp üst üste ödüller aldığı yıllarda bu kez ismine dönemin gazeteleri de yer vermedi. Ermeni olması hasebiyle fazlasıyla dışarlıklı kaldı, kerelerce dışlandı. 
Ne hazindir ki, göze aldığı aşk yüzünden bizzat kendi ailesi de onu dışlayacaktı. Onca emek verdiği, hizmet ettiği Ermeni toplumu da onu ancak dedikodular kadar tanıyacaktı. Sonra olan oldu. Mari Gerekmezyan’ın her koldan yalnızlaştırılmış hayatı, yakalandığı tüberküloz menenjit sonrası 1947’de henüz 34 yaşındayken son buldu. İstikbal vaat ediyordu eleştirmenlere göre ama o istikbali yaşamak kısmet olmadı. 
Herkese gerekli bir ruh 
Oysa sanatının felsefesini yapacak denli azimli, sorumluluk sahibi bir heykeltıraştı. Sanatını sorguladığı bir makalede rastlantısal güzelliklere itibar etmeyerek “Sanatçı, tıpkı bir dalgıç gibi kendi benliğinin derinliklerine dalmalı, orada aramalı, incelemeli, gerekirse kanayışını dahi seyrederek koparmalı, çiğneyip atmalı bazılarını, çünkü o derinliklerde sadece inci ve mercan bulunmaz… Ocaktan çıkan demire benzer, cehennemden gelen sanatçıdır bizim sanatçıdan anladığımız” diyordu. O cehenneme kendisi de defalarca inmiş olmalıydı. Yanmadan yaratmak, acıdan geçmeden hazza varmak mümkün müydü? 
Ama biz onun ateşini ve közünü de külünü de bilemedik. Ta ki bugüne kadar. İşte güzelim heykelleri depolara kaldırılan, hatıraları silinen Mari Gerekmezyan birkaç gündür yeniden aramızda. Getronagan Ermeni Lisesi’nin 125. kuruluş yıldönümü çerçevesinde, okul, hayatının son dört yılında burada resim öğretmenliği yapan ve pek çok yeteneği akademiye kazandıran idealist öğretmenine ithafen bir görsel sanatlar sergisi açtı. Tarihi okul binasının sergi katında, farklı disiplinlerden işlerin yanı sıra Gerekmezyan’ın son anda bulunan bir büstü de yer alıyor. 
Bedri Rahmi’nin oğlu Mehmet Eyüboğlu’nun paylaştığı bilgilerle kamuoyuna ilk kez mal olan Mari Gerekmezyan’ı yıllar önce hikâye kahramanım kılmıştım. Onun sanattaki inadını da Bedri Rahmi’yi göze alışını da birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan yaratıcılık ve aşkın iki yüzü olarak selamlayarak kurgulamıştım hayatını. Benim Marim ölüm döşeğinde öyküsünün içinden şöyle seslenmişti dünyaya: “Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir benim için. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi. Kendi cennetime gidiyorum nihayet… Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar…” 
Çok sonraları Getronagan Okulu’na geldiğimde, bu okulun merdivenleri ve koridorlarında, yemekhane ve sınıflarında onun da dolaşmış olduğunu öğrendiğimde şu tesadüf tanrısının oyunlarına bir kez daha gülümsedim. Okulun deri kaplı öğretmen kayıt defterinde siyah-beyaz vesikalığı yanında dolmakalemli el yazısıyla 1947 tarihi ve vefat dolayısıyla görevinin son bulduğu bilgisi düşülmüştü. 8 Aralık Cumartesi günü okulun dört bir yanı onun resimleriyle kaplanmış, koca salon hıncahınç dolmuşken o hatırlanma gününün geldiğini anladım. O artık hepimize gerekliydi. 
Gündemin yapay başlıklardan sulandırılmasından mı sıkıldınız, asıl meselelerin girdabında zerre müdahale şansınız olmadan boğulmaktan mı usandınız, bir kere de seçim hakkınızı kullanın. Mari Gerekmezyan’ı tanımak için kendinize zaman ayırın. Dahası 125 yıllık bir Ermeni okulundan geçin. Orada hayatta kalmanın, varlığını sürdürmenin ne demek olduğunu kavrayın. İstanbul da hayat da genleşsin, güzelleşsin bir süreliğine. Paylaşalım hazinemizi. Mari’nin ismini yok sayıldığı her yere koyalım. Gazetelere, sergilere, kitaplara, hayatın tam ortasına. Ruhunu birlikte şâd edelim. O da bize bir süreliğine huzur versin, ilham ve güzellik bahşetsin. 
Sonra nasılsa yine üzülürüz.

Tuesday, December 11, 2012

Cumhuriyet tarihinde bir ilk: Süryani kilisesi

 12/12/2012
 
İstanbul Yeşilköy’deki Süryani cemaatinin kilise talebini inceleyen Büyükşehir Belediyesi ilk kez bir kilise için onay verdi. Cumhuriyet döneminde ilk kez bir kilise sıfırdan inşa edilecek.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Beyoğlu Meryem Ana Kilisesi Vakfı’nın kilise talebini kabul ettiğini açıkladı. İstanbul’daki süryani nüfusu 17 bin. Kilisenin yapılacağı arazi Büyükşehir Belediyesi’ne ait, ancak vakıf  arazinin kendisine ait olduğunu savunuyor. İnşaat, Anıtlar Kurulu’nun onayının ardından başlayacak.

Sunday, December 9, 2012

Albert Camus'ün Kırılgan Defterler'i


Fransız düşünür, romancı, deneme ve oyun yazarı Albert Camus’nün Defterler adlı eserinin ilk iki cildi İthaki Yayınları’nca dilimizde ilk kez kitaplaştırıldı. 1957 Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Albert Camus’yü Türk edebiyatı okuru en çok Yabancı, Veba, Düşüş ve Sisifos Söyleni gibi ünlü eserleriyle tanıyor. Yazarın, Defterler adlı eseri roman ve denemelerinin dışında bir izlekte kaleme alınmış. Bu kitap serisi bir günceler-notlar toplamı olmasının yanında, okuyuculara yazarın yaşamı ve eserlerinin oluşum süreçleri hakkında çarpıcı bilgiler sunmasıyla da dikkat çekiyor. Defterler 1 ve 2, bir düşünür ya da sade bir insan olarak Camus’yü irdelemek ve düşüncelerinin altyapısını anlayabilmek isteyenler için belki de en uygun eserler.
Kara Camus!
Albert Camus denince akla ilk gelen sözcüklerden birisi de varoluşçuluk’tur. Belli bir dönem içinde bu akımın önemli savunucusu ve kuramcılarından birisi sayılmıştır o. Varoluşçuluk ile ilgili, ilk kitapta kısa bir metin bulunmakta. Diyor ki:
“İtalyan müzelerinde, idam mahkûmlarının idam sehpasını görmemesi için rahibin onların yüzüne tuttuğu boyanmış küçük perdeler. Varoluşsal sıçrama, bu küçük perdedir.” Buna benzer pek çok düşünce ‘kırıntısı’ var ilk kitapta. Sadece varoluşsal sorunlar değil elbet, aşk, edebiyat, gerçek, tarih, ölüm ve dil... Camus gerçek bir derin umutsuz; onu okurken rastlanacak yüzlerce ilginç saptama, okuma notları ve Camus’nün şahsına münhasır bir dille kâğıda geçirdiği ‘modern dünyanın çelişkileri’ olarak kalıyor zihinlerde.
Camus, çalkantılı yaşamı boyunca farklı siyasal ve felsefi konumlarda yer almış ancak her seferinde aynı ilkeye vurgu yaparak ciddiyetsizliğin uzağında durabilmiştir; şöyle diyor yazar: “İnsanı savunuyorum, çünkü düştüğünü gördüm.” Belki de bu alıntı, onun bir düşünür-yazar olarak, eserlerini yazma gerekçelerinden en önemlisidir... 
Camus, Defterler adlı kitabının orijinalini 1935’ten, bir trafik kazasında yaşamını yitireceği 1960 yılına dek kaleme almış ve esere kendisi tarafından Defterler adı verilmiş. 
Ciltler hâlinde okuyucularına ulaşarak tamamlanacak olan Defterler’in ilk kitabında Camus’nün tuttuğu günlüklerin Mayıs 1935-Şubat 1942 zaman aralıklı bölümlerini okumak mümkün. 
Günce aynı zamanda bir itiraftır diye geçiyordu ki içimden, kitaptaki şu sözlere takıldı gözlerim: “Vicdan rahatsızsa, itiraf kaçınılmaz olur. Kitap bir itiraftır...” Yazarın annesine olan sevgisinden Veba’sındaki karakterlerin ‘boş’ hareketlerine dek yüzlerce itirafının kitabı haline gelmiş bu günlükler. Rahatsız! bir kitap...
Defterler’in ilk cildi olan kitapta bir iki cümlelik aforizmaların yanında sayfaları bulan monologlar ve ilginç mektuplar da bulunmakta. Her sayfada ayrı bir şaşırtmaca var. Bir yerde “Bir umutsuza mektup” yazıyor Camus, bir yerde Nietzsche’nin gözüyle savaş’ı irdeliyor. Bir bakıyorsunuz anlamsız, kimilerine göre bomboş bir cümle sayfanın ortasında. Ben en çok da dipnotlara takıldım ilk kitapta; Camus’nün hangi yapıtları dikkatle okuduğunu ve önemsediğini biraz da dipnotlardan takip edebildim.
Defterler 2’de Ocak 1942’den başlıyor ilk günlük. Mart 1951’e kadar tutulan notlar var bu kitapta. İkinci yapıt ilkine oranla daha politik bir dile sahip. II. Dünya Savaşı sonrası soğuk savaş, psikolojik çöküntü, yaşamın anlamsızlığı, iç karartıcı günler... Hepsi Camus’de birikiyor ve izdüşümleri Defterler’e yansıyor.

Kitapta Albert Camus’nün Andre Gide ve Nietzsche ilgisi daha da belirginleşiyor sanki. Öyle ki, Nietzsche ile açılış yapıyor yazar: “’Beni öldürmeyen şey daha güçlü kılar.” Evet, ama... Mutluluk düşleri kurmak ne kadar da zor. Bütün bunların ezici ağırlığı. En iyisi sonsuza dek susmak ve geri kalana yönelmek,” diyor...
Elyazmalarının aslına bağlı kalınarak çevrilen bu ikinci defterde Camus, düşünsel temellerini oluşturan “saçma”, “başkaldırı” ve “yabancılaşma” kavramları üzerine, sayısız ipucunun verildiği cümlelerle sık sık eğiliyor. Saçmalık onun için adeta ‘iyi bir ruh hali’, örneğin:
“Saçma dünya sorununu ortaya koymak: ‘Hiçbir şey yapmadan umutsuzluğu kabul edecek miyiz?’ diye sormak demektir. Dürüst hiç kimsenin evet yanıtı vereceğini sanmıyorum” Ya da: “Saçma. ‘Sen’ aracılığıyla ahlakı yeniden oluşturmak. ‘Hesap vermek’ zorunda olacağımız başka bir dünya olduğuna inanmıyorum. Ama, şimdi bu dünyada-sevdiğimiz bütün insanlara verilecek hesabımız var,” gibi.

Defterler dizisinin ikinci cildinde Albert Camus’nün gözden geçirmediği daktilo edilmiş bir nüsha bulunuyor. Bu nüshayı Madam Albert Camus ve Roger Quilliot, yazar tarafından kısmen düzeltilmiş daha eski bir elyazması ve daktilo örneğinden faydalanarak düzeltmişler. Metnin ilginç bir özelliği de, hâlâ hayatta olan bir insanın sağlık durumunu içeren on sekiz satırlık bir bölümün yayın dışı tutulması.
Albert Camus’nün (Mart-Mayıs 1946) Kuzey Amerika ve (Haziran-Ağustos 1949) Güney Amerika yolculuğunun hikâyesi, gerçek bir yolculuk güncesi oluşturduğu için, bu bölümler Defterler’in dışında tutulmuş. Bu yolculuk günceleri daha sonra kitaplaşacak, sanırım.

Kadir Aydemir