Saturday, June 7, 2014

Ölmeyen Zihniyet ya da İçimizdeki Yabancıyı Kusmak

Ertuğrul Meşe
(24.03.2010)

“Gezegenin üzerinde bir hayalet
geziniyor: yabancı düşmanlığı hayaleti.”
Z. Bauman
 
 
Bu topraklar bir sürgün edilme operasyonu daha yaşadı, hem de “Kürt açılımlarının”, “demokratik açılım”ların, “milli birlik”, “kardeşlik” projelerinin allanıp pullandığı ve havada uçuştuğu ama bir türlü meyve vermediği bu günlerde: Selendili Romanların Sürgünü. Bu topraklarda gerçekleşen ilk sürgün değil bu. Tabi ki bu toprakların sürgün ve yerinden edilme operasyonlarının tarihi ne yeni ne de birkaç münferit olayla sınırlıdır. Bu tür sürgün edilme olaylarının Osmanlı Devletinin dağılmasından itibaren bugüne kadar hız ve ivme kazandığını ve bu hız ve iveme ile Anadolu’yu oluşturan kadim nüfusun, büyük bir politik ve ekonomik keyfiyet ile neredeyse bir hallaç pamuğu gibi oradan oraya atıldığını ve yüce devletlilerin uygun gördüğü iskan bölgelerine yerleştirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.[1]
 
Bir insanlık trajedisi ve faciası olarak sürgün ya da yerinden edilme/göç ettirilme, iktidarı elinde bulunduran ya da iktidara esas rengini veren ve toplumsal yapıda hacimli/dominant bir yer işgal eden topluluk veya o topluluğun iktidarın nimetlerini elinde bulunduran yetkilileri tarafından, bir toplumsal grubun yaşadıkları bir bölgeden başka bir bölgeye bedensel, ekonomik, dinsel, siyasi ve psikolojik baskıyla göç ettirilmesi ve yerleştirilmesi durumudur. Bu toplumsal bir facia olarak anılması gereken sosyolojik durum, ulusal sınırlar içinde gerçekleştiği gibi uluslararası da gerçekleşebilir. Biz, bu yazıda ulusal sınırlar içinde gerçekleşen sürgün/yerinden edilme olgusunu ele alalım. Ulusal sınırlar içinde gerçekleşen bu olaylar için kabul edilen uluslararası tanıma göre, zorla ya da mecbur kalarak evlerinden veya sürekli yaşamakta oldukları yerlerden, özellikle silahlı çatışmaların etkilerinden, genel olarak şiddet içeren durumlardan, insan hakları ihlallerinden veya doğal ya da insan kaynaklı felaketlerden korunmak için, uluslar arası kabul görmüş devlet sınırlarını geçmeksizin kaçan ya da bu yerleri terk eden kişi veya bu tip kişilerden oluşan gruplara “ülke içinde yerlerinden olmuş kişiler” denilmektedir.[2]  Özellikle şiddet içeren durumlar ve insan hakları ihlalleri sonucunda ortaya bir “çözüm” olarak çıkan göç/sürgün olgusu, göçü yaşamış ya da ona tabi tutulmuş toplulukların ve bireylerin belleğinde derin yaralar açan bir özelliğe sahiptir.
 
Modern toplumların oluşumu, neredeyse göç ve sürgünlerin tarihi olarak da okunmayı gerektirir. Modern dönemde, toplumlar ve devletler, içlerinde yabancı olarak gördükleri/algıladıkları nüfus unsurlarından arınma gibi imha/yıkım pratikleri geliştirmişlerdir. Modern toplumda ve modern devlette yabancıların ve yabancılığın kültürel ve/veya fiziksel imhası yaratıcı bir yıkımdır; yıkmak fakat aynı zamanda yeniden inşa etmek; bozmak fakat aynı zamanda da tesviye etmek… Bu süregiden düzen-inşası, ulus-inşası ve devlet inşası çabalarının ayrılmaz bir parçasıdır.[3] Modernlik, özellikle kendi evlatlarından biri olan ırkçılığı ve milliyetçiliği, insanlığın başına bela eden bir dönemdir. Bu özelliğinden dolayı adına modernite denilen bu dönem, daha baştan itibaren büyük miktarlarda insan artıkları üretti ve üretmeye devam ediyor.[4] Bu artık üretme işleminde ilk sırayı milliyetçilik alır ve bu özellikten Türk milliyetçiliği muaf tutulamaz. Türkiye’de milliyetçilik bir siyasi proje olarak İttihat ve Terakki ile bu toplumda kök salmış modern bir olgudur. O zamandan günümüze değin Türk milliyetçiliği farklı renkler alsa bile özünde taşıdığı temel karakteristik yapısından genel olarak hiçbir şey kaybetmemiştir. İttihatçı Türk milliyetçiliğinin operasyonel hali, derin devlet tahakkümündeki eylem hali, etnik bir kaygı/karakter taşımaktadır.[5] Bu temel karakteristik özellik, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasından günümüze değin kimi zaman açık kimi zaman da örtük bir biçimde işlerlikte kalmış/tutulmuştur. Sonuç olarak resmi düzlemde Türk milliyetçiliği sivil milliyetçilik rengi taşısa da derinliklerinde etnik milliyetçilik rengi hakimdir.[6]  Türkiye’de milliyetçiliğin asal öznesi olan Türk, Anadolulu ve Sünni-Müslüman olan bireylerden teşekkül eder. Türkiye’de Türk olmanın somut faydaları vardır. Zira Türkler milletin asli üyeleridir ve sadık vatandaşlar olarak görülürler; bu şekilde algılanmak, ülke halkının gerçek bir parçası olmanın anahtarıdır. Türk olarak görülmemekse kusurlu bir vatandaş olarak damgalanmaya yol açar.[7] Çünkü hala yaşamakta olan İttihatçı tasavvurda esas özne “Anadolu’nun gürbüz çocukları”, yani Türklerdir.[8]
 
Kendilerini Türk olarak gören “Anadolu’nun gürbüz çocukları”, yaratılan millet duygusunun onlara sunduğu “hayali cemaatleri”nin güvenli rahminde/kollarında yaşarlar. İçinde olunan güvenli hale/duruma yönelen bir tehdit hissedildiği/yaratıldığı vakit, “Anadolu’nun gürbüz çocukları” birden kaplanlaşabilir ve varolan tehditleri bertaraf  etmek   için gerekli olan şiddet sarmalını üretebilir. Bu üretimin gerçekleşmesi için, neredeyse yüzyıldır tedrisatından geçtiği milliyetçi, militarist ve özcü toplumsallaşma süreçlerinin yaratıcısı ve aynı zamanda taşıyıcısı olan hasım ve düşman üretici genel topluma/kitleye/güruha dahil olmaktan mutlu olurlar ve bununla da gurur duyarlar. Çünkü, düşmanı ve hasımı icat eden topluluktur, cemaattir. “Öteki olarak adlandıracağı o karşı-imgeye ihtiyacı vardır. O nedenle dünyayı iki yarıya ayırmaya ve kendisinden farklı olanı devreden çıkarmaya çabalar. İçeridekiler kendilerini iyilerden, seçilmişlerden addeder; medeni olanlar onlardır, soyludurlar, dürüsttürler, doğrudurlar. Ama ötekiler var ya, onlar vahşidirler, barbardırlar, küffardır, “kirli”dir onlar, haneye tecavüze yeltenenlerdir, “kimseye bir faydası olmayanlar”dır.[9] Türkiye’de bu tip bir algı dünyası ile donanan/toplumsallaşan birey, dahil olduğu ana bütünün ona sunduğu onaylanmış, denenmiş arınmacı, yıkıcı ve yok sayıcı eylem bütünleri ile hareket edecektir. Çünkü, kendini her türlü toplumsal ilişkinin dışında tahayyül edebilecek ve varolabilecek özerk birey yoktur: Kuşkusuz birey toplumsal iktidarın bir sonucudur.[10] Bu tespit, Türkiye’deki özellikle son zamanlarda neredeyse gündelik bir rutin halini alarak artan milliyetçileşme, muhafazakarlaşma ve faşistleşmenin, bu topraklardaki işlerlik kazanan ve kazandırılan, demokratik özelliklerinden neredeyse arındırılmış toplumsallaşma pratiğinden ayrı düşünülmemesi gerekliliğini bize hatırlatıyor. Çünkü bir toplumu oluşturan bireylerdeki öteki üzerine olan yargılar ve stereotipleri ona karşı üretilecek eylem kiplerini, o bireyin içinde yer aldığı toplumun ideolojik bağlamından ayrı düşünmemek gerekir.
 
SELENDİ SÜRGÜNÜNDE HORTLAYAN ZİHNİYET
 
Türkiye coğrafyasında kökleri 10. yüzyıla kadar giden, hatta tarihteki en eski yerleşim merkezleri İstanbul olan, Osmanlı’nın “buçuk millet” saydığı Romanlar halk arasında genellikle göçebe, üstü başı pis, işi gücü olmayan, devamlı bir işten hoşlanmayan, içki içen, müzik çalıp göbek atan, sokaklarda ve barlarda çiçek satarak geçinen, dilencilik yapan, gürültücü tipler olarak tanımlanır.[11] Üstelik toplumda yaygın olan bu negatif tanımlamanın tarihi yeni değildir. Bu durumun örneklerini Osmanlının son dönemlerinde de görebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu’nda göçebe halde yaşamakta olan Çingenelerin yanı sıra, Balkanlar’dan kovulan Müslüman muhacirler arasına katılıp gelen Çingeneler de vardı. İttihat ve Terakki hükümeti, göçebe ve aşiretlerin iskan projesini hayata geçirirken, Anadolu’nun içlerinde göçebe olarak yaşayan Çingenelerin de iskanını gerçekleştirmeye çalışmıştı.[12] Günümüzde de negatif olarak tanımlanan topluluğun iskan siyaseti uygulanmaya devam etmektedir. Uygulanan bu iskan siyaseti bir arınma/artıklardan kurtulma siyaseti olarak okunabilecek bir yapıya sahiptir. Nasıl mı? Bu topraklarda yüzyıldır yaşanan şu olaylar bunu düşünmek için yeterlidir sanırım: 1915 Ermeni Sürgünü, 1924 Nüfus Mübadelesi, 1926-34 Kürtleri İskan Kanunu, 1934 Trakya Olayları, Dersim Sürgünü, 6-7 Eylül 1955 Olayları, 1978 Maraş Olayları, 1980 Çorum Olayları, 1993 Sivas Katliamı, köy yakmalar … ve Selendi Sürgünü.
 
Selendi de yaşanan linç ve onun sonrasında ortaya bir çözüm olarak çıkan sürgün olayın kabaca gelişimi şöyledir: Manisa'nın Selendi ilçesinde yılbaşı gecesi kahvehanedeki ayrımcılıkla başlayan gerginlik, 5 Ocak 2010 gecesi Romanlara karşı ırkçı saldırıya dönüştü. Roman mahallesindeki aileler, 15'i çocuk, 20'si kadın 74 kişi, Selendi’den Gördes ilçesine gönderildi; geceyi buradaki Roman ailelerin yanında geçirdiler.[13] Sonrası ise malum! Olayları yaşayan ve Selendi’yi terk etmek zorunda kalan Romanların anlattıkları ve anlatılanların düşündürdükleri ise çok vahim: ‘Olay günü halk Belediye Başkanının anonsuyla toplandı. Otomobil ezen dozer belediyenindi. Olaylarda silah da atıldı. Baskıların geçmişi bir yıl öncesine uzanıyor.[14] ve olay gerçekleşiyor.  Resmi makamların “olaya el atması”ndan sonra olayı yaşayan bir kadın; “Bazı kağıtlar çıkardılar. Ben okuma yazma bilmiyorum. Vali bey diyor ki ben sizi koruyamam. Gideceksiniz diyor.”[15] Sonrası ise resmi gaflar, insanlık ayıpları, tarihin tekerrürleri…
 
“Yerli Selendililerin” şu ifadeleri bu toraklardaki yüzyıllık refleksin bir işareti değil midir: “Yani kim anasına, dinine, camisine küfrettirir…”[16] İşlenen her büyük insanlık suçunun bildik meşruiyet arayışı! Ancak, büyük suçların büyük fikirlere ihtiyacı yoktur. İnsanlığa karşı işlenen suçlar gayet aşağı güdülere bağlanabilir: Cinayet işlemekten zevk almak, yağmalama hevesi, kıskançlık haset. Irkçı sloganlar ve milliyetçi ideolojiler genellikle eylemi tetikleyen saikler olarak değil, eylemden sonra ona meşruiyet sağlayan düşünsel çatılar olarak çıkarlar karşımıza.[17] Selendili bir vatandaşın açıklaması ise çok manidar; “Biz Roman düşmanı değiliz ama bunlar başka Roman” ve ekliyor, “Bak benim bile böyle bir evim yok”.[18] Aynı kapitalist, yağmacı ve milliyetçi haset mantığın, 1915 Olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları gibi facialarda işletildiğini görmek mümkün. Ancak herkes bilir ki, Romanlar bu coğrafyanın kentlerinde en fakir, en sahipsiz ve en mülksüz grubu teşkil etmekle kalmayıp, hemen hemen diğer tüm kentlilerden farklı olarak hiçbir sosyal güvenceleri[19] olmayan topluluklar kümesidir. Romanlar, modern toplumun negatif özelliklerden dolayı, toplumumuzun yabancıları/artıklarıdır ve onlardan elbirliği ile arınılması gerekir!
 
İÇİMİZDEKİ YABANCIYI KUSMAK
 
Selendi’de Romanların yaşadığı bu olaylar, İttihat Terakki’den bu yana oluşturulmaya çalışılan, ötekine düşman, saf toplum olma hayallerinin doğal mirasçısı olan her türden milliyetçilik cemaatlerinin toplumsal dünyayı cehenneme çevirme eğiliminin doğal sonucudur. Türkiye’deki bugüne kadar oluşturulmuş milliyetçilik cemaatleri, toplumsal bir olayda hemen yığın/kitle/güruh olma özelliğine sahiptir ve bu özellik toplumda bir “onur” olarak sunulur. Ancak bütün yığın üyeleri potansiyel olarak daima kıyımcıdır, çünkü topluluğu yozlaştıran, çürüten, lekeli, saf olmayan öğelerden, kargaşaya sürükleyen hainlerden temizlemeyi hayal eder.[20] Bu temizlik düşü için de devreye şiddet ve linç gibi insanlık onurunu yok eden eylemler girer. Çünkü şiddet uygulamak insana o kadar zevkli gelir ki, hiçbir kanunu dinlemez.[21] Amacı ne olursa olsun, yığının/güruhun uyguladığı her türden şiddet bir linçtir. Linç, kalabalığın azlığı çiğnemesidir-bazen tek birisini. Korunmasız, çaresiz durumdakine saldırmaktır. Köşeye kıstırılmış olana, kuşatılmış olana çullanmak... Yerdekine bir tekme savurmak.. Bireysel sorumluluk üstlenmeden, kalabalığın koynuna sığınmış, ‘anonim’ bir cürümün gölgesine saklanarak…[22] Çünkü topluluğu yozlaştıran, çürüten, lekeli, saf olmayan ve onu kargaşaya sürükleyen hain olan kurban, bir günah keçisidir.[23] Günah keçisi arayışı, şiddetin sıradanlaştığı toplumlarda daha yaygın ve onaylanmış bir eğilimdir. Şiddettin sıradanlaştığı bir toplumsal yapıda, ortaya çıkan her türden toplumsal olayda linççi, infazcı bulmak hiç de zor değildir. Normal insanlar birden kitleye/güruha/nefere dönüşür. Bu tip olaylarda failler her türden ahlaki ölçütü elbirliğiyle kendileri için bir meşruiyet payandası olarak kullanabilirler. Vatan, millet, bayrak, din, namus vb. gibi simgesel sosyalleşme araçları hemen imdada yetişir ve failleri/kendilerini aklamaya başlar. Çoğu zaman da bu aklamaya devlet yetkilileri de katılmayı, devlet adamı babacanlığıyla ve zevkle yaparlar.
 
İnsana dair tüm ümitleri boşa çıkartanlar aslında her yerde ve her zaman küçük bir azınlıktan ibarettir. Bu öngörülemeyen ve her türden açıklamaya direnen azınlık şiddete başvurma özgürlüğüne sahiptir.[24] Şiddete başvurma özgürlüğüne sahip olanlarda yabancı ve öteki düşmanlığı gibi patolojik duygu durumları her an patlamaya hazır bir biçimde zulada bekler, çoğu zaman da kimi ideolojik öbekler tarafından bir tehdit olarak kullanılır. Yabancı, öteki ve farklı olana yönelik bu negatif algılar ve ona karşı geliştirilen tepkilerin genel adına toplumsal fobiler demek, sanırım yanlış olmaz.  Zenofobik ve miksofobik (melezlik fobisi) paranoya kendi kendinden beslenir ve kendi kendine gerçekleşen bir kehanet olarak işler. Yabancıların temsil ettikleri tehlikeye karşı radikal bir çare olarak ayrımcılık sunulur ve kabul edilirse, o zaman, onlarla birlikte oturmak her gün biraz daha güçleşir.[25] Bu toplumda, “bir arada yaşama tecrübesini, yüzyıllarca yaşatmış, adalet ve insan haklarını en üst düzeyde korumuş bir kültür ve medeniyetin mirasçısı olan toplumuz” masalı son olarak Selendi’de yaşanan gerçeklerin üstünü örtemez! Yaşanan olaylar da gösteriyor ki, bir arada yaşama terbiyesi bu topraklarda rafa kaldırılmış bir nostaljik düş nesnesidir ya da bir arada yaşayamama terbiyesizliğidir!
 
Bugün Türkiye’de İslamcısından milliyetçisine, solcusundan ulusalcısına ve liberaline kadar elbirliği ile yaratılmaya çalışılan ve sürekli ölçeği genişletilen her türden milliyetçilik anlayışı, sürekli saf/arı bir toplum arayışı içindedir. Bu zamana kadar işlerlikte olan, yüzyıllık saf/arı toplum arayışına en olumlu cevap, genellikle Orta Anadolu’dan ve muhafazakarlaşma ve milliyetçileşme eğilimi içinde olan kuzey ve güney sahil kentlerinden gelmekteyken, şimdi bu kervana batı bölgelerimizde bulunan kentler de dahil olmuştur.[26] Bu coğrafi alanlar, millet olma fiilinde, genellikle günahkar  ve yıkıcı toplumsal eylemlerin geçmişte olduğu gibi bugün de sahipleri olmuşlardır. Bu toprakların insanlarının, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin ve buna ilaveten Kürtlerin ve Alevilerin şimdilerde de Romanların yaşadığı trajedilerde, kendilerinin inkar etmeye bile utanacağı(?) büyük katkıları vardır.
 
Bu toprakların kadim nüfusu olan Ermenileri ölüme yollayan, Rumları Yunanistan’a Yahudileri Aşkale’ye süren, Kürtleri Dersim’de kıyıma uğratan ve onları süren, Alevileri Sivas'ta yakan zihniyet bugün de Romanlara saldırmış ve bu durum, “şaşılacak bir şey yok” ya da “vatandaşın haklı tepkisi” aymazlığı olarak kalmamalı. Çünkü bu aymazlık, doğrudan devlet yetkililerinin telaffuz etmekte neredeyse cinsel bir haz duyduğu “tek din, tek millet, tek devlet” benzeri sloganlarla kitleleri yıkıma ve linç güruhuna çevirmeye hizmet ediyor. Ki, linç, en aşikar medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infial uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitiriyor demektir.[27] Bu vasfın yitirilmesinde vitrini dolduranlar ise, milliyetçileşmeyi ve bir linç güruhu olmayı bir insanlık onuruymuş gibi taşıyan fanatik kıyımcılardır. Kıyımcılar kendi nedenlerinin mükemmelliğine her zaman inanırlar, ama aslında nedensiz nefret ederler.[28] Ama ifade edilen nedenler, onların değerleridir. Ancak unutulmamalıdır ki vatan, millet, din, ahlak vb. gibi bütün diğer değerler insan haysiyetine hizmet ettikleri ve bunun davasını sürdürdükleri ölçüde değerdir [29] yoksa, kitleleri aldatmak için uydurulmuş koca birer yalandan başka bir şey olamazlar.
 
Bir toplumu oluşturan bütün toplumsal grup üyelerinin, kendi dışında olan öteki grupla kurdukları insani bir ilişki yoksa, o grupta insanlık da yoktur. Çünkü toplumsallık “dilek olarak” vardır.[30] Eğer bu dileğin gerçekleşmesi için gerekli insani adımlar atılmıyorsa, toplum da varolamaz. Başka insanlarda insanlığı öldürerek hayatta kalmaya çalışan kişi, kendi insanlığının ölümünden sonra hayatta kalmış demektir.[31] Son yaşanan olaylar sonucunda neredeyse bu toplumda insanlık, kendinden ve kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarının ötesine geçmeyen bir durum halini almaya başlamış ve vicdandan arınmıştır. Yaşadığımız dünyanın ve toplumun vicdanı rafa kaldırmadan daha çok insanileşmesi için, daha farklı toplumsallaşma/insanlaşma pratiklerini hayata geçirmesi gerekir. Bunun için ilk önce, bir toplum ve insan olarak geçmişimizle ve hatalarımızla yüzleşmemiz, ötekini/yabancıyı kusmayan ve  mağdur olanı kendine dahil eden  ve ötekilerin de içinde adil ve onurlu bir biçimde varolduğu bir toplumsallığı yaratmamız gerekir. Aksi halde, bir toplum olarak insanilikten arınmış bir külteden/güruhtan başka bir şey olamayız.


[1] Bu konuda Fuat Dündar’ın İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Siyaseti (2007), ve Modern Türkiye’nin Şifresi (2008) adlı çalışmalara bakılabilir. Çok uzağa gitmenize gerek yok İç Anadolu bölgesinde bulunan köylerin etnik-dini yapısına bakmanız ya da konuşulan dile/şivelere kulak kabartmanız yeterlidir.
[2] TGYONA, Türkiye’de Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması, H.Ü. Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2006. s.24.
[3] Zygmunt Bauman, Pstmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, Çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay. 2000. s.32.
[4] Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk, Çev. Işık Ergüden, Versus Yay. 2009. s.161.
[5] Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, İletişim Yay. 2008, s.441.
[6] Dündar (2008), a.g.e. s.441.
[7] Soner Çağaptay, Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik: Türk Kimdir?, Çev. Özgür Bircan, İstanbul Bilgi Üniv. Yay. 2009, s.1.
[8] Dündar(2008), a.g.e.s.437.
[9] Wolfgang Sofsky, Dehşetli Zamanlar, Çev. Dilek Zaptçıoğlu, İletişim Yay. 2009, s.79. Özelikle bu çalışma şiddeti ve doğasını anlama noktasında ufuk açıcı bir çalışmadır.
[10] Michel Bourse, Melezliğe Övgü, Çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yay. 2009, s.96.
[11] Binnaz Toprak, İ. Bozan, T. Morgül, N. Şener, Türkiye’de Farklı Olmak, B.Ü. Bilimsel Araştırmalar Projesi, İstanbul, 2008, s.101. Ayrıca ilgili proje, Metis Yayınları’ndan 2009’da aynı adla kitap olarak çıkmıştır.
[12] Fuat Dündar, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskan Siyaseti, İletişim Yay. 200, s.127. Ayrıca devam eden sayfalarda Çingeneler konusunda uygulanan iskan politikalarının değişkenliğini ve resmi makamların onlara bakışını izleyebilirsiniz. Bu bakışın resmi makamların “devletlü katında” hala canlı olduğunu, Selendi de yaşanan olaylara bakarak aşılamadığını göreceksiniz.
[13]Tolga Korkut, Manisa'da Ayrımcılık Romanlara Irkçı Saldırıya Dönüştü, http://bianet.org/ Erişim:10.01.2010.
[14] Ertan Kılıç, ‘Belediye başkanı anons yaptı, dozerler de geldi’, Radikal, 08/01/2010.
[15] ‘Vurun cingenelere’ diyorlardı, Radikal, 08/01/2010.
[16] Sadık Güleç, “Çocukluk arkadaşımın evini basmaya gittim”, Taraf, 10/01/2010.
[17] Sofsky (2009), a.g.e. s.24.
[18] Güleç (2010), a.g.y. Taraf.
[19] Toprak vd.. (2008), a.g.e. s.101.
[20] René Girard, Günah Keçisi, Çev. Işık Ergüden, Kanat Yay. 2005, s.22.
[21] Sofsky (2009), a.g.e. s.12.
[22] Tanıl Bora, Türkiye’nin Linç Rejimi, Birikim Yay. 2008, s.8.
[23] Girard (2008), a.g.e. s.276.
[24] Sofsky (2009), a.g.e. s.26.
[25] Bauman (2009), a.g.e. s.149.
[26] DTP konvoyunu taşlayan İzmir, arkadaşlarının haksız yere gözaltına alındığını protesto etmek isteyen bir grup genci linç etmek isteyen Edirne gibi.
[27] Bora (2008), a.g.e. s.10.
[28] Girard (2005), a.g.e. s.143.
[29] Bauman (2009), a.g.e.s.109.
[30] Bourse (2009), a.g.e. s.182.
[31] Bauman (2009), a.g.e. s.109.

Wednesday, June 4, 2014

Güneş Umuttan Şimdi Doğar / Türkan Saylan Kitabı

 

Mehmet Zaman Saçlıoğlu

Eski bir söylence, Tanrı’nın otuz altı iyi insanın yüzü suyu hürmetine dünyayı yok etmekten vazgeçtiğini anlatır.
Bu bir masaldır ama, dünyanın yaşanabilir bir yer olmayı erdemler sayesinde sürdürdüğü, gerçektir.
Doğruluk, adalet, merhamet, iyilik, vefa, incelik, çalışkanlık, özveri gibi değerlerle karşılaştığımızda gözümüzün ışıyıp, içimizin ısınması, unutmaya başladığımız insani özümüzle karşılaştığımızı fark etmemizden kaynaklanıyor olmasın sakın? Ya bu değerlerin hepsini birden bir insanda bulmak? İşte bu mucizedir ve bu yüzden de seyrek görünür. Türkan Saylan, seyrek bulunan bu tür insanlardandır. Yalnızca söyledikleri ve yazdıklarıyla değil, yaşamıyla da öğreten bir öğretim üyesi…
Tüm çocukları öz çocuğu gibi gören bir anne…
Hastalığa, hastanın açısından bakmayı; hastayı, hastalığı taşıyan bir organizma olarak değil, insan olarak görmeyi başarabilen bir “arkadaş hekim”…
Cüzzamı ülkemizden ve dünyadan silme yolunda büyük başarı sağlamış, bu alanda yaptığı çalışmalarla dünyanın sayılı cüzzam otoritelerinden biri olmuş, Gandhi Ödülü’ne layık görümlüş bir bilim insanı…
Ülkesinin, dünyanın gelişmiş ülkeleri arasında olmayı hak ettiğine inanan, cehaletle, dogmayla, çıkar ilişkileriyle savaşmaktan geri durmayan bir aydın…
Çocukluk arkadaşlarını hala okul numaralarıyla anımsayan, topluma ve insanlığa hizmet etmiş olan herkese vefa duygusuyla bağlı bir dost…
İnsanüstü bir çalışma temposuyla yıllarır halk sağlığı için, eğitim için, çağdaşlaşma için, kadın ve insan hakları için, demokrasi için, ülkesinin ve insanlığın aydınlık geleceği için didinen bir eylemci, bir Cumhuriyet kadını…
Ve daha birçok erdem…
Bu kitapta, belki de uzaktan tanıyıp merak ettiğiniz Türkan Saylan’ın özel yaşamını, mutluluklarını, düşlerini, umutlarını, düşüncelerini bulacaksınız. Neredeyse yetmiş yıllık bir yaşam öyküsüyle gözünüz ışıyıp, içiniz ısınacak.
Güneşi doğuranın aslında umut olduğunu göreceksiniz?

M.Sadık Aslankara’nın Kitap Hakkındaki Değerlendirmesi
Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Türkan Saylan’la yaptığı bir dizi konuşmayı içeren çalışmasına “Türkan Saylan Kitabı” demenin eksik kalacağını düşünmüş olmalı ki, bu öncü kadını bir başka adla selamlamış: Güneş Umuttan Şimdi Doğar (İş Kültür, ikinci basım, 2004).
Saçlıoğlu, bir şair, öykücü, ötesinde çok yönlü bir sanatçı. Onun kılı kırk yaran titizliğini, seçiciliğini, ayrıntıya inme, bunları bir dizge yönünde tek tek değerlendirip yerleştirmedeki ustalığını, buna döktüğü emeği Güneş Umuttan Şimdi Doğar’da da gözleyebilmek olanaklı.
Ne ki bu kez kitabı, iki ayrı yaratıcı oluşturuyor. Gerçekten de Saçlıoğlu sorularıyla yer yer kışkırtıyor, ön açıyor, eksikleri tamamlatıyor Saylan’a; minnacık bir ayrıntının ilmeğini tutup, bizim için geniş vadiler yaratıyor; öteki yani Türkan Saylan ise, her bir bölümcesinde şaşkınlıktan şaşkınlığa uğratıp bizi, elimizden tutarak dağlara uçuruyor, Güneşin hemence doğuvereceği o umut dağlarına…
Saçlıoğlu, kitaba eklediği “Önsöz”de çalışmasındaki temel yönsemesini şöyle dile getiriyor:
“Türkan Saylan’ı yaptıklarıyla tanıyan herkesin ona benzer nedenlerle hayranlık duyduğunu sanıyorum. En azından kendi adıma bu hayranlığın nedenlerini anlamaya çalıştığımda, içimdeki ideal insana giden yolda epeyce ilerlemiş biriyle karşılaştığımı fark ettim. Bu ‘ideal’ sözcüğünü, birkaç yüz ya da birkaç bin yıl sonraki ideal insan olarak değil, son derece gerçekçi bir bakışla, Türkiye’nin ve dünyanın bugünü ve yakın geleceği için olması gereken ideal insan olarak kullandığımı açıklamalıyım. Bir insanın nasıl oluştuğu, çocukluğunun, gençliğinin nasıl geçtiği, ailesinin, eğitiminin, yakın çevresinin onun üzerindeki etkileri; dünyaya, ülkesine, insanlara nasıl baktığı bende bir merak konusu oldu.” (8, 9)
Mehmet Zaman Saçlıoğlu, 7 Haziran-28 Temmuz 2003 arasında gerçekleştirdiği konuşmaların, “Türkan Saylan’ın dört ana ekseni üzerinde iler(lediği)”ni belirtiyor: “Tıp, üniversite, aile ve toplumsal çalışmalar.” (11)
Hadi gelin, Saçlıoğlu’nun belirttiği bu eksenler yönünde Türkan Saylan’ı, kendi söyledikleriyle yeniden yapılandırmaya, düşüncelerinden bir çelenk örmeye çalışalım…
Anhcak bunları üç öbekte toplamaya çalışacağım ben. “Kurtuluş”, “insanlık”, “kadınlık” öbeklerinde Türkan Saylan’ın düşünceleriyle yüz yüze geldiğimizde görüyoruz ki, o, bu öbeklerde toplanabilecek düşünceleriyle, yaklaşımlarıyla bir ideal, model, idol de yaratıyor bizim için. Böyle olunca Türkan Saylan’ı, bu öbeklerin bir kahramanı olarak görmekte hiçbir sakınca yok bana göre. Çünkü Saylan, söz konusu öbeklerde görüşler öne süren bir düşünce insanı da değil yalnızca, ne söylüyorsa, söylemişse, bu doğrultuda kararlılık içinde eyleme girişmiş biri o, bir kahraman.
Bakın neler söylüyor Türkan Saylan…

 
Kurtuluşun Kahramanı Türkan Saylan
“Akla, bilime, demokrasiye, Atatürk’ün çağda cumhuriyetine inanmış insanlar ülkemizin ilerlemesinde büyük rol oynayacak.” (14); “Türkiye’nin Anadolu kalkınmasının YİBO’lardan (Yatılı İlköğretim Bölge Okulları) başlayabileceğine inanıyorum.” (16); “Türkiye’nin ulusal eğitiminde çok çok ama önemli bir yer tutan bu okullara, olabilecek en büyük önemin verilmesi gerekir. (…) / Düşünün, ailesinden hiçbir şey görmemiş, öğrenmemiş yedi yaşında bir çocuk YİBO’ya geliyor. Dişlerini fırçalamaya, tuvalet terbiyesine, yurttaşlık bilincine, doğru ve yapıcı düşünmeye, sanata ilgi duymaya, ülkesini, Cumhuriyet’i, dünyayı sevmeye burada başlıyor. Ne verirseniz onu alacak bu çocuklar ve geleceklerini, dolayısıyla o yörenin (Doğunun) ve ülkenin geleceğini onlar kuracak. Bu öğrencileri yetiştirecek öğretmenlerin, bu kurumları yönetecek yöneticilerin de aydın, çağdaş, insanlar olması gerekir. Yoksa o bölgelerin feodal yapısını besleyecek, çocukları akıldışı düşüncelere, gericiliğe, Cumhuriyet düşmanlığına götürecek yanlış insanların bu kurumlarda görevlendirilmesi bütün emekleri boşa çıkarır.” (17)
Saçlıoğlu, bir soruyla giriyor araya: “YİBO’ları eski Köy Enstitüleri işlevinde düşünüyorsunuz sanırım.” Türkan Saylan’ın yanıtı açık: “Evet, bu çocuklar kentli çocukların gördüklerini görebilmeliler. Sinemayı, tiyatroyu, resmi, heykeli, müziği öğrenmeliler, yapmalılar. Anadolu aydınlanması buralardan başlamalı. Sanat atölyeleri, teknik atölyeler, bilgisayar atölyeleri olmalı ve buraların gerçekten işlemesi lazım.” (17)
“Çok insan, çok örgüt gerekiyor ülkemize.” (25) “…Hep kötü örnekleri görüyoruz ve gösteriyoruz. Oysa iyi örnekler de var ve az sayıda değil. Bu iyi örnekleri gösterirsek insanlar da bunlar gibi olmaya özenir. Ben de o bölgelerde (Doğu) o çalışkan, özverili yöneticilerle tanışmadan önce devletin bu kadar olumlu bir yüzü olduğunu bilmiyordum.” (20); “Basın neden ilgi duymuyor, aydınlarımız Anadolu’dan neden kopuk, anlamıyorum.” (21)
“… Bugün benim çok eleştirdiğim ilaç firmalarının, kendi ilaçlarını yazmaları için hekimlere çeşitli hediyeler vermeleri gibi uygulamalar da oluyor yazık ki.” “ÇYDD olarak Çağdaş Eğitim adlı güzel bir kitap derlemiştik. Dört-beş baskı yaptı. Roche firması, güzel bir anlayışla bu kitabı yirmi bin kadar basıp tüm sağlık ocaklarına promosyon olarak dağıttı. Aman ne sevindik bir ilaç firması böylesine bir kültürel etkinliği destekliyor diye Ne yazık ki ilk ve son oldu. Yapılan anketlerde, çoğunluğun havlu armağanını yeğlediği anlaşılıyormuş.” (51, 52)
Kurtuluşa giden yolun nereden geçtiğini de gösteriyor böylece Saylan bize.

İnsanlığın Kahramanı Türkan Saylan
“… Gençlerde iş var. Gençler kemikleşmiş düşüncelerle hareket etmiyorlar. Bu yüzden onlarla çalışmayı çok seviyorum.” (18); “Benim çocukluğumu kendi çocuklarıma yaşatmak istemedim. (…) Kendi çektiğimi ne çocuklarımın ne de gençlerin çekmesini isterim; bu benim temel ilkemdir. (…) Başımıza gelen şeyler bize örnek olmalı; ‘ben neler çektim, biraz da sen çek’ havasına asla girmemeli, yaşadığımız şeylerden böyle dersler çıkarmalıyız.” (68)
“Her dakika benim için çok kıymetli. Bir kere, zaman beni yiyip bitirmesin diye ben zamanı iyi kullanmaya çalışıyorum. (..) Çünkü bir zamanlama olmazsa her şey boşa gidiyor.” (25, 26); “… Televizyon dizileri için çok seçiciyim… Dizilerin hiçbirini izlemiyorum.” (29); “Zaman çok önemli diyorum, bunu herkese aşılamaya çalışıyorum, zaman sizi yok etmesin, siz zamanı emrinizin altına alın, saatten de vazgeçmeyin, saat çok önemli bir şey diyorum.” (28)
“Ülkemizdeki hatta dünyadaki en önemli sorunlardan birinin kadın-erkek eşitsizliği olduğu kanısındayım.” (44, 45) “Kadının istemediği durumda kocasının zor kullanarak cinsel ilişkide bulunmasını birçok hukukçu hâlâ suç saymıyor. (…) İnsanlara kendilerinin istemediği bir biçimde ve zamanda yapılan davranışın bir tecavüz olduğunu anlayamıyoruz…” “Karısına saygılı, şık giyimli Avrupalı erkeğin de aklının bir köşesinde bastırılmış bir erkek hakimiyeti düşüncesi, duygusu var.” (46, 47); “Çok yükselmek kadına yasak.” (53)
“Baş ağrısına iyi gelen bir ilacın prospektüsünde, hamilelerde kullanılmaz yazıyor. Neden, hamilelerin başı ağrımaz mı? Hayır, genellikle araştırılmamıştır. Çünkü bu fazladan bir araştırma, fazladan bir zaman ve masraf gerektirir. (…) Daha da ilginci, hayvanlarda yapılan deneylerde hep erkek fare kullanılıyor olması. Hayvan deneyinde bile dişi farede ayrıca araştırma yapmıyorlar. … Çünkü dişi deneklerin de fizyolojisi, tıpkı kadınlardaki gibi başka ve değişken özellikler taşıyor.” (52)
“Çok para kazanmalıyım diye bir derdim hiç olmadı. Maddi hayallerimi büyütmedim.” (63); “Bereket, kötü şeyleri unutmak gibi güzel bir huyum var da her şeyin iyi tarafını aklımda tutar, tatsızlıkları, çirkinlikleri unuturum.” (79)
“Tıp eğitimi bence bir sanattır ve usta-çırak ilişkisi ve öğretisiyle gelişir.” (99); “… O yıllarda (önceleriyle birlikte 1950′ler) İstanbul Üniversitesi’nde çok değerli Alman hocalar vardı. Bunlar Türk üniversitelerine çok ama çok önemli değerler katmışlardır.” “Hepsi de çok ciddi ve dakikti, öğrencide saygı uyandırırlardı.” (82, 83)
 
Kadınlığın Kahramanı Türkan Saylan
“Ben Mustafa Kemal’in devrimlerini ve Cumhuriyet’i aynı zamanda bir kadın devrimi olarak da algılıyorum. Kanımca Mustafa Kemal en büyük feministtir. (“Ben feminizmi öncelikle kadın-erkek eşitliği olarak algılıyorum.”) Bu yalnızca benim değil, dünyada bu konuda çalışmalar yapan birçok kişinin de düşüncesidir.” (45)
“… Ülkemizin geri kalmasının hem nedenlerinden hem de sonuçlarından biri bu kadın-erkek ayrımı. Toplumsal yaşamın ve gelişimin önünü tıkayıp duruyor.” (47)
“Deprem sırasında aldığımız bağışlardan kalan bir parayla, Batman’ın çok yoksul bir mahallesine bir toplum merkezi yaptık. Burada yüzlerce kadın okuma yazma öğreniyor. Makine, nakış, halı tezgâhları var. Yaşları genellikle yirminin altında birçok kızımız bu atölyeyi kullanıp bir sanat öğreniyor, üretici oluyorlar. Hiçbiri okula gitmemiş. Bu eğitimleri gördükten sonra erkenden evlenmek istemiyorlar. (…) Eskiden intiharlar yaşanan Batman’da artık insanlar yaşama, üstelik Çağdaş Yaşam’a bağlılar. Aile planlamasını, evlendiklerinde bakabilecekleri, eğitebilecekleri kadar çocuk yapmayı öğreniyorlar.” (19)
“Türkiye’de kadın erkek eşitliği, ancak hukuksal olarak çözülebilecek, örneğin, açıkça belirlenmiş kotalar koyulacak. ‘Pozitif Ayrımcılık’ denen kavram ve yöntemleri tüm karar vericilerin algılayıp uygulaması gerekiyor…” “Her alanda, kadınla erkek eşitlenene dek kadınlara öncelik tanımak, siyasal yaşamda, işe girenlerde ya %50-50 ya da belli oranda kotalar koymak.” (54)
“Ülkemizde de, dünyada da o kadar çok erkek modelinde kadın var ki. Onlar, kadın bedenindeki erkek ruhlar gibi. Hareketleri, sözleri bile erkeksi. Kadınsı oldukları zaman bile erkek modelindeler çünkü dişilikleri erkeklerin onlardan istedikleri gibi.” “Gerçek bir anne, vatan tehlikeye düşmedikçe savaş kararı veremez. Kendi çocuğunun ölmesini nasıl istemezse, bir başka kadının çocuğunun ölmesini de öyle isteyemez, istememelidir. Uzlaşmaya eğilimlidir kadın, savaşmaya değil. Ailede de öyle değil midir? Anne sorunları çözmeye çalışır, babayla çocukların arasını bulur.” (55, 56)
“Kızdığım kadın tipi ise, bu ülkenin olanaklarını kullanarak eğitim gördüğü, bir meslek edindiği halde, ‘hali vakti yerinde’ türünden bir koca bulduğunda diplomasını anı diye duvara asıp, ‘Ay kardeş, ne yapayım, kocam beni çalıştırmıyor,’ diye övünüp, canını dişine takmış kadınlarla alay edenler! (…) Bir de çok rahatsız olduğum, ‘aşk’ cümlesi var. Kadının erkeğe söylediği… : ‘Senin olmak istiyorum, sana ait olmak istiyorum!’ Yahu, önce kendin ol!” (56)
Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Türkan Saylan’dan kayda alıp saptadığı son tümce şu: “Daha ne çok işimiz var, bilseniz…” (481)
Evet, Türkan Saylan bir doğrunun altını çiziyor belleğimize kazırcasına. Kaldı ki burada aktardıklarım, kitabın dörtte birlik bölümünden tadımlık alıntılar yalnızca, kitabın sayfaları arasında daha neler var, neler…
Genç yetişkin, kadın erkek, yönetici yönetilen kim varsa bu toplumda yaşayan, herkes okumalı bunları… Ama yönetilen genç kadınlarsa, iki kez de yetmez, döne döne okumalı!
Alıntı Kaynağı:
http://www.saclioglu.com/hakkinda/turkan_saylan.htm
Kitabın Künyesi
Güneş Umuttan Şimdi Doğar / “Türkan Saylan Kitabı”
Yazar: Mehmet Zaman Saçlıoğlu
Söyleşi, Sayfa Sayısı: 546
1. baskı / İş Bankası Kültür Yayınları / 2004
5. Baskı / İş Bankası Kültür Yayınları / 2005

TÜRKAN SAYLAN’IN HAYATI
Türkan Saylan 13 Aralık 1935′te İstanbul’da doğdu. 1944-1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946-1953 yıllarında Kandilli Kız Lisesi’nde okuyan Saylan, 1963′te İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi. Saylan, 1964-1968 yılları arasında Sosyal Sigortalar Nişantaşı Hastanesi’nden Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını aldı.
1968 yılında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı?nda Başasistanlığa başlayan Saylan, 1971′de İngiliz Kültür Heyeti’nin bursuyla İngiltere?de ileri eğitim gördü. 1974′te Fransa, 1976′da yine İngiltere’de kısa süreli çalışmalar yapan Saylan, 1972′de doçent, 1977′de profesör unvanını aldı.
Prof. Dr. Saylan, 1976 yılında Lepra (Cüzzam) çalışmalarına başlayarak Cüzzamla Savaş Derneğini kurdu. 1986′da kendisine Hindistan’da ?Uluslararası Gandhi Ödülü? verilen Saylan, 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün Lepra konusunda danışmanlığını da üstlenen Saylan, Uluslararası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üye, ayrıca Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi’nin ve Uluslararası Lepra Derneği?nin de üyeliğini yaptı.
1981-2002 yılları arasında 21 yıl, üniversitedeki görevinin yanında gönüllü olarak Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliği’ni yapan Prof. Dr. Saylan, 1982-1987 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığı’nı, 1981-2001 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü’nü yürüttü.
Saylan, Dermatopatoloji Laboratuarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasına öncülük etti, Saylan ayrıca Ulusal Lepra Kontrol Programını koordinatörü olarak proje, planlama ve uygulamalarını gerçekleştirdi.
1989′da, bir grup Atatürkçü aydın tarafından devrim yasalarını ve laik düzeni koruyup geliştirmek amacıyla oluşturulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ÇYDD) kurucularından ve genel başkanlığını yürüten Saylan, 1990′da oluşturulan ?Öğretim Üyeleri Derneği?nin kurucusu ve II. Başkanlığını yaptı.
Prof. Dr. Saylan, 1990′da oluşturulan ?İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi?nin kuruluşunda görev aldı ve 1996′ya kadar Müdür Yardımcılığı ile Kadın Sağlığı derslerinin koordinatörlüğünü yaptı. 1995′de mezun olduğu lise için oluşturulan Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı’nın (KANKEV) kurucusu ve başkanlığını yapan Saylan, İstanbul Tabip Odası ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfının da üyeliğini yaptı.
13 Aralık 2002?de emekli olarak resmi görevlerini devreden Saylan, gönüllü kuruluş olarak, ÇYDD’nin Genel Başkanlığını, KANKEV Vakfı ile Cüzzamla Savaş Derneği Başkanlığını, sürdürüyordu.
Saylan, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000 tarihinde Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyeliğine seçildi ve halen bu görevi sürdürüyordu.
10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 2 Şubat 2001′de YÖK üyeliğiyle görevlendirilen Saylan’ın bu görevi Şubat 2007′de son erdi. Saylan, 2003-2004 arasında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyeliği ve İstanbul İl İnsan Hakları Kurulu üyeliklerinde bulundu. 2005 yılı başı olarak, toplam 440 yayını bulunan Prof. Dr. Saylan’ın bu yayınlarından 50′si yabancı dergilerde yayımlanmış tıbbi çalışmaları, 204′ü tıbbi, sosyal ve siyasal içerikli gazete makaleleri, 186′sı ise Türkçe tıbbi dergilerde ve kongre kitaplarında yayımlanmış araştırma, derleme ve olgu bildirimlerinden oluşuyor.
Saylan’ın, 5 kez baskı yapan ?1. Basamak Sağlık Hizmetlerinde Deri ve Zührevi Hastalıklar El Kitabı? adlı ders kitabı, çocukluk yaşamını anlatan ?At Kız?, makalelerini içeren ?Cumhuriyetin Bireyi Olmak? eserleri ile Radyo Cumhuriyet’teki programlarının dökümü olan ?Radyo Cumhuriyet’te Çağdaş İnsan Söyleşileri?, Mehmet Zaman Saçlıoğlu’yla söyleşilerini içeren ve 7 baskı yapan ?Güneş Umuttan Şimdi Doğar? ile Zehra İpşiroğlu’nun sorguladığı Yapıcılığın Gücü ve son olarak da Şefik Görkeyle yapılmış ?Hekim Olmak? adlı eserleri bulunuyor?
Hayatı boyunca bir çok ödül alan ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, son olarak Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) tarafından, cüzzam ve eğitim alanındaki çalışmaları nedeniyle ?Fahri Doktora? unvanına da layık görülmüştü, fakat hastalığı nedeniyle ödül törenine katılamamıştı?
Çağdaş Yaşamı Destekle Derneği Başkanı Türkan Saylan?ın Beşiktaş Arnavutköy?deki evinde 13 Nisan 2009?da Ergenekon soruşturmasının 12. dalgasında arama yapılmıştı.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, tedavi gördüğü hastanede sabaha karşı vefat etti.
Uzun süredir kanser tedavisi gören Prof. Dr. Saylan, kan değerlerinin düşmesi nedeniyle İstanbul Üniversitesi (İÜ) Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü?nde kontrol altında tutulmuştu.
ÇYDD’den yapılan açıklamada cenazeye çelenk gönderilmesi yerine Prof.Dr. Türkan Saylan’ın da vasiyeti doğrultusunda derneğe bağışta bulunulması istendi.
İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü’nde tedavi gören Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, 18.05. 2009 tarihinde sabah 04.45′te yaşamını yitirdi.
ÇYDD Genel Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın doktoru yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Saylan’ın bilinci son 24 saate kadar açıktı. Cumartesi dondurma yiyip su içti, sorularımıza mantıklı cevap veriyordu. Bilinci son 24 saatte kapandı. Mesajı ‘bana düşen tüm görevleri yerine getirdim, ölüme hazırım’ oldu.
18 Mayıs 2009 tarihinde hayatını kaybeden Türkan Saylan’ın bilinci kapanmadan önce Cuma günü ailesi ve ÇYDD yöneticilerinden bir dizi istekte bulunduğu bildirildi. Vasiyet niteliğinde olan isteklerin arasında: “Kız öğrenci sayısının 36 binden 100 bine çıkarılması, Türkiye’deki her köye bir okul yapılması ve her kasabada kız öğrenci yurdu yapılması”

Saylan’ın aldığı ödüller
Prof. Dr. Türkan Saylan’ın çeşitli kuruluşlar tarafından aldığı ödülleri ise şunlar:”Uluslararası Gandi Ödülü” Hindistan Hükümeti’nce, 1986 ‘Atatürk İlke ve Devrimleri Ödülü’ İstanbul Üniversitesi, 1960 ‘Dowling Kulübü Onur Üyesi’ İngiltere Dermatologları Derneği, 1978 Kuzey Amerika Klinik Dermatoloji Derneği tarafından Onur Üyesi seçildi, 1996 ‘Atatürk İlke ve Devrimleri Ödülü’ İstanbul Üniversitesi (İkinci kez), 1996 ‘Ülkemizde Yılın Kadını Ödülü’ 1990, ‘Melvin Jones Ödülü’ Rotary Kulüpleri, 1991 ‘Atatürkçü Düşünceye Hizmet Ödülü’ İncirli Lions Kulübü, 1996 ‘Kuvayi Milliye Ödülü’ Haliç Rotary Kulübü, 1997 ‘Atatürk Ödülü’ Tuzla Rotary, 1997 ‘Fahrettin Kerim Gökay Ödülü’ Türk Lions Vakfı, 1997 ‘Türkiye Ziraatçiler Birliği Dayanışma Ödülü’ 1998 ’75. Yıl Ödülü’ Türk Kadınlar Birliği Şişli Şubesi, 1998 ‘Uğur Mumcu ? Muammer Aksoy Ödülü’ ADD İstanbul Şubesi, 1999 ‘Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Onur Ödülü’ Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi, 2000 İtalya ‘Foyer des Artistes Kurumu Ödülü’, 2001 ‘Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği Ödülü’ Cüzzamlı Hastalara verdiği uzun süreli hizmet ve getirdiği bakış açısı nedeniyle, 2001 ‘Education and Modernization Award’ Atatürk Society of Amerika Amerika / Atatürk Topluluğu, 2001 ‘Sanat Kurumu Onur Ödülü’, 2002 ‘Atatürk / Çağdaşlık Ödülü’ Dünya Atatürkçü Kuruluşları, 10 Kasım 2003 ‘Üstün Hizmet Ödülü’ Yıldız Teknik Üniversitesi, 2004 ‘Eğitim Ödülü’ TED Koleji, 2004 ’100. Yıl Mesleki Başarı Ödülü’ Rotary Kulübü, 2004 ‘İnsan Hakları Ödülü’ Izmir Karşıyaka Belediyesi, 2004 ‘Türkiye’nin En İyi Eğitimcisi’ Ödülü Tempo Dergisi, 2004 ‘Yılın En Yürekli Kadını Ödülü’ Kültür Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, 2004 ‘Puduhepa Ödülü’ Adana Kütür Sanat Derneği, 2005 ‘Meslek Hizmetleri Ödülü’ Ankara Emek Rotary Kulübü, Ekim 2005 ‘Toplumsal Barış Ödülü’ Barış Radyo, 2005 ‘İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü’ SODEV Sosyal Demokrasi Vakfı, 2005 ‘İyi Kalpli Ol Ödülü’ Türk Kalp Vakfı, 2006 ‘Yılın Başarılı İş Kadınları Ödülü’ Dünya Gazetesi, 2006 ‘ÇEK Eğitim Ödülü’ Çağdaş Eğitim Kooperatifi, 2007 ‘Onur Ödülü’, Maltepe Üniversitesi Zirvedekiler İletişim Ödülleri kapsamında Maltepe Üniversitesi, 2007 ‘Yılın Keçisi Ödülü’ Gururlu duruşu ve çağdaşlaşma yolundaki inadı nedeniyle Fethiye/Ölü Denizli Belediye Başkanlığı, 2007 ‘Cumhuriyetimizin Yılmaz Savaşçıları Onur Ödülü’ Mersin/Yenice halkının oylarıyla Yenice Belediyesi’nce, 2007 ‘Örnek Kıdemli Vatandaş Ödülü’ TÜRYAK ve Hacettepe Üniversitesi’nce, 2007 ‘Melvin Jones Ödülü’ 118. Lion Kulübünce 2. kez, 2007 ‘Hizmet Ödülü’ Tıp ödülleri kapsamında Bayındır Hastanesi’nce, 2007 ‘Hizmet Ödülü’ Eminönü Rotary, 2007 ‘Hizmet Ödülü’ Metropolitan Rotary, 2007 ‘Yılın En Başarılı Kadını Ödülü’ Böbrek Vakfı, Mart 2008 ‘Aydınlanma Onur Ödülü’ Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, 2008 ‘Margarette Golding Ödülü’, 2008 ‘Yılın Sivil Toplum Önderi’, Ekonomist Dergisi.”
Eğitim alanındaki hizmet ve başarıları dolayısıyla Prof. Dr. Türkan Saylan’a “Vehbi Koç Ödülü” de verildi. Saylan’a ödülü 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Mustafa Koç ve Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Semahat Arsel tarafından sunuldu.
ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) tarafından, cüzzam ve eğitim alanındaki çalışmaları nedeniyle “Fahri Doktora” unvanına da layık görülmüştü.

Tuesday, June 3, 2014

Keçi edebiyat e-dergisinin ilk sayısı çıktı: İnadına edebiyat!

Keçi edebiyat e-dergisinin ilk sayısı “İnadına edebiyat” sloganıyla çıktı!

Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatının uzman yayınevi Günışığı Kitaplığı tarafından, uzun yıllardır düzenlenen konferans ve seminerlerin içeriklerini yayımlamak amacıyla yayın hayatına başlayan Keçi, 6 aylık ücretsiz bir elektronik edebiyat dergisi. Her sayısında kapsamlı bir dosyaya yer verecek olan Keçi’nin yaz sayısında, her ilkbaharda eğitimciler ve kütüphaneciler için düzenlenen Eğitimde Edebiyat Seminerleri’nin; kış sayısında ise her sonbaharda düzenlenen edebiyat ve yayıncılık konferansı olan Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nün içerikleri yayımlanacak.

Odağına edebiyatı ve insanı alacak dergide, konferans içeriklerinin yanı sıra ülke ve dünya çapında düzenlenen kitap fuarlarından yansımalar, edebiyatın usta kalemlerinin değerlendirmeleri gibi özellikle yayıncılık sektörü, üniversiteler ve kütüphaneler için kaynak niteliğinde içerikler yer alacak. Okuma kültürümüzü geliştirecek özgün içeriklere de sıklıkla yer verecek olan Keçi, Günışığı Kitaplığı ve genç edebiyat markası ON8’in edebiyat yayıncılığına kazandırdığı nitelikleri ve kazanımları paylaşacak.

Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni Mine Soysal’ın liderliğinde hazırlanan Keçi’nin editörlüğünü genç kalemlerden Halil Türkden üstlendi. Huban Korman’ın grafik tasarımıyla biçimlenen dergi keciedebiyat.com adresi üzerinden yayınlanacak.


Keçi editörü Halil Türkden’in başyazısından:

“Türkiye’de çocukları ve gençleri edebiyatın usta kalemleriyle buluşturan Günışığı Kitaplığı yirminci yılına emin adımlarla yürürken, kitaplığın rafları arasında dolaşan bir Keçi göze çarpıyor. Edebiyat bir havuz problemine nasıl dönüşür? Bir çocuk kitap fuarından ne bekler? İnsan bir kitabı neden yedi defa okusun ki? Kant’ı çocuklara anlatmak mümkün mü? Edebiyat, eğitmek zorunda olmalı mı? Keçi, azık torbasında edebiyata ve insana dair sorularla geliyor. Düşünceye alan açmak için, rahatsız etmek için, edebiyatı insanın odağına alabilmek için sokaklardan ve caddelerden değil, daha zorlu yollardan seke seke geliyor...”

Monday, June 2, 2014

78 Yıl Önce 103 Kişi Katledildi

78 Yıl Önce 103 Kişi Katledildi

73 Yıl Önce 103 Kişi KatledildiBirinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen tarafından 103 kişinin yargısız infaz edildiği katliamın üzerinden 73 yıl geçti.
Diyarbakır'da 1936 yılında, “Dersim Katliamı”nın bastırılmasında da rol oynayan Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen tarafından 103 kişinin yargısız infaz edildiği katliam, üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen aydınlatılamadı. Demokrat Parti Diyarbakır Milletvekili Mustafa Ekinci'nin 1952 yılında konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) taşımasına rağmen, katliamı gerçekleştirenler hakkında bir işlem yapılmadı.

Ünlü şair Ahmed Arif'in “33 Kurşun” şiirine konu olan, 20 Temmuz 1943'te Van Özalp'ta Orgeneral Mustafa Muğlalı tarafından öldürülen 33 kişinin katledilmesine benzer bir katliam da Diyarbakır'da yaşandı. Halk arasında “Pıra Reş katliamı” olarak bilinen olayda, 1936 yılının ilkbaharında yaşanan adli bir olaydan sonra gözaltına alınan 103 köylü sorgusuz-sualsiz infaz edildi.

Diyarbakır'da o tarihte iktidara yakın ve Şeyh Said isyanında devlet tarafında yer alan ailelerin başında gelen Pirinççizadeler'in şikayeti üzerine, çevrede "şakilik yaptıkları" iddiasıyla yüzlerce kişi, Birinci Umum Müfettişi General Abidin Özmen'in emriyle askerler tarafından gözaltına alındı. Gözaltılar Bismil, Çınar, Silvan ve Diyarbakır kent merkezi ile çevre köylerde yapıldı. Gözaltına alınanlar arasında 13 yaşında çocuklar, öğretmenler ve köylüler de vardı.

1936 ilkbaharının ilk aylarında gözaltına alınan bu kişiler, gruplar halinde "Mardin'e mahkemeye götürüleceksiniz" denilerek, Diyarbakır'a 16 kilometre mesafede bulunan Karaköprü civarında katledildi. Üçer-beşer kişilik gruplar halinde kurşuna dizilen köylüler, Kırmasırt köyü yakınlarına gömüldü.

Katliam ancak Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarının devrilmesi sonucunda iktidara gelen Demokrat Parti döneminde TBMM'ye taşınabildi. Dönemin Diyarbakır milletvekili Mustafa Ekinci, konunun araştırılması ve katliam emrini verenlerin yargılanması için TBMM'ye 8 maddelik soru önergesi sundu. 26 Aralık 1952 tarihinde TBMM'nin 22. oturumunda söz alan milletvekili Ekinci, Adalet ve İçişleri bakanlarının yanıtlaması istemiyle şu soruları sordu:

“Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na, Devrisabıkta Şark vilayetlerinde yaşayan insanları kapkara göstermek arzu ve gayesiyle takip edilen kötü ve sakim siyaset icabı olarak zamanın Umumi Müfettişi Abidin Özmen'in 1936 senesinde öldürttüğü vatandaşlar için Hükümetin ne düşündüğünü öğrenmek isterim.

1- 1950 Haziran ayında haklarında takibat yapılması için Adalet Bakanlığı'na takdim ettiğim yazı ne neticeye bağlandı?

2- Bir seneden beri tahkikat yapılmasına ve yüzlerce şahidin ifade vermesine rağmen henüz fiili bir hareket neden yoktur?

3- Adalet Bakanına takdim ettiğim yazıda ayrı ayrı yerlerde öldürülen vatandaşlar için sanık diye kimse tevkif edilmiş midir?

4- Öldürüldüğü iddia edilen vatandaşlar hakkında bir suç isnadı mevcut mudur? Varsa nelerdir?

5- Muhtelip yerlerde her gün sürü halinde öldürülmüş olan vatandaşlar için zamanın iktidarının mesuliyet payı yok mudur?

6- Bu facia tabloları neşren dahi zamanın Hükümetinin nazarında serilmiş olmasına rağmen lâkayı kalmaları suç teşkil etmez mi?

7- Hakkında tahkikat yapılmakta olan Abidin Özmen'in ve refiki cürümlerinin harice kaçmamaları için bir tertibat alınmış mıdır?

8- Zamanın facialar kahramanları ayakta, zinde dururken, maktüllerin akraba ve taalûkatı arasında bilhassa muhitlerinde samimi bir emniyet ve huzurun teessüsüne imkan görüyor musunuz?”

Mustafa Ekinci'nun bu sözlü sorularına Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ şu yanıtı verdi:

"1936 yılında Diyarbakır'da Karaköprü mevkiinde  vukugelen katilgasıp suçlarının faillerini meydana çıkarmak için yapılan harekat sırasında bazı vatandaşların kanunsuz olarak öldürülmüş olduklarına dair Diyarbakır Milletvekili Sayın Mustafa Ekinci tarafından daha evvel TBMM Başkanlığı'na verilen sözlü soruda ve bilahare Bakanlığımıza tevdi edilen ihbar mektubu üzerine hadiseye el konularak keyfiyetin bizzat tahkiki Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına yazılmış ve savcı tarafından yapılan tahkikatta, hadiseyi müteakip Diyarbakır'a gelen o zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın beraberinde bulunan Birinci Ordu Müfettişi Orgeneral Kazım Orbay, Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen, Diyarbakır ve Mardin valileriyle 7. Kolordu Komutanı'nın iştirakiyle bir toplantı yaparak Diyarbakır, Mardin ve Urfa mıntıkalarında askeri harekat icrasına emir verdiği ve harekatın adı geçen Bakanın direktifi dairesinde icra edildiği ve bu itibarla hadisede eski İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın da ilgisi bulunduğu anlaşılarak, Bakanın ve ona tebaan diğer sorumluların, durumlarının Anayasa hükümlerine göre tetkiki gerekeceği sonucuna varılmıştır."

Bakan Çiçekdağ, olayın idari vazifeleriyle ilgili bulunması bakımından Umumi Müfettiş Abidin Özmen'le Diyarbakır ve Mardin valileri, jandarma komutanları haklarında soruşturmayı yürütmek üzere, Mülkiye Müfettişi Nurettin Arslan'ın görevlendirildiğini belirterek, şöyle devam etti:

"Bu müfettiş tarafından da eski İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın hadise ile ilgili bulunması ve diğer sorumluların durumlarının ona tebaan tayini icap etmesi sebebiyle Anayasa hükümlerine göre tahkikat açılıp açılmayacağının tayin ve takdiri TBMM'ye ait bulunduğu sonucuna varılarak keyfiyet Başbakanlığa arzedilmiştir. Başbakanlıkça da gerek adli ve gerek idari bakımlardan yapılmış olan bu tahkikatın taalluk ettiği dosyalar tetkik edilmek ve eski Bakan Şükrü Kaya hakkında Meclis soruşturması gerekip gerekmediği taktir buyurulmak üzere Büyük Millet Meclisi Başkanılğı'na sunulmuştur. Mâruzatım bundan ibarettir."

Bakan Çiçekdağ'ın soru önergesine verdiği cevabın ardından söz alarak kürsüye çıkan Diyarbakır milletvekili Ekinci, davanın aynı zamanda tarihin ve gelecek nesillerin davası olduğunu belirterek, şunları söyledi:

"Biz 1926-1937 seneleri arasında işlenen büyük cinayetlerden bahsetmek istemiyoruz.Biz kan ayaklı çocukların, 85'lik ihtiyarların feci bir şekilde sürülmeleri üzerinde de durmayacağız. Çünkü bunlar müruruzamana uğramış, bazıları Anayasa ruhuna mugayir çıkarılan kanunlara istinat ettirilmiştir. Arkadaşlar, bir devir tasavvur buyurunuz ki, Anayasanın ayakta durmasına, mahkemelerin ulus adına hüküm vermesine ve adaletin teminat altında bulunduğu iddia edilmesine rağmen bir genel müfettiş aldığı bir emir üzerine istediği kimseleri jandarmalara teslim edip öldürtebiliyor. Bizden sonra gelecek nesil, böyle cinayetler karşısında sabrımızı ve müsamahamızı müşahede edince nasıl hüküm verir...

Arkadaşlar Doğu illeri halkı uzun seneler huzurdan ve emniyetten uzak olarak felaket girdabında hep gözyaşı dökmüştür. Eğer biz milletin serbest iradesiyle seçtiği sıfatiyle bu acıların hesabını sormazsak milletin bizden değil, yalnız adaleti ilahiyenin tecellisinden başka ümidi kalmaz.

Devri sabıkta işlenen faciaların zaman aşımına uğramıyan kısımları vardır ki, bunların ispatı mümkündür. Kuvvetli delil ve canlı şahitleri olduğu halde ortada hiç mesuliyet ve mahkumiyet kararı maalesef henüz verilmemiştir.

Milli Şef (İsmet İnönü)'e bir gün zamanın cinayetler kahramanı Özmen Efendi hakkında tahkikat açılmasını bizzat söylemiştim. Ufak bir iş olarak, bir tahkikat açılacağını beklerken, Özmen'in teşrii masuniyetin himayesi altına sokmak için Bursa vilayetinden Halk Partisi milletvekili namzedi olarak gösterildiğini gördük.

Arkadaşlar, muhakkaktır ki, bu hadisede mesul yalnız Abidin Özmen değildir. O, yalnız bir mesuliyet zincirinin Diyarbakır'daki icra ve infaz halkasını teşkil eder.

Ortada mukni delillerin mevcut olmasına rağmen, müteaddit vatandaşların kanını dökmeye sebep olan kimselerin hala kollarını sallıya sallıya dolaşmalar muhitte derin bir tesir bırakmaktadır.
Bu itibarla herkes meselelerin ehemmiyeti dolayısıyle faillerin sorumluluklarını görmek temennisindedirler. Gestapo ruhu ile hareket eden bir idarenin müstebidane ve vahşiyane hareketleri kendilerinin kesesine kar kalmamalıdır ve kalmayacaktır."

Milletvekili Ekinci, öldürülen bazı kişiler hakkında da kısa bilgiler vererek, şunları söyledi:

"Şimdi arkadaşlar bazı misaller vereceğim. 1937 senesinde Diyarbakır merkezine 10 kilometre mesafede Karabaş, Darafli ve Aymşa köylerinin arasında gündüz, Silvan kazasının iyi bir ailesinin oğlu Ziya Bey ve arkadaşları Mehmet ali ve Süleyman isminde üç kişi hiç günahları olmadığı halde öldürülmüştür. Merkez vilayete 8 kilometre mesafede fabrika civarında Silvanlı Hasiroğlu Abdurahman ve Çınar'ın tanınmış ailelerinden Sıddık isminde iki kişi yine zamanın cinayetler kahramanı Umumi Müfettiş Özmen tarafından öldürülüyor.

Bismil'in Of köyünde sofi Salihe Zine isminde namusu ile tanınmış iki vatandaş Özmen tarafından öldürülüyor. Bu vatandaş bir ay evvel askerliğini yaparak dönmüş, bir haftalık yeni evlidir.

Mardin hududunda 103 vatandaş ayrı ayrı olarak öldürülmüştür. Eğer mazinin derinliğine doğru gidecek olursak kanun, hukuk, anayasa diye haykıran sabık idarenin mezalimini engizisyon mezaliminden daha ağır, daha şedit olarak canlı misallerle ortaya koymuş olurum. Bu saydıkların Diyarbakır'a ait hadiselerin bir kısmıdır. Hadise Mardin'de de aynıdır, Urfa'da da aynı şekilde cereyan etmiştir. Van'da, Bitlis'te, Siirt'te ve nihayet 'Müfettiş-i Umumilik' mıntıkasının her yerinde aynıdır.

Milletvekilleri, arkadaşlar, yalnız bir mıntıkanın vekilleri değilsiniz. Yurdun her yeri için kalbiniz aynı hassasiyetle çarpar. Bu kanunen böyle olmakla beraber ruhen de böyle olduğu şüphe edilemez. Mesele zamanın Başbakanı, İçişleri Bakanı ve Abidin Özmen önde olarak mesuldürler. Anayasa'nın 170. maddesine göre bunların divanı âliye tevdii Yüksek Meclisin kararına bağlıdır."

Kaynak: http://www.haberdiyarbakir.com/73-yil-once-103-kisi-katledildi-24120h/#ixzz33TKvevsp

Sunday, June 1, 2014

İngiltere'den Brezilyalı diktatörlere işkence yardımı

30 MAYIS 2014

Herkes iki hafta sonra Brezilya'da başlayacak olan Dünya Kupası üzerinde yoğunlaşırken Brezilyalılar geçmişleri ile ilgili acı gerçekleri öğrenmeye devam ediyor.
Bu gerçeklerden biri de ülkede 1964-1985 yılları arasında hüküm süren askeri diktatörlük dönemiyle ilgili. BBC'nin araştırmaları, İngiltere'nin Brezilyalı generallerle aktif işbriliğine giderek gelişkin işkence teknikleri konusunda onları eğittiğini ortaya koydu.
Brezilya'daki 21 yıllık diktatörlük dönemi Arjantin ya da Şili'ninki kadar bilinmiyor. Bu ülkede de bu dönem yüzlerce insan öldü, binlercesi tutuklanıp işkence gördü.
İşkenceye uğrayanlar arasında eskiden solcu bir gerilla olan Brezilya Cumhurbaşkanı Dilma Roussef da bulunuyor. Roussef geçmişe yönelik gerçekleri ortaya çıkarmak için bir Hakikat Komisyonu kurdu.
Eski mağdurlar ve bazı ordu mensuplarının verdiği ifadeler, diktatörlük döneminde İngiltere'nin gizli rolünü ortaya koydu.
1970'lerde Brezilya yönetimi solcu gerillalara karşı amansız bir mücadele başlatmıştı. Sendika liderleri, öğrenciler, gazeteciler ve muhalif ses çıkaran herkes baskıdan nasibini aldı.

'Uzun kalsam delirirdim'

Alvaro Caldas da bunlardan biriydi. 1970'te tutuklandığında komünist bir gruba üyeydi. İki yıldan fazla Rio'da bir askeri karakolda gözaltında tutuldu. Dayak, elektrik, "papağan tünemesi" denen bir yöntemle saatlerce ters askı gibi işkencelere maruz kaldı.
Alvaro serbest bırakılınca politikayı da bıraktı. 1973'te tekrar tutuklandığında spor muhabiri olarak çalışıyordu. Aynı binaya getirildi; ama binanın içi tümüyle değişmişti.
"Bu defa hücre tertemizdi ama mide bulandırıcı pis bir kokuyla steril bir hali vardı. Klima ile ortam aşırı soğutulmuştu. Lamba sürekli yanıyor, ne zaman gece ne zaman gündüz bilinmiyordu. Bir ara çok gürültülü sesler, bir ara ise kısık sesler dinletiliyordu... Hiç uyuyamıyordum." diyor Alvaro.
Korku en baskın duygusu olmuş Alvaro'nun. Düzenli olarak başına çuval geçirilip sorguya götürülüyormuş. Bunun fiziksel işkence değil, yoğun psikolojik baskı olduğunu, amaçlarının, kişiliğini ezip yapmadığı bir şey için itirafta bulunmasını sağlamak olduğunu biliyormuş.
"Neyse ki orada sadece bir hafta tutuldum. Biraz daha uzun kalsaydım delirirdim." diyor Alvaro. Bu yeni sorgulama yöntemi "İngiliz Sistemi" olarak anılmaya başlandı. Hakikat Komisyonu'na verilen ifadelerde bunun nedeni anlaşılıyor.

'İngiltere en iyisi'

En zalim işkencecilerden biri olan albay Paulo Malhaes 20 saatlik bir ifade verdi. Tekerlekli sandalyede Komisyon'un huzuruna çıkan albay zayıf ve güçsüz görünüyordu. Kurbanlarını öldürdüğünü ya da sakat bıraktığını itiraf etti. Aynı zamanda kaba kuvvetten daha etkili olan ve solcu bir militanı ajan yapmak için kullanılan psikolojik işkence yöntemlerine hayranlığını ifade etti.
"Kapalı kapılar ardındaki o hapishanelerde ısıyı, ışığı, içerdeki her şeyi kontrol etme fikri İngiltere'ye ait." diyor albay. Fiziksel iz bırakmayan sorgulama tekniklerini öğrenmek için kendisinin de İngiltere'ye gittiğini savcıya itiraf etmiş. Savcı Nadine Borges albayla konuşmasını anlatıyor:
"Albay açısından en iyi şey psikolojik işkenceymiş. Gizli bir yerde tutulan birinden bilgi almak daha kolay oluyormuş. Başka yerlere de gitmiş eğitim için, ama İngiltere en iyisiymiş."
Malhaes ifade verdikten kısa bir süre sonra evine düzenlenen bir soygun sırasında öldürülmüş.

Çıplak sorgulama tavsiyesi

Profesör Glaucio Soares 1990'larda Brezilya'nın üst düzey generalleri ile mülakatlar yapmış. Bunlar sorgulama teknikleri konusunda eğitim için Almanya, Fransa, Panama ve ABD'ye subaylar gönderildiğini, fakat en iyi yöntemlerin İngiltere'de olduğunu söylemiş.
Bir general, sorgucuyu avantajlı kılıp tutukluyu zayıf bırakmak için İngilizlerin tutuklunun çıplak sorgulanması yönünde tavsiyede bulunduğunu söylemiş.
İngilizler 1960'a dek Malay Yarımadası'nda karşılaştıkları isyanlara karşı ve daha sonra da Kuzey İrlanda'da kullandıkları teknikler nedeniyle etkili görülüyorlardı anlaşılan.

'Beş Teknik'

Duyuların yoksun bırakılması ve stresi esas alan yöntemler "Beş Teknik" olarak anılıyordu. Bunlar:
- saatlerce duvara dayalı bir şekilde ayakta beklemek
- başa çuval geçirme
- yüksek sese maruz bırakma
- uyku yoksunluğu
- yeme-içme yoksunluğu

Birçok kişi bu yöntemlerin işkence olduğunu ifade ediyor. İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mahkûmlarının sorgusunda kullanılan bu yöntemler tepki üzerine 1972'de resmen yasaklandı.

İngiltere'de sorgulama kursu

Fakat Brezilya'da bu psikolojik sorgulama yöntemleri cuntanın ihtiyaçlarını karşılayacaktı. Askeri yönetimin insan hakları ihlalleri dünya çapında tepki topluyor, fiziksel işkence çok sayıda ölüme neden oluyordu. İz bırakmayacak etkili bir sorgulama yöntemi tam da generallerin istediği şeydi.
Askeri yetkililer İngiltere'ye gidip kurs görmekle kalmadı, aynı zamanda İngiliz ajanları da Brezilya'ya gitti ders vermek için. Eski bir polis memuru, bu ajanların Rio'daki bir askeri karargâhta takip, telefon dinleme, yeni tecrit hücrelerinin kullanımı konularında kurs verdiğini anlatıyor. Eski yöntemlerin kullanıldığı sorgu sonucunda ölenlerin cesetlerini almaya gittiğinde görüyormuş bu kişileri.
Bu olaylarda payı olan hiç kimse henüz yargılanmış değil.
1972'de Brezilya'daki İngiltere Büyükelçisi David Hunt bir yetkiliye yazdığı mektupta şunları söylüyordu:
"Bildiğiniz gibi geçmişte bizim tavsiyelerimizden etkilenme durumu söz konusu olmuştu; ama artık böyle bir bağlantı yok... Bu bilginin sınırlı tutulması önemlidir."
İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na bu konuda açıklama yapmaları için resmi bir başvuruda bulundum. Bir bakanlık sözcüsü, daha önceki hükümetlerin yaptıkları hakkında yorumda bulunamayacağını vurguladı. Ancak sözcü, şu andaki hükümetin ülke dışından gelen güvenlik ve adalet konularındaki yardım taleplerini değerlendirirken, ilgili ülkenin insan hakları alanındaki zorunlulukları karşılayıp karşılamadığına bakıldığını vurguladı.