Monday, February 18, 2013

Giancarlo de Carlo: Barınma Grevi, Planlama, Doğrudan Eylem



Topluluğu Yeniden Kurmak: Barınma Grevi, Planlama, Doğrudan Eylem
Barınma sorunu çağdaş toplum krizinin temelidir … Bütün toplumsal yapımızın bir çözülme durumunda olduğunu ve ancak en radikal, güçlü çarelerin onu iyileştirebileceğini fark etmek için İtalya’nın etrafını dolaşıp kasaba ve köyleri gezmek … insanların nerede doğup, çoğalıp öldüğünü ve yaşadıkları evleri görmek yeterlidir.
Nüfusun aşırı yoğunlaşması konutun esas işlevini yerine getirmesini önler, yararlı insan ilişkilerinin gelişebildiği bir ortama son verir ve fiziki, ahlaki bozulmanın tehlikeli bir aracı, hastalık ve ölümün bir aracı olur.
1946’da İtalya’daki ortalama çocuk ölüm oranı binde yüz altmış dokuz iken, barınma koşullarının biraz daha iyi olduğu Fransa’da binde yüz ondu…
Napoli’de, 1935 ve 1941 arasında yapılmış bir araştırmada, ziyaret edilen 8.431 çocuktan %16.8’i akciğer veremiydi ve yalnızca %11’i akciğer ağrıları çekmiyordu. Vakaların %69’unda ev tek gözlü bir odadan meydana geliyordu, %70’i çoğunlukla ailecek aynı odada, aynı yatakta hastayla kalıyordu.
Milan’da tüberkülozlu yüz aileden yetmiş altısı bir veya iki odada kalıyordu.
Bu sayılar günümüz konutunun insan hayatına tehlike teşkil ettiğini göstermek açısından yeterli olacaktır, zira daha fazlasını aktarmaya burada yerimiz yok. Ancak altı çizilmesi gereken bir önemli olgu daha var: İtalya’da her 100 işçi sınıfı meskeninden otuz üçü orta ve üst sınıf evlerle karşılaştırıldığında aşırı kalabalıktır.
Bu yeni bir şey değil. Günümüz yoksullarının evleri, M.Ö üçüncü yüzyıldaki kölelerinkinden ya da Roma İmparatorluğu’ndaki pleblerinkinden çok az farklıdır. Bu, kriz momentleri ve devlete karşı direnişinin zayıflamasıyla çakışan bir fenomendir.
Bağımsızlık duyusunun zayıflaması devletin otoritesini güçlendirir. Doğrudan eylem dürtüsü azalır, tasnif ve bürokratik ruh zafer kazanır, eğitim tamamen niceliksel olur, kültür ve sanat yaşamdan koparılır, hayatın kendisi bölümlere ayrılır ve soyutlama yollarında zayıflatılır. Aynı zamanda kent kendi doğal fiziksel ve tinsel yenileme işlevini kaybeder ve insana kendi çöküşü içerisinde acı çektirerek zarar verici bir organizma olur.
Bugünkü durum yeni bir fenomen değildir ancak daha önce olduğundan kötüdür, çünkü etkileri daha kapsamlı, daha tüyler ürpertici ve bizim için işe yarar olabilen teknikteki ilerlemelerden dolayı daha saçmadır. Yine de günümüz toplumsal organları, kapitalizm ve devlet, bu çaresiz krizi çözecek bir şey yapmaktan acizdir. Ayrıcalık ve otorite ilkeleri hüküm sürdüğü müddetçe yeni materyaller, yeni inşa süreçleri boşunadır.
Kapitalizm imkanları az olan sınıflar için evler inşa etmiyor ve edemez de, çünkü bu tür yatırım iyi bir geri dönüşüm sağlamaz … özel sermaye, yalnızca üst sınıf konuta ve iyi bir geliri garanti eden (ofis blokları, lüks dükkanlar, sinemalar vb.) bu tip binalara yatırılır ve yoksullar bütün sonuçları bakımından halen daha fazla nüfus kalabalığına neden olan eski ve hijyenik olmayan binalarda barınak bulmaya itilir…
Devlet bu durumu değiştirmek için hiçbir şey yapmaz, yapamaz. Devlet otoritenin temel nedeni olduğu için -gerçek bir şey gibi görünen ve somut gerçeklikle hiçbir bağı olamayan bir soyutlama- bir soyutlamaymış gibi davrandığı ve manipüle ettiği insanın kendisidir.
Ev, insanla doğrudan ilişki içerisinde bir organizmadır. Ev insanın dışsal çevresi, uzamdaki olumlamasıdır. Dolayısıyla insanı bir bireyden ziyade, biraz daha büyük bir rakamın kesiri olarak kabul eden devletle evin hiçbir ilişkisi yoktur.
Devlet bu ilişkileri her ne zaman üstlense sonuçlar korkunç olmuştur. Bunu doğrulamak için tarihe dönüp bakabiliriz -eski Mısır’ın, Roma İmparatorluğu’nun, Fransız monarşisinin zalim despot devletleri yönetimindeki kentleri betimleyebiliriz- ancak bu, günümüzde herhangi bir İtalyan kentini düşünmek için kafidir… toplu konutlar çok sınırlıdır ve hedeflenen kitlenin karşılayamayacağı kadar çok maliyetli olur. Üstelik çirkin ve kötü bir şekilde inşa edilir; nitekim insanlar için değil de devletin algıladığı soyut insanlar için inşa edilirler.
Günümüzde belediye konutçuluğu, insanların epey berbat bir şekilde kafeslendikleri kentlerimizin çevresini tekdüze bir şekilde kaplayan bakımsız barakalar demektir. Ne nitelik ne de nicelik bakımından konut sorununu çözmezler, fakat bunlar devletin yapabileceği en büyük katkıdır.
Konut sorunu yukarıdan çözülemez. Bu halkın sorunudur ve halkın kendi somut irade ve eylemi dışında çözülmeyecek hatta cesurca yüzleşilemeyecektir; dolayısıyla şimdiye kadar düşünülen evler için doğrudan eylem türünün -bina kooperatifleri, boş evlerin illegal işgali ve barınma grevleri- geçerlilik ve sınırlarını değerlendirmek faydalı olacaktır.
Bina kooperatifi elbette düşük maliyete evler yaratmada etkili bir araç ve kolektif eylem biçimleri bakımından kiracılar için değerli bir deneyimdir. Savaştan beri artan bu kooperatifler, genellikle belirli sayıda bina teknisyenini görevlendirmek ve belediye girişimleriyle karşılaştırıldığında –daha etkin iç örgütlenmeleri ve daha adil kazanç paylarıyla mümkün olan- daireleri rekabete dayalı bir kira bedeline piyasaya sürme maksadıyla oluşturulur. Ancak kolektif eylemin ilginç bir örneği olmalarına rağmen, temel barınma sorununu düzeltmek açısından çok az şey yapabilirler, zira esas amaçları barınma değil iş sağlamaktır ve iş, rekabete dayalı piyasanın dalgalanmasına göre taahhüt edilir.
Çok daha az sıklıkla bir araya gelen kiracıların kooperatifleri belirli sayıda evsize konut sağlamayı amaçlar: Binaların mevcut fiyatlarla satın alınması ve konut olarak örgütlenmeleri. Eğer (varlıklıyla sınırlı, kooperasyondan daha ziyade sadece bölünmüş bir mülk sahipliği ve her türlü toplumsal önemden yoksun olan) hissedarlığı dışarıda bırakırsak, bu kooperatif tipi ancak dış mali yardımla var olabilir. Ve çözüm elbette, bazı yerlerde varsayıldığı gibi, eninde sonunda kooperatif evlerini işgal edecek kiracıların doğrudan kooperatif toplu konutları değildir. Bu doğrudan eyleme dair eğitici bir örnek olabilir, ancak neredeyse hiç de pratik bir yöntem değildir ve çok az somut sonuç verir. Günümüz konutu, modern üretken tekniklerle güncellenmeyen, geleneksel inşa yöntemlerin masrafından dolayı maliyetlidir. Genellikle inşaat ustalığında eğitilmemiş ve uygun alet ve malzemeler verilmemiş kiracıların doğrudan üretimi, çoğu kez kötü işçilik ve görece yüksek maliyetlerle sonuçlanır.
Çözüm (mevcut toplumsal yapı içersinde hareket edeken) ortak bir mali mekanizmayla beraber komünal bir eylem programında birleşmiş apartman ve kiracı kolektiflerinin oluşturulmasındadır. Devletin mali yardımına … ya da politik eylemden kaynaklanan ve kooperatifleri finansörlerin çıkarlarına bağlayarak er veya geç kendi tuzaklarını ortaya çıkaran girişkenlik türüne bel bağlayamayız. Bu nedenle yerel mali durumdan gelen finansmanın özerk olması gerekir. Nitekim bu özerklik, mesai harcayan, üretime katkıda bulunan, para yardımında bulunan, hali hazırda tamamen topluluğa ait olan zenginliği ellerinde bulunduranlardan yardım isteyen ve belediyelerin zorunlu alanlar ile temel inşaat malzemelerini bedava ya da düşük maliyete sağlamaya zorlayan kolektifin üyelerinin mümkün olduğunca karşılıklı yardımlaşmasına dayalıdır.
Doğrudan eylemin bir başka biçimi boş binaların illegal işgalidir. En önemli örnekler 1914-18 savaşından ve son savaşın hemen ardından İngiltere’de, birçok ülkede bu tür eylemlere adını vermiş olan “Gecekonducular” hareketiyle birlikte ortaya çıktı. “Gecekonducular” aslında barınma için kullanılabilen ev ve binaların işgalinin yanı sıra, bir başka “illegal” işgal biçimi olan mülk sahiplerinin tebliğ ettiği tahliye emirlerinin sistematik ve örgütlü reddinden meydana geliyordu. İtalya’da savaştan hemen sonra yaygın bir “gecekondulaşma” patlaması oldu. Örneğin Messina’da, insanların aşırı ihtiyacına rağmen 3000 odanın boş olduğu başpiskaposun sarayına evsiz insanlar el koydu. Çoğu kez tahliye emirlerine karşı evlerin etrafında kiracılardan oluşan, bireysel ya da kolektif, nöbetçi mangaları aracılığıyla gösterilen direniş örnekleri çoğaldı.
Barınma grevi, yukarıda vurgulanan anlamda tamamlayıcı, doğrudan eylem yöntemidir. Daha yüksek ücretler için grev bir barınma grevi olarak düşünülmediği için, ki haftalık ücretin önemli bir kısmı kiraya gider, emsal eksikliğinden ötürü yaygın bir şekilde uygulanmamıştır. Kira ödemeyi kolektif olarak reddetme biçiminde, barınma grevinin önemli oranda gecekondulaşmaya yardımı olur.
İncelediğimiz doğrudan eylemin yöntemleri, taktik olarak etkili olmalarına karşın, kesin bir çözüm sağlayamazlar. Barınmanın esas nedenlerini bulmak ve bunlara makul ölçüde eylemle karşı koymak için sorunun kökenini doğru kavramamız gerekir.
Ev yalnızca dört duvardan oluşmaz, o aynı zamanda uzam, ışık, güneş ışığı ve dış çevredir. Beraberinde okul, sağlık hizmetleri, yeşil ortam, çocukların oynaması için oda, dinlenme tesisleri, eğlenceler, kültür; başka bir deyişle iş, üretim, mübadele için rahatlık ve kolaylıklar, ekonomik hayatın araçlarını gerektirir. Ev, aslında topluluğa doğru genişler. Ev sağlıklı olduğunda insanın emelleri için etkili bir araçtır ve sağlıklı bir topluluğun yapısına ahenkle uyar.
Çağdaş kent sağlıksız bir topluluğun yanı sıra -ki aslında bu topluluk bile sayılmaz- yalıtılmış bina ve insanlardan oluşan fiziki bir moloz yığınıdır. Kapsamlı bir gecekonducular hareketi ve ev inşaatında devasa bir artış, nüfusun tamamına şimdi zenginlerin tadını çıkardığı standartta konut sağlasa bile sonuç aynı olacaktır, zira kapitalist uygarlıkta kent yetersizdir ve onun yapısında ev sağlıklı olamaz.
Evin hastalığı kentinkiyle çakışır.
Ortaçağ cemaatinin parçalanmasından beri, otorite lehine insan ilkesinden vazgeçme, somut olguların soyutlamalara tabiiyeti ve soyutlamanın hakikatler dünyasına yüceltilmesi -insanın kendi kolektif hayatına yeterli toplumsal anlamı verme kabiliyetini kaybetmesi- bu illetin kökenidir.
Bunun günümüzdeki sonucu, şevki kırılmış ve parçalanmış bir toplumsal bedendir. İnsani bakış açısından bu yetersizdir çünkü insanı akranlarıyla, doğayla, kolektif üretken süreçlerle ilişkisiz bir hayata -hava geçirmez şekilde asfalt ve taşla damgalanmış bir hayata- indirger. İşlevsel bakış açısından yetersizdir çünkü civarında bulunan bölgenin aktif merkezi olmak yerine, pahalı bürokratik ve üretken olmayan yapısından ötürü bölgeden yiyecek soğurarak asalak bir beden haline gelmiştir.
Mevcut toplumsal yapıyı kurtarma, hayatın acil gerçekliklerini mahvetme aracı olarak algılanan kent planlaması, tehlikeli bir düştür.
Ancak farklı bir tarzda, komünal elbirliğinin tezahürü olarak düşünüldüğünde, insanın hakiki varlığını özgürleştirme gayreti olur. Doğa, sanayi ve bütün insan etkinliği arasında uyumlu bir bağ oluşturma çabasıdır ve trafik, ulaşım ya da bina estetiği sorunundan çok daha fazlasıdır.
Bu nedenle yeni kent planlamacılığı olgusunda kabul ettiğimiz tutum belirleyicidir.
Karşıt bir tutum benimsemek mümkündür: “İlle de otoriteden doğacak plan yalnızca zararlı olabilir. Toplumsal hayattaki değişimler planı izleyemez. Plan yeni yaşam tarzında tali olacaktır.” Veya bir katılım tutumu benimsenebilir: “Plan mevcut toplumsal düzenimizin yönünü değiştirerek onu ‘tasfiye etmenin’ fırsatıdır ve değiştirilen bu amaç devrimci bir toplumsal yapı için zorunlu başlangıçtır.”
İlk tutum iki ana argümana dayanır: Birincisi, otoritenin özgürleştirici bir fail olamayacağıdır –ki bu tamamen doğrudur; ikincisi, insan özgür olana kadar hiçbir şey yapamayacağıdır –ki bu yanlış bir görüştür. İnsan özgürleştirilemez, kendisini özgürleştirmesi gerekir ve bu özgürlük yönündeki her türlü ilerleme ancak kendi iradesinin bilinçli ifadesi olabilir. Bölge, kent ve ülkenin sorunlarının sonsuz büyüklüğünün araştırılması böyle bir faaliyettir. Sorunların doğasını ortaya çıkarmak ve bunların çözümlerini hazırlamak, otoritenin iktidarını ortadan kaldırıp iktidarı halka veren doğrudan eylemin somut bir örneğidir. Aslında “devrimin halletmesi için beklemek” anlamına gelen muhalif tutum, toplumsal devrimin şimdinin sorunlarından ötürü geleceği düşünmekten aciz, bezmiş ve güdük insanlarca değil de, temiz eller tarafından başarılacağı gerçeğini hesaba katmaz. Devrimin özgür bir toplumun zorunlu koşullarını yaratmak için bu kötülüklerin yok edilmesiyle başladığı unutulur.
Eğer kent planlamacılığını otoritenin gözü kararmış tekelinden kurtarmada başarılı olup toplumsal hayatın gerçek sorunlarında komünal bir araştırma ve inceleme organı yaparsak, devrimci bir silah olabilir. Bu sorunlar çoktur ve acilen çözülmesi gerekir.
Bölgede, özel mülkiyet keyfi olarak sürülebilir toprağı böldü ve insanlar ile toprak arasındaki duygusal ve işlevsel ilişkiyi yok etmenin yanı sıra, topluluğun bütün hayati çıkarlarının yoluna engeller koydu. Üretim, mübadele, ulaşım, iletişim ve hizmet sorunlarının hepsi bunları çözecek ne etkiye ne de beceriye sahip olan ayrıcalıklı azınlıkların ya da devletin ellerindedir.
Kentte ikamet edenlerin aşırı kalabalığı ve katmanlaşması, bireysel ve toplumsal hayatın bütün yönlerini yok etti ya da yozlaştırdı. Okullar sağlıksız ve aşırı kalabalık, sağlık hizmetleri yetersiz, trafik kaotik ve tehlikeli, yeşil alan ise toprak spekülatörleri tarafından massediliyor.
Evde insan bir hayvan düzeyine düşürülüyor. İnsan ışık, hava, güneş ve çimden, doğayla ve akranlarıyla bağlantıdan mahrum bir şekilde bağımsızlığını ve toplumsal hayat yetisini kaybediyor. Halim selim, yumuşak başlı, disipline ve savaşa yatkın hale geliyor.
Durum tersine çevrilebilir. Eğer yerel sorunlara ilişkin kapsamlı bir bilgi ve anlayış geliştirip bunları çözmede teknik araçları geliştirirsek ve daha sonra bu planların uygulamaya konduğunu ihtiyatla ve bilfiil görürsek, o zaman kent ve ülke planlamacılığı kolektif doğrudan eylemin en etkin aracı olabilir.
İlk olarak sendika.org’da yayımlanmıştır.

İng.Çev.: güvencesiz çevirmen

·         Giancarlo de Carlo (1919-2005): İtalyan anti-faşist direnişinde ve savaş sonrası İtalyan anarşist hareketinde aktif olan ünlü bir mimardı. Mimar çalışmalarının plan ve tasarıların tüketici ve ikamet edenlerle birlikte oluşturulduğu bir tür “katılımcı mimarlığı” savunuyordu. Şehirciliği ve mamur çevreyi tartışan küresel bir forum olarak Spazio e Società ile Uluslararası Mimari ve Tasarı Laboratuarı’nı (ILAUD, 1974-2004) kurdu. Colin Ward tarafından çevrilen yukarıdaki parçalar ilk olarak aylık İtalyan anarşist dergi Volontà’da yayınlanan de Carlo’nun bir makalesinden alınmıştır. Ward’ın çevirisi Haziran 1948’de İngiliz anarşist gazetesi Freedom’da yayınlandı.

Saturday, February 9, 2013

Delfi'deki Sisifos



Sisyphos
Sisifos bir gün tanrılardan cezasına bir süre ara verilmesini ister. Tanrılar bu isteğini yerine getirip ona bir hafta izin verirler. Sisifos taşını sırtına yükler ve geçmişi, şimdisi ve geleceğine dair sorularını cevaplamak üzere Delfi’nin yolunu tutar.
Sisifos’un geleceğini ve ayrıca onun “geleceğini” çoktan bilen Delfi Kahini onu kapıda karşılar. Ve daha sonra celse başlar…
Sisifos: Ey Kahin!
Neden başkalarının duyduğu sesler Müzlerin gülüşlerinden örülü,
Cennete yürüdükleri yollara neden altın tozları serpili,
Ve benimkiler neden dikenli ve çamurlu?
Karlı yamaçlarda boy veren bir kardelenim,
Neden böyle benim kaderim?
Kahin: Bir soru sorulduğunda cevap çoktan verilmiştir,
Aradığın şey cevapta değil, soruyu anlamakta gizlidir.
Sisifos: Birisinin gün doğumunda orman dediği yerde,
ben çiğ damlalarından yansıyan ışık hüzmelerini görüyorum…
Sağır kulaklara düşmeyen kıpırtılarını kalbin, konuşmalarda,
yalanı ve doğruyu ele veren itirafını duyuyorum…
Sanki burdayım, ama burdan değilim,
Yürüsem de sanki karanlık bir çöldeyim…
Evrene bakışımı dosdoğru anlatamayan dilimin,
Etrafımda yarattığı hayalet denizi ile çevriliyim…
Kahin: Yıldızları karanlık gece değil mi parlatan?
Uzak ve dingin ruhları kırılır mı hiç yalnızlıktan?
Maskelerin takıldığı ışıltılı şehirler azaltır sayılarını ama,
Engin göklerde onlar her zaman fazladır birden, ikiden, ondan…
Sisifos: Peki şimdi ne yapacağım?
Sırtımda yaşamın yükü bu taş, hep o bildik tepeyi arşınlayan şu ayaklarım,
Yalnızlık, aynılık, anlaşılamamışlık ve tüm bunların üstüne farklılığım,
Hades’in cehenneminden beter bu mahkumiyetten nasıl kurtulacağım?
Kahin: Ey Mutlu Sisifos!
Nasıl ki güneş vurduğunda açılır Apollon Tapınağı’nın kapıları,
Işık girsin diye kenara çekilen perdeler gibi kurtulacaksın dertlerden,
Genç bir kısrak gibi zincirlenemez iraden,
Seni ilk defa kendi tepen yerine buraya getiren,
Cevaplar soruda çoktan verilmiştir, bakış aynada çoktan yansımıştır,
Tüm evrenini yeniden,
Aldığın taşla inşa edeceksin
YERDEN!…
Tüm evrenini yeniden,
Attığın taşla inşa edeceksin
YOKTAN!
Sisifos taşını yeniden sırtına yüklenir ve cezasını çekmek üzere yola koyulur. Artık yüzünde bir gülümseme vardır; mutludur
ALINTI

Wednesday, February 6, 2013

Devlet Tiyatroları belgesel Macide tanır



Macide Tanır hayatını
Tiyatronun en tatlı cadısını kaybettik
07/02/2013
Türk tiyatrosunun dev isimlerinden biriydi, ömrünü sahnelere adamış, tiyatroyu her şeyin üstüne koyan bir kadın... Bir süredir tedavi görmekte olan Macide Tanır, 91 yaşında veda etti.

Tiyatroya giden yolu, babasının, Erenköy Kız Lisesi’ni birincilikle bitirdiği vakit kurduğu “Bu memleketin mektepli sanatçıya ihtiyacı var, olabiliyorsanız olunuz” cümlesiyle açılan bir isim, Macide Tanır... 1922 doğumlu sanatçı, Galatasaray Lisesi’ndeki sınavı kazanır, Ankara ’da konservatuvar yılları başlar. Devlet Konservatuvarı Tiyatro ve Opera Bölümünü’nden üç yılda mezun olur ve 1943’te Devlet Tiyatrosu oyuncusu olarak sahneye çıkar. Tanır’ın hayatını şekillendiren; yeteneği kadar, disiplinli kişiliği de olmuştur. Kendisini eleştirmekten sakınmayan, oyunları kapalı gişe oynarken dahi başrole kendisini değil tiyatronun kendisini koyan bir genç kadındır...
Tanır, 1985’e kadar sahnelerde kaldı. Sanat yaşamı boyunca sayısı 50’yi aşan eserde başrol oynadı. Tiyatro seyircisi onu en çok ‘Ağaçlar Ayakta Ölür’ ile TV izleyicisi ise ‘Şehnaz Tango’ dizisinden tanır. 1991’de aldığı Devlet Sanatçısı Ödülü ve 1997’de aldığı Afife Tiyatro Ödülü başta olmak üzere çok sayıda ödülün sahibidir.
1985’te Devlet Tiyatrosu sanatçılığından yasa nedeniyle mecburen emekli olduğunda hislerini “Bana artık tiyatro yapma diyorlar, bana artık nefes alma diyorlar” sözleriyle dile getirmişti Tanır. DT’nin ardından sahne hayatı Nedim Saban’ın davetiyle Tiyatro Kare’de devam etti.
Sanat serüvenini anlatan ‘Tiyatronun Cadısı’ adlı anı kitabında toplamıştı. Onu sinemada ‘Yer Demir Gök Bakır’, ‘Yengeç Sepeti’, ‘Cumhuriyet’ gibi filmlerde seyrettik. Tanır, bir ömre yayılan sanat serüvenini ‘Tiyatronun Cadısı’ adlı kitabında toplamıştı. Son günlerini hasta yatağında geçirmişti, tiyatro severler için ise ‘ağaçlar gibi’ ayakta veda etti...
‘Artık çok az kişi kaldık’

 Genco Erkal:Türk tiyatrosu efsane oyuncularından birini kaybetti. Macide Tanır’ı büyük rollerinden birinde bir kez seyretmiş olan onu unutamaz. Hayattaki duruşuyla hep örnek bir sanatçı oldu. Çağdaş Türkiye ’nin gurur duyacağı bir Cumhuriyet kızıydı. Onun gibi insanlara çok rastlanmıyor artık. Güle güle sevgili dost.
Şebnem Bozoklu: Bir ikondu. Hakkında anlatılanlar efsane gibi bir üst jenerasyona iletilir. Yaşamı ve oynadığı karakterler unutulmayacak.
Ayşenil Şamlıoğlu: Ustamdı, dostumdu. Ömrü boyunca mesleki yaşamda nasıl durulması gerektiğinin dersini verdi. Kendisiyle kurmuş olduğum dostluktan, onun beni yaşdaşı kabul edip kurduğu diyaloglardan o kadar çok beslendim ki ömrümün sonuna kadar onun bana verdikleri benimle birlikte gelecek. Meslekte doğru yolda olduğumun işaretiydi.
Orhan Alkaya: DT ekolünün sembol oyuncularının başındaydı. Çok büyük bir oyuncuydu. Kaybı son derece üzücü…
Işıl Kasapoğlu: Artık çok az kişi kaldık. Büyük insanlar gidiyor yerine yenileri yetişmiyor. O da büyük oyunculardandı. Çok büyük bir oyuncuyu kaybettik ve görüyorum ki yakın sürede gerçek oyuncu kalmayacak.

Tuesday, January 29, 2013

“Samuel Beckett’ın anısına”



Oktay Işıkdoğan

2006
İnsan insan olalı beri girip çıktığı binbir türlü ruh haline Godot’yu bekleme halini ekleyen İrlandalı yazar Samuel Beckett’ın doğumunun yüzüncü yılındayız. Modern yazının öncü ve esas adları, Kafka, Joyce, Woolf, Musil ve Proust’un hemen ardından gelen kuşağa ait Beckett modern yazının son büyük yazarlarından biriydi. Üzerinde yaşamayı ölüm sürecine benzettiği dünyada kaldığı seksen üç yıldan geriye irili ufaklı onlarca oyun, öykü ve roman bıraktı. Tıpkı bayrağını taşıdığı büyük yazarlık müessesinin diğer adları gibi ele aldığı sorunu kavramsallaştırmayı ve kendinden sonrasına taşımayı bildi: Bugün nasıl acıma duygusundan ve insan sevgisinden bahsettiğimizde Dostoyevski’yi, zamanın akışı ve hafızanın işleyişi deyince Proust’u, modern Batı dünyasının kendisine ve çevresine yabancılaşan insanını düşününce Camus’yü anımsıyorsak, hiçlik ve acı çekmek deyince de Beckett aklımıza geliyor. Ancak Beckett, sayfaları bazen atlayarak okusa da kendisine sadık kalmış okuruna ödül olarak verdiği bu iflah olmaz hiçlik duygusuna karşın, “Dene, yenil; yine dene, yine yenil” diyebilen biri, İkinci Dünya Savaşı’nda Fransızların Nazilere karşı örgütlediği direnişe destek verecek kadar eylemci ve mücadeleci bir kişiliğe sahipti.

Sıkıcı mı?
Beckett’ın yapıtı üzerine erken bir itirafta bulunulacaksa, bunlardan ilkinin Beckett okumanın çoğu zaman zor, hatta Aristoteles’in formüle ettiği ideal klasik anlatı yapısına sahip metinlerle karşılaştırıldığında sıkıcı olduğudur. Özellikle, edebiyat otoritelerinin Beckett’ın sanatının doruk noktaları olarak buyurdukları ‘Molloy’, ‘Malone Ölüyor’ ve ‘Adlandırılamayan’ adlı romanlarında kurduğu dünyaya girmek pek kolay değil. Çünkü Beckett, çoğunlukla, her türlü neden-sonuç ilişkisine omuz silken, başı sonu belli bir hikaye anlatmaya burun kıvıran metinler yazdı. Öyle ki, yazdıkları, çoğunlukla yarı-deli, ağır fiziksel çöküşler yaşayan ve hareket etme yetileri kısıtlanmış erkek karakterlerin ölümü beklerken gün doldurmak için sayıkladıkları monologlardan müteşekkildi. Söz konusu karakterler toplumun dışında yaşayan, ruhsal ve bedensel açıdan sakatlanmış, fiziki dünyaya bazen zar zor sürebildikleri bir bisiklet, bazen uzun bir sopa, bazen de sallanan sandalyeyle tutunan marjinal kişilerdi. Beckett’ın karakterleri için seçtiği yaşama alanları da karakterlerin yaşayışlarına uygun olarak yerleşim birimlerinin uzağındaki viraneler, ıssız arazilere açılmış çukurlar, yalnız ve kuru bir ağacın gölgesi olabiliyordu pekala. Anlaşılacağı üzere, Beckett, yapıtları için fiziksel tükeniş, dolayısıyla hareketsizliği ve ölümü beklemekten kaynaklanan bir hiçlik duygusunu ana motifler olarak belirledi. Buna göre, Beckett’ın karakterlerinin hareket yetileri kısıtlandıkça hiçbir fiziksel varoluş belirtisinin olmadığı ve tamamen “söz”den oluşan bir dünyaya daldığı görülüyor. Bu durum, ilk romanı ‘Murphy’yle kendisini hissettirip ‘Hiç İçin Metinler ve Uzun Öyküler’, ‘Molloy’ ve ‘Malone Ölüyor’la giderek arttı ve nihayet ‘Adlandırılamayan’da doruğa ulaştı. ‘Adlandırılamayan’ın adsız kahramanı hiçbir bedensel tepki göstermiyor, varlığını yalnızca “söz”le sürdürüyordu. Ancak bütün fiziksel yetersizliklerine, çektikleri acıya, absürdlüklerine ve gülünçlüklerine karşın, Beckett’ın karakterlerinde, onları uygar dünyanın şehir dışındaki çöplüklerinde yaşayan dışkısı ya da zavallı, atıl insanları olarak görmemizi engelleyen neredeyse filozofça bir yanın varlığı göze çarpıyor. Çünkü Beckett’ın bütün bir yapıtının anlamının insanın bir ayağının mezar çukurunda doğduğu ve yaşamın bizatihi kendisinin bir ölüm süreci olduğu cümlesinde billurlaştığı göz önünde bulundurulursa, söz konusu karakterlerin bu gerçeğin bilincinde olduklarını ve buna göre yaşamaktan taviz vermediklerini söyleyebiliriz.
Edebiyatın ufkunun, bir yanda aşkı didikleye didikleye satacak bir tarafını bırakmamış metinlerle, bir diğer yanda da edebi bir değerden yoksun savaş fantezileri ya da kahramanlık manzumeleriyle kapandığı bir dönemde doğumunun yüzüncü yılı şerefine bir Beckett okumak okura ilaç gibi gelecektir. Beckett’ın, çoğunu Uğur Ün’ün güzel Türkçesiyle dilimize kazandırdığı kitapları, belki zaman zaman yorucu, kafa kurcalayıcı, ama çıktığımıza kesinlikle pişman olmayacağımız bir yolculuk vaat ediyor. Beckett’i kişi olarak daha yakından tanımak isteyenlere ise Charles Juliet’in ‘Samuel Beckett’le Görüşmeler’ adlı denemesi önerilir. Kitapta, Beckett’ın randevu verdiği birisiyle tek söz etmeden iki üç saat aynı masada oturduktan sonra çekip gidecek kadar ilginç biri olduğuna dair bilgiler var.

Thursday, January 24, 2013


İntihar ve Stefan Zweig (1881-1942)

 İnsan niçin intihar eder? Hangi nedenler yüzünden, yaşamın arka penceresinden çağırır o siyah kanatlı, sessiz ölümü? Bu güneşli mayıs gününde, doğada için için süren yaşama coşkusuyla çelişen bir soru; biliyorum. Yaşamına kendi kararıyla son veren bir arkadaşımdan kalan boşluk, aylardan beri içimi acıtıyor. Bu güzel insanın, yaşamın hangi kırılmanoktasında böyle bir kararın ardından gittiğini anlayamayışım, gözlerime hüznün gölgelerini bırakıyor. Gölgeler yaşamın gün ışıklarına düşerken, içimi yaprak yeşili ürperişler sarıyor. Günceme yazınca ruhumu ezen ağırlığın biraz olsun azaldığını düşünüyorum. Belki bir yanılsama… Gözyaşlarım harflerin içinde akıyor sanki.
Bazen de insan, insan olduğu için, insan kalmak istediği için, yaşamın dayattığı derin kırılmalar karşısında tek yol olarak ölümü görebiliyor. Çok acıtıcı da olsa, “intihar eylemleri” nin ardında yatan gerçeklerden biri de bu. Gün geçmiyor ki darmadağın edilmeye çalışılan Irak’tan bir intihar saldırısı haberi gelmesin… Direnmenin öteki adı oluyor Irak’ta intihar. 12 Eylül karanlığında, cezaevlerindeki birçok insanın intiharı seçtiği de ne yazık ki başka bir gerçek…
Hayri K.Yetik’in intihar edenlerle ilgili satırları ne kadar düşündürücü:
“Yaşanmakta olanı istemiyorlar; hepsi o kadar. Önlerine  konan yaşamı reddediyorlar; yaşamaya katlanamıyorlar yani. Katlanamadıklarını tükürüyorlar yüzünüze.
Andre Breton’ca: “Benim için hazırlanmış yazgıya boyun eğmiyorum; en yüce bilincin bu adaletsizlikle yaralı yaşayışımı, bu yeryüzündeki her türlü yaşayışın gülünç kurallarına uydurmaya yanaşmıyorum.”
(…) Anlayın artık, geleceği de yüzünüze çarpıyorlar; yüzünüzde parçalanıp yerlere savrulan sizin sahte iyimserliğiniz, sanal kurgularla gelen geleceğinizdir; onlarınsa gelecekleri hiç olmamıştı. Dalsanız arkada bıraktıkları kuyuya, bilinen bir kuyu değil. Bir kara delik sanki. İzini sürseniz yüreğinizin karalığına çıkar. Karalığınızı bulursunuz orada en fazla. Şaşıp kalırsınız “n’olacak şimdi” yeni sorularla burgaca dönüşür… Bu anlamsız dizgeyi bu saatten sonra yenilir yutulur duruma getirebilir misiniz? Artık sizin için de inandırıcılığı kalmamış bu boşluğu neyle dolduracaksınız; hangi yalanla? Yalnız onlar için mi; hepimiz içindir; içinde bir dipsiz kuyu olan bu zarf. Bir ‘ölüm’ atıyorlar önümüze.”
11-05-2005
Yaşam yerine ölümü seçen şair ve yazarlar, Ahmet Oktay’ın dizelerinde, her biri birer şiir halinde gözlerimin önünden geçtiler. 1987’de yayımlanan Yol Üstündeki Semender, intihar eden sanatçılar için yazılmış, derinlikli bir yapıt. Bu kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü almış Ahmet Oktay. Yol Üstündeki Semender, şu dizeyle başlıyor:
“Beni intihar ettiler.” (A. Artaud) Bir prolog var sonra:“…Bin yıllardır/ Yargının bukağısında Söz, / Ya kargış yazgısı ya sürgün. / Aynasında yansıttığı / zamanı sorguluyor yine de. Yenilgisi / yengiye dönüşüyor. Söz gibi intihar da bu yüzden / tarihin tam içinde işliyor.” dizeleri dikkati çekiyor prologda.
İntiharı yaşamın tek anlamına dönüştüren sanatçılar (Kleist’ten Virginia Woolf’e, Mayakovski’den Walter Benjamin’e, Gérard De Nerval’den Cesare Pavese’e, Stefan Zweig’dan Beşir Fuad’a on iki insan…) dizelerin içinde, ruhlarındaki yoğun kederleri damıtıyor; kendilerini anlatıyorlar. Epilog’la biten yapıtın son dizelerini şöyle yazmış Ahmet Oktay:
“Bu kitabın adını andığı,/ ölümlerini bir bir / denemeye çalıştığı 12 insan, / korkak oldukları kadar cesur / umutsuz oldukları kadar / umutluydular. Yaşamlarından da / ölümlerinden de çıkaracağımız / dersler unutulur gibi değil. / Yapıtları ise içlerinde / kendi suretlerimizin yansıdığı / kristal aynalardır. Edemediğimiz / ve edebileceğimiz / tüm intiharlar / ateşten gözleriyle bakıyorlar / yol üstündeki / bir semender gibi”
İkinci Dünya Savaşı yıllarında insanların ölümlerine, kıyımlara dayanamayıp kendi yaşamına son veren Avusturyalı yazar Stefan Zweig, adını insanlık tarihine bu olağanüstü eylemiyle yazdırıyor. Karısı Charlotte de onu yalnız bırakmıyor. Birlikte gidiyorlar ölüme; ruhlarında yüzyılın insanlık acılarının bütün yükünü taşıyarak. Yol Üstündeki Semender’de şair, Zweig’inseslenişiyle yazmış STEFAN ZWEIG bölümündeki dizeleri:
“İnsan / vaktinde bilebilseydi: Sessiz / durmakla uzak kalınamıyor. Bilebilseydi. / Savaş işte her yanda, susanın da / dağlandı eti karşı koyan kadar. Meltem / acıtıyor yanıklarını. Azalıyor / insan: unuta unuta otellerde / andaçlarını. ‘Yitirdim / ayaklarımı sağlam basabileceğim / tüm toprakları.’ Dinledim son kez / öteki ucunda dünyanın: Üzünçle / çınladı Noel çanları. Renkli / çam dallarında gözümü kamaştırdı / son kez yaşam. Rilke’nin dediği gibi / ‘dayanabilmek bütün sorun.” (A. Oktay)
Zweig, İkinci Dünya Savaşı’nın acılarından uzaktaydı görünürde; dünyanın öteki ucunda, Brezilya’da sürgündeydi. Fakat gazete başlıklarını okumayı bir gün olsun bırakmıyordu. Savaşın yıkımları ve acıları o duyarlı ruhunda öyle onulmaz yaralar açıyordu ki bir noktadan sonra ölüm onun için kaçınılmaz bir gerçek halini aldı; ölümün çağrısına bütün varlığıyla yanıt verdi. Stefan Zweig’ın Masalımsı Bir Gece öyküsündeki adam, yaşamı için bulduğu anlamı şöyle dile getiriyor: “Kendi benliğini bulan kimse şu dünyada hiçbir şeyi yitirmez. Kendi içindeki insanı tanımış olan, bütün insanları tanır.” Bu sözler, yazarın kendi yaşamında bulduğu anlamı da içeriyor bence.
Yapıtlarıyla yazarlığı arasında bir tutarlılık vardı Zweig’ın. İkisi de birbirinden ayrıştırılamaz bir bütün halindeydi. Yazarın bütün çabaları, dünyada bütünlüğün kurulması ve korunması içindi. Kültürler arası iletişime verdiği önem doğrultusunda dünyanın her tarafında konferanslar veriyor; evrensel barışı savunuyordu. Yapıtları açılımlandığında, işlediği konuların, kültürler arası arabulucu kimliğini yansıttığı görülebilir. Yazdığı biyografiler, bu yönünün göstergeleridir. Stefan Zweig, önemli bir biyografi yazarı olarak dünya yazın tarihinde yerini aldı. Dostoyevski, Verlaine, Rimbaud, Kleist, Hölderlin, Nietzche, Tolstoy, Baudelaire, Balzac, Dickens… gibi yazar ve şairlerin yaşam öykülerini, psikolojik boyutlar da katarak oluşturdu. Çok yönlü bir sanatçıydı Zweig; şair, öykücü, romancı, düşünür kimliği taşıyordu.
Tarihler 1933’ü gösterirken Nazilerin yakmaya başladıkları kitapların arasında Stefan Zweig’ın yapıtları da yer alıyordu. 1934’te Nazilerle Zweig arasındaki çatışmalar doruğa ulaştı. Önce yazardan “savunma” istendi, sonra evi basılarak silah araması yapıldı. Bunun üzerine Zweig yurdunu terk etmek zorunda kaldı ve Londra’ya yerleşti. Sürgün yılları başlamıştı:
“Ah, ulus / diye haykıran zorba! Horladı / sözünü yüreğin. Gün günden / kabarıyor ölüler listesi. Geleceğim / çölde yazılı belki ya da / öteki ilk yazın yağmurunda. ‘Günümüz / kovalanış ve kin.’ Batık kıtalar / oluşturdu göğsümde / mülteci yüzleri. Tarihe yanıt / istiyor mahpus da: Neyin tapıncı / yakılan kitaplar? Nedir zalimi / önder saymanın mantığı?” (A.Oktay)
Zweig’ın yaşamı, yüzyılın şiddet, kıyım, ırkçılık kasırgalarına karşı direnmeyle geçti. Evrensel barışın egemen olduğu, ortak mutluluğa ulaşılmış, savaşsız bir dünya için uğraştı ve yaşamını bunun gerçekleşebileceğini kanıtlamaya adadı.
Yıl 1942. Brezilya, Petropolis kenti… Zweig, hayranı olduğu Avrupa kültürünün korkunç bir zulmü ve canavarlığı yaratması, inandığı değerlerin bir bir yıkılması üzerine, yaşamında en ufak bir anlam parçasının kalmadığını düşünüyor:
“Avrupalı / benim belleğim. Yazım da. Geç kaldım / yurt edinmeye gurbeti. Zorbaysa / ateşe veriyor dünyayı.” (A. Oktay)
Savaşla dolu bir dünyada insanca paylaşılabilecek hiçbir şeyin kalmadığına inanıyor. Büyük bir umutsuzluk bu…  Müthiş bir kırılma… Ve Charlotte ile birlikte gidiyorlar ölüme:
“Charlotte! / Bana bak son kez. Aynan yansıtsın / kitapları ve dere kenarlarını / ikisiydi yaşamım. / Uyumunu yitiren / dil susar. Yansa da / geleceği bilmek için. Duru kalan tek sözcük / bu mu yoksa? Gelecek. / Işığın / ve karanlığın geleceği. / Sis her yanda. Ah Charlotte / çevir bana son kez / kadınlığın gözlerini.” (A. Oktay)
12-05-2005
Stefan Zweig’ın Günlükler’inde, yaşamındaki gizleri bulmaya, iç dünyasının yansımalarını görmeye çalışıyorum. İki yıl önce İngiltere’deyken yazdığı 16 Haziran 1940 tarihli günlüğünde: “Hayatlarımız on yıllarca düzelmeyecek, benim önümdeyse on yıllar yok. Olmasını da istemiyorum…Bitti. Avrupa’nın işi bitti, dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.” sözleri yer alıyor. Bir gün önce de şöyle yazmıştır günlüğüne: “Neredeyse elli dokuz yaşındayım, önümdeki yıllar korkunç olacak; bu aşağılanmalara niye katlanayım ki?” Yıllar süren yurtsuzluk, süreğen göçmenlik yaşantısı Zweig’da büyük bir ruh çöküntüsü yaratıyor. 1939’da Max Herman –Neisse’ye “İnsanlık her yerde var ama bu her yer çok az… Bununla birlikte insanlık nerede bulunuyorsa orası bizim gerçek vatanımız olsun.” diye yazmıştı. İşte 30 Mayıs 1940 tarihli günlüğünden satırlar:
“…gitmek istediğim başka bir ülke de yok, tasımı tarağımı toplayıp bir kez daha iltica edecek gücüm yok, en kritik anda Oscar Wilde’ı pençesine almış olan o yazgısal ağırlık benim de içimde. Az önce, New York üzerinden Brezilya’ya gidebileceğim haberini aldım. Ama bunu yapmalı mıyım? Yeniden mi işimden, evimden kopacağım, bir uçuruma, belirsizliğe mi bırakacağım kendimi, ruhum bedenimin içinde kaskatıyken konferanslarla, toplantılarla zaman mı harcayacağım?”
Sığındığı İngiltere’de rahat değildir Zweig. Kendini aforoz edilmiş gibi duyumsar; İngilizlerin kendi adını bile telaffuz edemediğini, bu afarozun ömür boyu süreceğini düşünür. “Sorun, Alman olarak mı, Yahudi olarak mı, daha çok nefret edileceğim; üzerimize Nessus’un gömleği gibi atılmış olan nefret konusunda tartışılmıyor bile.” diye yazan Zweig, kendisini çevreleyen nefret duygusunun içinde yaşamak zorunda kalmıştı. Boşluğun içine düşmüş gibiydi; yüreği uçurumdaydı. 28 Haziran 1940’ta şöyle yazıyor: “Avrupa’yla birlikte ölmek gerekmez mi! Dayandığımız için, kurban olduğumuz için teşekkür beklememeliyiz elbette, sözün ve onurun geçerli olmadığı her gün kanıtlanıyor; Hitler’in en korkunç suçu, yalanı ve aldatmayı saygın bir konuma getirmiş olması ve binlerce yıldır suç olarak görülen şeylerin devlet sanatı ve yaşam sanatı olarak kabul edilmesi. Bizim gibi eski kavramlarla yaşayanların işi bitik; bir şişeyi hazırda tutuyorum…” Öyle zorlu bir ruh durumudur ki bu, yazarı derinden kuşatmış ve bütün dünyasını tutsak almıştır. Ölümün kaçınılmazlığı, intiharın ipuçları, öncülleri gizli bu satırlarda. Gerçekten, “önüne konan yaşamı reddediyor”; böyle bir yaşamın içinde boğulmaktansa, ölümün içinde özgür olmayı tercih ediyor.
Kendi yaşam öyküsünü anlattığı Dünün Dünyası’nda aynı zamanda Batı Avrupa kültürünü ele alır Zweig. O, bu kültürü hem sevmekte hem yermektedir; ama sevgisi her zaman daha ağır basar. 1939-1942 yıllarında, savaşın karanlıklarında yazdığı bu kitapta Zweig kendi hayatını anlatırken şöyle der:
“Hayatım, dediğimde, hemen arkasından ‘hangisi’ diye kendi kendime sorduğum çoktur. Savaşlardan önceki mi? Birinci, İkinci Savaştan önceki mi?…Ben kendi payıma, insanlığın iki en büyük savaşı ile çağdaşım. Birini Alman, ötekini Almanlara karşı olarak iki ayrı cephede yaşadım. Kişisel özgürlüğün en yüksek çizgisine ve biçimine savaş öncesinde ulaştım. Fakat sonra yüzyıllardan beri görülmemiş bir derinlikte olan en alt basamağa indim.”
Savaşa bütün varlığıyla karşı çıkar Zweig. O, gerçek bir barış tutkunudur. Yaşadıkları, düşünceleri ve düşlerini doğrulamaz ne yazık ki. Dünün Dünyası’nın son sayfasında şunları yazar:
“Küt küt atan kalbim, şu anda başlayan ve korkunç yanlarını bakışlardan henüz saklayan savaşı hissederken, geçmiş savaşı da her yanıyla duymaktaydı. Anlamıştım. Dünün her şeyi geçip gitmiş, başarılan ne varsa yok edilmiş, gerçek yurt bilip sevgiyle yaşadığımız Avrupa, kendi ömürlerimizden çok daha korkunç biçimde tuz buz edilmişti.” 
Dil, din, ulusal kimliklerin ötesinde, evrensel kültürün utkusu için çalıştığı dünya, hızla ellerinden kayıyordu. Düşündükleri ve idealleriyle çelişen bir dünyada yaşamak, korkunç acı veriyordu yazara. Savaşın en yakıcı ve yıkıcı yılında, karısıyla birlikte ölüme gitmeden önce bir mektup bıraktı. Mektup, Almancaydı, şunlar yazılıydı satırlarda:
“Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum: Bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim lisanımın konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi  kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim başka bir yer yoktu. Ama 60 yaşından sonra, yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz  göçüm sırasında tükendi. Böylece, ruhsal çalışması her zaman en büyük sevinci; bireysel özgürlüğü dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik  sona erdirmek bana daha doğru görünüyor. Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek sabahı görebilirler! Ama ben aşırı sabırsızım, bekleyemeyeceğim o sabahı.” Bütün dünyadaki dostlarına, ününe karşın, kendisini ezen bir yükten kurtulduğunu yazmıştı kısa süre önce: “Artık o yükten kurtulup kendime döndüm. İçimdeki her şey, yaşadığım çağa isyan ediyor,  ‘HAYIR’ diyordu.”
Zweig’ın ruhu, insanlığın acıları için ölebilecek kadar yüceydi. Kleist’ın biyografisinde belirttiği gibi, “O, kendi yaşamından bir şiir yaratarak” ölmüştü…
Hülya Soyşekerci, Anafilya Dergisi Sayı 55 Yıl 2006

Sunday, January 20, 2013

Atahualpa Yupanqu


Asıl adı Hector Roberto Chavero Aramburo' dur. 1908 Arjantin /Pergamino doğumlu şarkıcı, besteci, gitarist ve yazar. Arjantin ve Latin Amerika ülkelerinde tüm zamanların en iyi folk müzisyeni olarak bilinir.
Kullandığı isim ve soy isim iki efsanevi İnka kralının isimleridir ve bu ismi ölene dek kullanmıştır.
"Troubadour" dediğimiz bir gelenek içinde büyüdüğünden olsa gerek küçük yaştan başlayarak yaşamı boyunca içinde olan seyahat etme arzusunu büyük ölçüde gerçekleştirdi. Bu seyahatler onun müziksel deneyimlerine sonsuz bir zenginlik kattı. İlk kemanla başladığı müzik serüvenine gitarla devam etti..Gittiği her yerde halk şarkıları söylemeye başladı. Arjantin'in kuzeybatısında yaşayan Amaichas Kızılderilileri arasında yaşayarak onların müzikleri hakkında etimolojik çalışmalarda bulundu.
1931 yılında Arjantin Komünist Partisi'ne katılmaya karar verdi. Kennedy Kardeşlerine yapılan başarısız bir suikast girişimine katıldığı iddiası nedeniyle Uruguay'a sığınmak zorunda kaldı ve 1935 yılına kadar ülkesine dönemedi.
1935 yılında yerel bir radyo istasyonunun daveti üzerine Buenos Aires'e geldi ve sonradan eşi olacak piyanist Antonieta Paula Pepin Fitzpatrick ("Nenette") ile tanıştı ve Nenette, Pablo Del Cerro takma adıyla yıllarca Yupanqui'ye eşlik etti.
1949 yılına kadar müzik çalışmaları sürekli sansüre uğradı, gözaltına alındı ve birçok kez hapise girdi. 1950 yılında Edith Piaf tarafından Paris'e davet edildi ve 1952 yılına kadar orada kaldı bu süre içinde Aragon, Eluard ve Picasso gibi sanatçılarla arkadaş oldu. Le Chant Du Monde  başlıklı ilk LP sini buradayken yayınladı. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde turnelere çıktı ve Charles Cros Akademisi'nin vermiş olduğu bir ödülü kazandı.
Yupanqui, 1952 yılında Buenos Aires'e geri döndü. Kendini müziğine verdi ve Arjantin Komünist Partisiyle tüm bağlarını kopardı. 1960 yılında Mercedes Sosa sadece onun şarkılarından oluşan bir albüm yaptı. Bu albüm sayesinde gençlerin de Yupanqui'yi tanımasını sağladı. Böylece Arjantin'de geç te olsa popüler oldu:)
1963 ve 1964 boyunca Atahualpa Japonya, Fas, Mısır, İsrail, İtalya ve Kolombiya'yı gezdi. 1972 ve 1973 yılında yayımlanan iki Arjantin müziğiyle ilgili belgesel film çalışmalarında yer aldı. 1976 yılında ülkesinde tekrar diktatörlük rejimi kurulunca temelli olarak Fransa'ya yerleşti ve 84 yaşında (1992) ölene dek burada (Nimes Kentinde) kaldı.
Yaşadığı süre boyunca kırılması zor bir rekora da imza atarak 12.000'in üzerinde şarkı kaydetti. Yaptığı son kayıt "La Pura Verdad" dır ve bir alanın ortasında ahşap bir sandalyede oturarak çalarken videoya çekilmiştir. Sesi eskisi kadar güçlü olmasa da hala çalabildiğini ve üretebildiğini gösteren o coşkulu bakışını korumaktadır..

albümlerinden bazıları..
-From Argentina to the World
-Thirty Years of Singing
-Basta Ya
-Viajes Por El Mundo
-Atahualpa Yupanqui
-Camino del Indio
-Mis 30 Mejores Canciones
-El Canto De La Tierra
-Buenas Noches Compatriotas
-Las Voces Del Siglo XX Vol.18
-Recital De Guitarra
-La Paloma Enamorada
-Caminito del Indio
-Atahualpa Yupanqui. Vol. 1
-30 Ans De Chansons
-Vidala del Silencio
-¡Soy libre! ¡Soy bueno!
-Nada Mas
-Madre del Monte
-Soy Libre, Soy Bueno
-Atahualpa Yupanqui. Vol. 2
-Los Esenciales
-Milonga Del Solitario
-15 Songs To Remember-15 Canciones Inolvidables
-El Payador Perseguido
-La Añera
-L' Integrale
-Lo Mejor
-The Guitar Poet-El Poeta De La Guitarra
-Don Ata
-Canción para Pablo Neruda
-Cantor de Pueblo: Atahualpa Yupanqui
-Quisiera Tener un Monte
-Atahualpa Yupanqui-Paco Ibañez
-Cancion Para Pablo Neruda
-Atahualpa Yupanqui Live in Rotterdam
-El canto del viento
-Atahualpa Yupanqui - La Añera
-L'Intégrale, Volume 2
-L'Intégrale, Volume 3
-Danza De La Luna
-L'Intégrale, Volume 1
-Duerme Negrito, Alma de Argentina
-Buenas Noches
-Le Chant Du Monde
-El Alazan
-El Unico Atahualpa Yupanqui
-L'Intégrale, Volume 4
-Choral Recital: Hodie Vocal Ensemble
-L'Intégrale, Volume 5
-La Pura Verdad
-El Payador Perseguido (Relato Por Milonga)
kitapları
1940-Piedra Sola
1943-Aires Indios
1953-Cerro Bayo
1960-Guitarra
1965-El Canto del Viento
1972-El Payador Perseguido
1992-La Capataza