Thursday, July 11, 2013

Srebrenica massacre



Srebrenica massacre, slaying of more than 7,000 Bosniak (Bosnian Muslim) boys and men, perpetrated by Bosnian Serb forces in Srebrenica, a town in eastern Bosnia and Herzegovina, in July 1995. In addition to the killings, more than 20,000 civilians were expelled from the area—a process known as ethnic cleansing. The massacre, which was the worst episode of mass murder within Europe since World War II, helped galvanize the West to press for a cease-fire that ended three years of warfare on Bosnia’s territory (see Bosnian conflict). However, it left deep emotional scars on survivors and created enduring obstacles to political reconciliation 


 




 















Monday, July 8, 2013

Sivil Ha(l)k Hareketleri Niçin Yenilmezler?

 
Gezi Parkı direnişi sonrası başlayan süreç Türkiye’de siyasal alanı, siyasal özneleşme süreçlerini ve devletin karakterinin almış olduğu biçimi kavrayışımıza dair pek çok yeniliği beraberinde getirdi. Tanıdık olmadığımız türde bir muhalefet ile karşılaştığımız gerçeğini göz ardı ederek, başlayan direniş sürecini kazanma/kaybetme ikiliği içerisinde kavramaya çalışan klasik sol hareketlerden, hareket içerisinde yer alan otoriter ve Kemalist bir eğilimi özellikle öne çıkaranlara, yaşanan süreci var olan güç mücadelesi içerisindeki klasik sol/sağ pozisyonlarla ilişkilendirenlerden, onu daha özgürlükçü bir eksenden okumaya gayret gösterenlere kadar, cereyan eden hakikati adlandırmaya ve anlamlandırmaya çalışan çok farklı aktörlerle karşı karşıyayız. Kuşkusuz, bu pozisyonların her biri kendisini temellendirmek için gerekli sembolik-siyasal malzemeyi direniş sürecinden çekip çıkarıyor ve direniş karşıtı ya da taraftarı pozisyonunu bu gösterenler etrafında kuruyor. Oysa yaşanan süreçte hiçbir siyasal pozisyonun reddedemeyeceği ve kendi pozisyonuna indirgeyemeyeceği bir hakikat var, o da hareketin parçası olanların kendi dilini, eylem repertuarını ve ifade gücünü yaratarak, onun hakikatini, çok aktörlü ve çoğulcu bir zeminde kurma çabaları ve ağırlıklı olarak sivil bir tutumu benimsemeleri. Gezi parkı direnişi ile birlikte ortaya çıkan bu yeni sivil-sosyal hareketi anlayabilmek için, Türkiye siyasetinin içerisinde cereyan ettiği ve siyasal alanı üst belirleyen temel ilişkisel yapıyı kısaca gözden geçirmemiz faydalı olacak. 
 
I) Gezi ve Parkı Direnişi ve Türkiye Siyaseti
 
Gezi parkı direnişi ile başlayan süreç, Türkiye siyasetinin gelenekselleşmiş kalıplarını önemli ölçüde sarstı. Türkiye siyasetini belirleyen güç mücadeleleri uzun bir süredir, etnik ve din temelli bir cemaat oluşumunun gölgesinde şekilleniyor. Pragmatik hedefler üzerine kurulu ve saf bir güç mücadelesi üzerinde yükselen bu siyaset tarzı, haklar ve özgürlükler açısından sınırlı bir siyasal alanın oluşumuna dayalı ve bunun en önemli göstergelerinden biri de güç mücadelelerinin özellikle semboller etrafında yoğunlaşması. Geçirdiğimiz son yirmi yıl, özellikle siyaseten aşırı anlam yüklenmiş, bu nedenle kutsanarak yüceltilen ya da kamusal alandan silinmeye çalışılan türbandan postere ve poşuya kadar semboller etrafında süren bir güç mücadelesiyle belirlendi. Bu tutumun en temel uzantılarından biri de siyasal alanda konumlanan liberalinden ulusalcısına, sosyalistinden muhafazakârına bütün aktörlerin, yaşanan güç mücadelesi içindeki konumlarını reaktif bir duygusallık ve stratejik bir karşı konumlanmalar dizisi üzerinden biçimlendirmesidir. Siyasetin haklar ve ilkeler üzerinden şekillenmediği, bunun yerine alınan tavırların karşı durulan aktörlerin tutum ve davranışlarına ve geçmişten bugüne bu tutum ve davranışların aktörlerde yarattığı duygusal hezeyana dayandığı bir durumda, kaçınılmaz olarak her aktörün tutumu, aynı zamanda karşı çıktığı aktörlerin sembolik-maddi konumu tarafından biçimleniyor. Reaksiyoner, kendi konumunu olumlu-yapıcı ilkeler üzerinden kuramayan ve dolayısıyla da sürekli olarak kendi meşruluğunu karşı çıktığı aktörler dizisinin sembolik-siyasal posiyonuna terk eden bir siyasal konumlanışlar çokluğu söz konusu. Bu tarzda yapılanmış ve hukuk devleti ilkelerinin sürekli bir kriz içerisinde olduğu bir siyasal alanda, mağduriyet kalıbında dövülmüş rövanşist duygusal yatırımlar yapan, hınca dayalı bir rövanşı hayata geçirebilecek parti ve liderlerle güçlü özdeşleşmeleri hayata geçiren ve sürekli olarak güncel siyasal tutum ve eylemleri, içten ve dıştan destekli tehditkâr bir büyük projenin (ABD, AB, vs. kaynaklı) parçası olarak okuyan, paranoyak-rövanşist siyasal okuma biçimleriyle karşı karşıyayız. Her adımımızda maruz kaldığımız, oradan mısın buradan mısın; Amerikancı mısın Esadcı mısın, İslamcı mısın laik misin, Ergenekoncu musun milli iradeci misin soruları, bu paronayak-rövanşist-tepkisel anlayışın bir uzantısı ve siyasal alanı özellikle ikilikler etrafında kurmaya çalışan siyasal proje ve pratiklerin doğrudan bir yansıması.
 


FİRUZ KUTAL
 
Bu tür bir paronayak-rovanşist-tepkisel tutum, liberalinden İslamcısına, ulusalcısından muhafazakârına son dönemde bütün aktörlerin siyaseti okuma ve eylem tarzlarını üst belirleyen bir meta-yapılandırıcıya dönüşmüş gibi. Böyle şekillenen siyasetin kaçınılmaz sonuçlarından biri, kendini doğrudan devletin karakterinde gösteriyor. Son otuz yılın özeti, yurttaşlarına eşit mesafede konumlanan, gayri-şahsi bir otoriteyi cisimleştirmesi beklenen ve fakat hiçbir zaman bu yönde gelişmeyen bir devletin, Türkiye’de tamamıyla bir rövanş alma ve kaynakları ilk elden dağıtım aracına dönüşmesi oldu. Türkiye’de devlet, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar kişisel iktidar ve tabiiyet ilişkileri tarafından belirlenmiş, yurttaşını bizden olanlar ve olmayanlar (devletini sevenler ve sevmeyenler/Türk-İslam sentezini benimseyenler ve benimsemeyenler) olarak ayıran ve daha kötüsü adaletten eğitim politikalarına bütün kararlarını buna göre biçimlendiren bir hal almış durumda. Bu tür bir devlet yapılanmasının, yurttaşlarının etnik, dinsel, yöresel kökenlerine belirli bir mesafede durarak, bir çözüm/mutabakat alanı olarak işleyen bir liberal hukuk devleti özelliği kazanması hem Türkiye’de siyasal alanın biçimlenişine hem de sermaye birikim süreçlerinde devletin oynadığı özgül role yakından baktığımızda açıkçası olanaksız görünüyor. Hemen belirtmek gerekiyor ki, devletin aldığı biçimin neo-liberal politikalarla birleşmesinin en önemli sonuçlarından biri de kendini yurttaşlık ve haklar alanında gösterdi. Kendi çıkarına işleyen her tür rantı kovalayan, devleti kısa süreli amaçları açısından bir araç olarak gören ve çıkarı olan her şeyi hakkı olarak addeden pragmatist bir tutumun da, haklar ve devlet eliyle bölüşüm politikaları söz konusu olduğunda son on yılda meşru hale geldiğini ve yurttaşlık alanını önemli ölçüde daralttığını görüyoruz. Temel hakları çıkarlara indirgeyen ve sürekli olarak kendi yaşam tarzının/çıkarının genelleşmesi üzerinden sivil-siyasal hakları kurmaya çalışan bu duruş, aslında bir yurttaşlık alanının oluşmasını kendi varlık koşullarının devamı açısından pek de istemiyor ve ona her yoldan ayak diriyor.  
   
Gezi parkı direnişi, haklara ilişkin olarak hem söz konusu tutum alışları hem de devletin yukarıda bahsettiğimiz karakterini hepimiz için bir kez daha gözler önüne serdi. Liberal hukuk devletinin, modern siyaset kuramı içerisinde zaten eleştirisi yapılmış olan ve bir tür olağanüstü hal mantığı tarafından biçimlendirildiği söylenen ilkelerinin, Türkiye’de hiç yerleşmediğini bize tekrar ve tekrar ilan etti. Benjamin’den Agamben’e pek çok düşünürün altını çizdiği gibi, kurucu ve koruyucu şiddet (polis şiddeti) arasındaki ayrımın ortadan kalktığı ve koruyucu şiddetin düzen kurucu hale geldiği her durumun, mevcut olağanüstü hal mantığının şiddetinin artmasına yola açtığı gibi, aslında en çok da devletin meşruiyetinin altını oyduğunu bize bir kez daha canlı bir biçimde gösterdi. Daha önemlisi, kendisini etnik ve dinsel bir cemaat inşasına dayandırmış, rövanşist duygulara dayalı hınç ve hırsı neo-liberal tüketim ve zenginleşme arzusuyla buluşturan, bununla beraber devletin ve sivil toplumun her alanını nüfuz edilmesi gereken bir mevzi olarak gören muhafazakar-hegemonik projenin, haklar, doğa, adalet ve belki de en önemlisi vicdan söz konusu olduğunda sınırlarını ortaya koydu. Fakat Gezi Parkı direnişi sadece mevcut hegemonik projenin değil, kendini onun karşıtı olarak ortaya koyma gayretinde olan hareket ve partilerin de sınırlılıklarını gözler önüne serdi. Sosyalist partiler, CHP ve bilimum sol hareketin, bu tür bir sivil oluşuma moral entelektüel önderlik yapma kapasitesinin olmadığı da ortaya çıktı. Fakat solun önemli bir kısmının bu sınırlılığa hapsolmayıp var olan hareketin bir parçası olma yolunda mücadele ettiğini, kendi sınırlılıklarına dair dersler çıkardığını ve hareketin sivil karakteriyle buluşmaya çalıştığını söylememek, sokaklarda hak mücadelesi verenlere haksızlık olacaktır. Gezi parkı direnişi yukarıda değindiğim gelişmelerin ve Türkiye’de siyasal alanın dönüşebileceğine dair önemli bir potansiyeller dizgesini açığa vurmuştur. Onu bir kazanma/kaybetme ikiliği içerisinde anlamlandıramayacağımız gibi, böyle okumaya çalışmak ve onun bu şekilde parçası olmak, sivil ha(l)k hareketlerinin niçin/nasıl yenilmeyeceğini de anlamamak olacaktır.
 
II-) Hak hareketleri, yeni siyasal öznellik biçimleri ve Gezi
  
Her şeyden önce belirtmek gerekiyor ki gezi direnişiyle başlayan süreç Türkiye’de yeni siyasal özneleşme biçimlerinin önünü açmıştır. Bu siyasallaşma biçimleri hak hareketlerinin harekete geçirdiği özneleşme biçimleri ile güçlü bir yakınlık taşıyor. Hangi anlamda? Hak hareketleri, siyasal mücadeleyi, kültür, etnisite veya din üzerine kurulmuş sabit öznellikler etrafında inşa etmeyerek, günümüz siyasetinin iki temel hatasından kaçınırlar: öznelerin yüceltilmesine dayalı özcülük ve reaktiflik. Hak hareketleri eşitliği aksiyomatikleştirerek, problemleri eşitliğe dayalı haklar etrafında ele almayı olanaklı kılacak aksiyomlar üreterek, sabit öznelerin doğrudan güç mücadelesine dayalı konumlar savaşını bertaraf ederler. Siyasal çatışmayı sabit özneler arasında değil, yeni hak talepleriyle eklemlenilebilinmesi olanaklı olan,  açık uçlu konumlar arasında kurarlar. Bununla beraber sivil bir karakter arz ederek, tanınma doğrultusunda çıkardıkları çağrının muhatabı olarak devleti değil, haklara dayalı bir mutabakat kurmayı amaç edinen toplumu alırlar. Üçüncü olarak, haklardan hareketle vaatlerle gerçeklik arasında yer alan, yazılı metinlerden kamu politikası uygulamalarına kadar, pek çok pratik, uygulama ve yazılı metin içerisinde açığa çıkan eşitlik taahhüdü ve eşitsizlik arasındaki gerilimi radikalleştirirler. Bu anlamda basitçe haklara inanmış toplumsal kesimlere değil, asıl hâkim ideoloji tarafından tabiiyet altına alınmış toplumsal kesimlere çağrı çıkarırılar. Bu bağlamda, bu tür hareketler hak arama hareketinin parçası olan özneleri, iktidarı ele geçirme gibi doğrudan sonuçlardan çok, süreçlere odaklayarak öz-düşünümsel ve kendi pozisyonunu gözden geçirebilen bir tutuma sevk ederler. Sivil hak hareketinin taşıyıcısı olan öznelerin öz-düşünümselliği ve eleştirelliği ölçüsünde hiyerarşik ikilikler kuran yapılardan uzak ve diğer hak talepleriyle ilişki ve eşdeğerlik kurabilen, zengin-çoğulcu talepler zincirini inşa edebildiği ölçüde de genişlemeci ve demokratik bir nitelik arz ettiğini söyleyebiliriz. Bu niteliği, sivil-siyasal hak hareketlerinin klasik siyaset oyununun dışında konumlanarak sembolleri yeniden kurabilmesini, çökelmiş ve tortulaşmış olan siyasal konumları çözebilmesini, siyasal alanı dinamik bir biçimde yapılandırabilmesini sağlar. Her şeyden önce basitçe devlet odaklı olmaması, bu tür hareketlerin belirli bir devlet aklını tahkim eden öznelerin ve partilerin ötesinde yer almasını ve devlet aklına ve bu aklı destekleyen aktörlere dışarıdan bir basınç uygulayabilmesini olanaklı kılacaktır. Böylece, siyasal alanın parçası haline gelecek sorunlar dizisini genişletir ve birbiriyle ilişkilendirirken, evrenselleştirilebilir konumlara dayanan yeni siyasal aktörlerin de oluşumunun önünü açarlar. Son olarak, hak hareketleri reaksiyoner, rövanşist, olumsuz duygulanım ve özdeşleşmeleri hayata geçiren hareketler olmanın ötesinde, müşterek alanların kuruluşuna yönelen, eşitlik ve özgürlük gibi ilkeler etrafında olumlu eylem biçimlerini destekleyen, kendi örgütlülüğünü de bu doğrultuda geliştirmeye çalışan hareketlerdir.
 
     
Gezi direnişi yukarıda temel hatlarını verdiğimiz hak hareketlerinin temel niteliklerini önemli ölçüde üretmiş ve kendi özgül tarihsel bağlamı içerisinde buna yönelik pek çok işaret sergilemiştir. Uzun süredir ilke defa etnik, dinsel ve dar anlamda sınıfsal siyasal özneleşme biçimlerinin dışında güçlü bir toplumsal hareket ile karşı karşıyayız. Gezi direnişi ile başlayan sürecin Türkiye’de mevcut hak, tanınma ve özgürlük talepleri arasında eşdeğerlikler kurabilen bir sivil ha(l)k hareketine dönüşmesi, her ikisi de son derece devletçi ve otoriter olan militer-devletçi konum ile otoriter sağcılığın ötesine geçme olanağını da doğurdu. Siyasal alanı bu ikilik etrafında yapılandırmaya çalışan tavra karşı, yeni ve eşitlikçi olduğu kadar özgürlükçü ve sivil olan bir konumu açmak her zamankinden daha mümkün. Bunun için sadece hayata geçirilen olumlu enerjinin ötesine geçerek, negatif ve pozitif gibi ikilikler içerisine hapsedilmiş olan özgürlük kavrayışımızı da derinleştirilmemiz gerekiyor. Bu özgürlük anlayışının, cinsiyet eşitliği talep eden ve alanlarda hareketin taşıyıcısı olan kadın hareketi ve lgbt bireylerin, tanınma ve yurttaşlık mücadelesi veren Alevilerin ve Kürtlerin, yaşam tarzlarına müdahaleye karşı çıkan orta sınıfların ve giderek yoksullaştırılarak borç sarmalına sokulan yoksulların taleplerini, sivil, siyasal ve sosyal haklar dili aracılığıyla içerebilmesi gerekli. Doğadaki tüm canlıların yaşam hakkını savunmamızı olanaklı kılacak ve sosyal-siyasal-sivil haklar arasında güçlü sentezler oluşturabilecek bir özgürlük kavrayışı ile özgürlükçü bir konumu, kendi demokratik dili ve alanları ile birlikte hep birlikte inşa edebilmemiz için imkansız olduğu düşünülen şeyin üzerine cesaretle yürümeliyiz. Çünkü özgürlükçü arzular söz konusu olduğunda devlet ve muhafazakar tabiiyet biçimleri açısından temel sorun, bu arzuların imkansız olması değil, tıpkı Gezi Parkı’nda olduğu gibi,  eşitlik talep eden ve tabiiyet ilişkilerini reddeden özneler tarafından sahiplenildiğinde son derece gerçek olmasıdır. Şu an, dik bir dağın yamacına eşitlik ve özgürlük için yağan kar taneleri gibiyiz. Hangimizin sözü, eylemi, duruşu veya gaz bombasından etkilenen kardeşine uzattığı eli, 1980 askeri darbesinden Gazi Mahallesi’ne, Uludere’den Gezi Parkı’na yaşadığımız onca adaletsizliğin ve vicdansızlığın üzerini örterek her tarafı beyaza kesecek çığı başlatacak bilmiyoruz. Ne güzel, ne umutlu! O halde özgürlüğün çoşkusu ve arzusuyla, süzülerek, rüzgârla dans ederek, boyun eğmeyerek, nefrete, tepkiselliğe, sömürüye, cinsiyetçiliğe, elitizme ve otoriterliğe inat, yaşamı savunmak için, Avanti!    
 

Saturday, July 6, 2013

1915 Soykırımının Vahşeti Evinde Ermeni Çocuğu Olanlar, Hıristiyan Çocuğu Olanlar Muhtara Teslim Etsinler!

1915 Soykırımının Vahşeti Evinde Ermeni Çocuğu Olanlar, Hıristiyan Çocuğu Olanlar Muhtara Teslim Etsinler!
Şirin, Almanya'da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim'in kızı olarak biliyordu. Annesinin ve babasının Ermeni olduğunu, kendilerine "Bizimkiler" dendiğini, 12 yaşında tesadüfen öğrendi.
03.07.2013 / 23:03

Şirin, Almanya'da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim'in kızı olarak biliyordu. Annesinin ve babasının Ermeni olduğunu, kendilerine "Bizimkiler" dendiğini, 12 yaşında tesadüfen öğrendi. Çok üzüldü. Saçlarına aklar düştü.
Kimliği unutturulmuş, kişiliği parçalanmış Şirin'in kendini ve kültürel kimliğini arayışının öyküsü, bizi Köln'den Adıyaman Kâhta'ya, doksan yıl öncesinden günümüze sürükler ve "Bizimkiler"le tanıştırır. "Bizimkiler" 1915 faciasından kurtulduktan sonra zorla Müslümanlaşan; görünürde Müslüman, aslında Hıristiyan olarak Anadolu'da yaşamak zorunda kalan Ermenilerdir. Baskı altında tutulmuş, kimlikleri inkâr edilmiş bu insanlardan birçoğu olağanüstü bir çaba ile kendini yetiştirmiş; çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, mesleki ve sanatsal becerileriyle toplum hayatında kendilerine yeniden yaşama alanı yaratmışlardır. Onlar büyük bir yangının küllerinde açan yediveren gülleri; kayaların bağrında kendilerine yaşama alanı yaratan ulu ağaçlar gibidir.
İsmini Türkçe "Sarı Gelin", Ermenice "Sari Gyalin" türküsünden alan bu kitapta, Adıyamanlı "Bizimkiler"in gerçek hayatlarından manzaralar ve insan halleri kaleme alınmıştır.

"Emanet Çeyiz: Mübadele İnsanları" ve "Seninle Güler Yüreğim" adlı romanların yazarı Kemal Yalçın'ın bu kitabı ilk kez 2004 yılında Almanya'da yayınlanmıştı. 
Kitaptan Pasajlar Şirin'in annesi ne zaman, nasıl öğrenmişti Ermeni olduğunu...
"Ermeni’yiz" desek, Ermeni değiliz; "Müslüman’ız" desek Müslüman değiliz! Biz, işte bu kaderin insanlarıyız. Unutturmuşlar anadilimizi. Kürtlerin içinde yaşaya yaşaya Kürtleşmişiz. Anadilimiz Kürtçe olmuş. Dilimiz Kürt, özümüz başka. Türkçe konuşuruz, Türk değiliz. Türkler bize Kürt der; biz kendimize Kürt demeyiz. Biz biliriz birbirimizi... Biz kendimize "Bizimkiler" deriz. Özümüz, soyumuz, kökümüz Ermeni, dilimiz Kürt, dinimiz Müslüman... İnsan istemeden ne kadar Müslüman olursa, işte o kadar Müslüman’ız.
Ben yedi yaşındayken öğrendim Ermeni olduğumu.
İlkokula giderken, her gün and içerdik. "Türküm, doğruyum, çalışkanım!" diye. Evimizde Kürtçe konuşulurdu. Evde kendimi Kürt bilirdim. Okula başlar başlamaz, Türk olduğumu duydum. Evde Kürt, okulda Türk büyürken bir gün aslımızın Ermeni olduğunu öğreniverdim.
Komşumuzun kızı Fatma ile birlikte oynardık. Bir gün evimizin önünde karıncaları öldürüyorduk.

"Gel şu kırmızı karıncaları öldürelim. Bunlar gâvur karıncaları. Siyahları bırakalım. Onlar Müslüman karıncaları!" dedi Fatma.
Karıncaların "gâvur", "Müslüman" diye ayrıldıklarını ilk duyuyordum. Şaşırdım:
"'Gâvur' ne demek?" dedim.
"E siz de gâvursunuz ya! Kırmızılar sizin, siyahlar bizim karıncalarımız! Müslüman karıncalar gâvurları öldürecek!"
Anlamadım ama canım sıkıldı. Karıncaları öldürmek istemedim. Oyunu bırakıp, hiçbir şey demeden Fatma'nın yanından ayrıldım.
(s. 59-60)
Şirin'in Hazırladığı Mezar
Adıyaman'a tatile gitmişlerdi. İlkokula henüz başlamamıştı. 
Şirin'e göstermeden bir kaz kestiler, akşama yemek için. Yemeğini yedikten sonra Şirin'in haberi oldu. Bilse kestirmez, kesilmiş olsa bile etini yemezdi.
Ertesi gün sabahleyin, avluda oynarken, kazın kesik başını gördü. Annesine gitti.
- Anne kazın kesik başına bir mezar yapalım! dedi.
Sultan Hanım:
- Git kızım, şimdi benim işim var. Sen istediğin yeri kaz, istediğin gibi göm; istediğin gibi mezar yap! Diyerek Şirin'i başından uzaklaştırdı.
Bir zaman sonra Şirin geri geldi:
- Anne, dedi, gel bak ben kazı gömdüm. Bir mezar yaptım!
Evde bulunanlar gülüştürler.
- Hele Şirin'in yaptığı kaz mezarına bakalım! Dediler.
Şirin bir mezar yapmış. Başına da tahtadan bir haç dikmişti. Görenler gülüyordu:
- Tu tu tu! Çocuk aslını biliyormuş, aslını.
- Şükür! Bin kere şükür! Şirin aslını biliyor, aslını!
- İnsanın kanı çeker aslına! Bakın Şirin'in kanı da aslına çekmiş!
- Maşallah! Bin bir kere maşallah! Kanı aslına çekmiş!
Şirin, kaz mezarının başına haç dikti diye herkesin sevinmesini pek anlayamamıştı. Aslında Şirin, Almanya'da hiç Müslüman mezarı görmemişti o güne kadar. Okula giderken gördüğü mezarların başındaki haçları biliyordu sadece. Ama çok sonraları, bu haç dikme olayının "Bizimkiler"i neden bu kadar sevindirdiğini anlayacaktı. Şirin farkına varmadan, Adıyamanlı "Bizimkiler"in içlerindeki özlemi gerçekleştirmişti.
(s. 68-69)
Şirin'in Dayısının Cenazesi
Şirin'in dayısı, ölünce amcaları, akrabaları derin derin düşünmeye başladı. Cenazeyi nasıl kaldıracaklardı? Müslüman usulüne göre yapsalar, imam ölüyü yıkarken sünnetsiz olduğunu görür ve yıllardır gizledikleri sırlarını anlardı. Oldum olası "Elhamdülillah Müslüman’ız!" diyen "Bizimkiler"in gerçekte Hıristiyan olduklarını herkese duyururdu.
Ne yapacaklardı?
Cenaze odanın ortasında yatıyordu.
Hayır! Gerçek kimliklerini, esas inançlarını komşuları bilmemeliydi. Gerçekler acıydı ama ölenle ölünmüyordu. Kalanlar, Müslümanların içinde, Adıyaman'da yaşamaya devam edeceklerdi. Çözümü zor dile getirdiler:
Cenaze, gece gizlice götürüp mezarlığın kıyısına gömülecekti...
Yakın akrabalardan beş erkek bu işi yaptı.
(s. 76)
Çarşafın Altında Boyunlarına Haç Takanlar
"Bizimkiler"den bazı akrabaları beş vakit namaz kılmaya başlamıştı. 
Adıyaman'da "Bizimkiler"in namaz kılmalarının nedeni korku, güvensizlikti.
- Ne yapalım yengem? Hıristiyanlıktan Hıristiyanlık mı kaldı? Hazreti İsa'ya saygımız, inancımız sonsuz. Ama ibadetimizi yapacak, doğan çocuğumuzu vaftiz edecek bir kilisemiz mi kaldı? Kiliselerin temellerini bile söküp yok ettiler. Geçmişi hatırlatacak bir iz bile bırakmıyorlar. Adıyaman'da kala kala bir Süryani kilisesi kaldı. Haydi gidebilirsen git! Ertesi gün başına gelmedik kalmaz. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz. Allah görüp biliyor içimizi dışımızı. Ne yapalım?
"Bizimkiler"den bazı kadınlar ise siyah çarşaf örtünmeye başlamıştı. Sebebini sorduğunda, "Ne yapalım Şirin, Daciklerin gözü üstümüzde" cevabını alıyordu.
Bazı kadınlar ise, çarşafların altında boyunlarına haç takıyordu. Hıristiyanlık geleneklerini, kimseye göstermemeye çalışarak sürdürüyorlardı. Paskalya Yortusu geldiğinde yumurtalar boyanıyordu.
(s. 95)
Adıyamanlı Hripsime, Annesini Anlatıyor:
Annem sevkiyatta üç yaşındaymış. Kafile giderken bir Kürt annemi almış. Bebek isminde bir Kürt köyüne götürmüşler. Anneme bu Kürt aile yedi sene bakmış. Büyütmüş.
Annemin annesi diğer Ermenilerle birlikte sevkiyata gitmiş. Ortalık düzelince, Adıyaman'a dönmüşler.
Bir yandan yer yurt edinmek, ekmek parası kazanmak için çalışırken; bir yandan da herkes yolda belde kaybolan; onun bunun el koyduğu kızını, kardeşini, karısını, oğlunu, gelinini aramaya başlamış. Annemin halası, sora sora, araya araya; yedi sene önce sevkiyata giderken bir Kürdün aldığı annemin Bebek Köyü'nde yaşadığını öğrenmiş. Hemen Bebek Köyü'ne varmış. Sora sora annemin kaldığı evi bulmuş.
Büyük halam, annemi geri istemiş. Fakat yedi yıldan beri anneme bakan köylü onu vermemiş: "Hayır vermem! Yedi seneden beri ben ona baktım. Büyüttüm. Ben onu oğluma alacağım!" demiş.
"Yedi senede yaptığın masrafını ödeyeyim. Gel sen kardeşimin kızını geri ver!" demiş. Köylü "Kesinlikle vermem!" diyerek büyük halamı evden kovmuş. 
Günlerden bir gün, köylerde tellal bağırmaya başlamış:
"Duyduk duymadık demeyin! Evinde Ermeni çocuğu olanlar, Hıristiyan çocuğu olanlar muhtara teslim et.
aykiridogrular.com

Friday, July 5, 2013

Stalin'in 2013 atağı ve güçlü liderlere tapan toplumlar

"Parti Merkez Komitesi, SSCB Bakanlar Kurulu ve Yüksek Sovyet (parlamento) Prezidyumu, Bakanlar Kurulu Başkanı ve SBKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Josef Stalin'in (İosif Vissariyonoviç Çugaşvili) ağır bir hastalık sonucunda, 5 Mart 1953 akşamı, saat 21.55'te öldüğünü derin bir üzüntüyle bildirir."
60 yıl önce, bu duyuru ile bütün dünya, Yirminci Yüzyıl'ın en büyük diktatörlerinden birinin artık yaşamadığını öğreniyordu. Aşağı yukarı 30 yıl süren bu diktatörlük dönemine, sadece iç savaş ve İkinci Dünya Savaşı değil, baskıcı politikalar, kitlesel devlet terörü, bazı halkların yaşadıkları yerlerden kovulması, açlıktan ölen, sürgünlere gönderilen, uydurma mahkemelerle infaz edilen on milyonlarca insanın trajedisi de sığdı.
Stalin iktidarında tahminen 25 milyonu İkinci Dünya Savaşı'nda olmak üzere toplam olarak 50-60, hatta bazı tarihçilere göre 100 milyon civarında Sovyet yurttaşı öldürüldü. Yani son rakam ne olursa olsun, yaygın kanı, savaşta öldürülenlerden fazlasının devlet terörüne kurban gittiği yolunda.

Size çok korkunç da olsa, artık epeyce geçmişe karışmış görünen tarihsel konulardan bahsettiğimin farkındayım. Ne gereği var şimdi, değil mi? Onca yıl geçmiş aradan. Üstelik çok değil birazcık ararsanız, bu yazdıklarımı reddeden, hatta şiddetle yalanlayan, aslında Stalin'in ideal bir devlet yöneticisi olduğunu savunan birçok kişi bulabilirsiniz.
Tartışmaya değer mi şimdi?
Değmez mi dersiniz?..
*   *   *
Geçenlerde Rusya'da saygın bir araştırma kurumu olan VTsİOM'un düzenlediği bir anketin sonuçlarını okudum. Bu sözü pek sevmem, ama gerçekten de "sansasyon" denilebilir.
Anket sonuçları Rusya toplumunun yüzde 36'sının Stalin'in tarihsel rolüne olumlu yaklaştığını ortaya koymuş. Tersi görüşte olanlar yüzde 25, "fark etmezciler" de yüzde 30 civarında, gerisi de cevap ver(e)meyenler..
Yüzde 36!..
1990'da Stalin'i destekleyenlerin oranı yüzde 8'di. 2007'de ise yüzde 15...
Ne oluyor?
Onca tarihi sır açıklandı. Gizli anlaşmalar, Kremlin'in Hitler'le "dans" denemesi, Katyn katliamı, Gulag üzerine yazılanlar, Aleksandr Soljenitsin ve başka yazarların kitapları, daha 1984'te gösterilen Gürcü rejisör Tengiz Abuladze'nin Pişmanlık filmi ve daha niceleri, belgeseller, belgeler...
Bunca şeye karşın şimdi Rusya'da Stalinistlerin sayısı mı artıyor?
Sanmam.
Öyleyse?
Dünyadaki zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun belki de en derin olduğu ülke Rusya. Üstelik yıllardır iktidar sanki buna hiç aldırmıyor ve söz konusu uçurum giderek daha da derinleşiyor, her yıl Rus dolar milyarderlerinin gövde gösterisiyle uluslararası listeler sarsılıyor. 90'ların başında diktatörlüğe karşı "özgürlük" diye haykıranların önemli bölümü bugün çoktan "küpünü doldurmuş" durumda.

Bir de bitmez tükenmez sosyal çalkantılar, protesto mitinglerinde kavga gürültüler, eşcinsellerin başkaldırışı, kutsal kiliseye saldıran Pussy Riot üyesi kızlar... Ve kahrolası rüşvetçiler, bir türlü önü alınamayan yolsuzluklar... Koskoca - eski - Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov'un yıllardır çaldığı ve akrabalarıyla metreslerine yedirdiği paralar...
Stalin zamanında hiç mümkün olabilir miydi bütün bunlar!..
Böyle düşünenlerin hepsinin Stalinist ve Komünist Partisi üyesi ya da yandaşı olduğunu hiç sanmıyorum. Komünist olmayıp da "düzen ve disiplin isteyen" milyonlarca Rusya yurttaşı var bence.
Bunlar arasında bizzat tanıdıklarım var. Stalin'i sevdiklerini söyleyemem. Zaten onu kendileri için istemiyorlar; cezalandırmak istedikleri başkaları için istiyorlar...
*   *   *
Geçen hafta merkezi Rus kanallarından birinde geç saatte Stalin Bizimle adlı altı bölümlük bir film gösterildi. Stalin konusunda "dengeli" (?) bir tutum izlemeye çalışan devlet acaba "çaktırmadan" fikir mi değiştiriyor, diye düşünmemek elde değildi. Stalin çok zekiymiş, çok okurmuş, şiir de yazarmış, yabancı liderler ona hayranmış, bedava sağlık ve eğitim hizmetlerinin organizasyonundan tutun da uzay araştırmalarına ve Moskova Üniversitesi'yle başkent metrosunun temellerinin atılmasına kadar her yerde onun imzası varmış. (Yalan da değil hani!) Yılbaşı kutlamaları bile onun sayesinde gelenekleşmiş...

Stalin döneminde yaklaşık 900 bin kişi resmen kurşuna dizildi. Tatarlar, Çeçenler ve başkaları, milyonlarca insan sürgüne gönderildi. Bu konularda çıt yok!..
Stalingrad muharebesinin son yıldönümü ne kadar güçlü kutlanmıştı. Ve Volgograd'ın adı neredeyse yeniden Stalingrad olmak üzereydi. Geçenlerde Amerikalıların evlat edindikleri Rus çocuklarını öldürmelerini protesto ettiğini haykıran bir Duma üyesi, sözü nasıl olduysa bambaşka bir yere getirdi ve Moskova'da bir sokağın adının "Stalingrad Sokağı" olması gerektiğini savunarak epeyce alkış aldı...
Düşünüyorum da, ilginç... Benim hatırladığım kadarıyla, asıl ideolojik önder Vladimir Lenin'di ve Stalin de onun devamcısı ve "en iyi Leninist" idi. Ama şimdi... Lenin çok gölgede kaldı. (Anketlere göre, Rusya'da 1989'dan 2012'ye kadar popüler liderler sıralamasında Lenin'e verilen destek yüzde 72'den 37'ye düştü.) Stalin ise şahlanıyor. Adı televizyon programlarda, yarışmalarda, gazetelerde, kitaplarda...
Neden acaba?
Belki de bir siyaset bilimcinin de dediği gibi, Stalin "tam da Rusların idealindeki lider tipi." Yani "sert yönetici, demir yumruk; halkı kendi kaderiyle ilgili sorumluluktan tümüyle 'kurtaran', her şeye tek başına karar veren ve ne pahasına olursa olsun uygulayan, uygulatan bir diktatör"...
Parti tümüyle lidere bağlı, kimseden farklı görüş çıkmıyor, en yakın yardımcıları bile ondan korkuyor; medya tümüyle onun emrinde, tek bir muhalif ses gelmiyor; yerel yönetimler de öyle; parlamento "kukla"; yargı o ne derse onu yapıyor; halk ona tapıyor...
O ne zaman kükrese herkes ya suspus oluyor, ya çılgınca alkışlıyor...
Kimsenin "liderden bağımsız bir vicdanı kalmamış durumda". Yalnızca ahlaki değerler değil, akıllar da ona tutsak...
Bu satırlar size bir şeyler hatırlatıyor mu?..
Bir şey daha hatırlayın o zaman: Yıl 2013!..

Sunday, June 30, 2013

2 Temmuz arifesinde umut tazelemek

Sennur  Sezer
  • Sennur Sezer
    Bu ülkenin otuzu aşkın güzel, aydın insanını bir katliamda yitireli 20 yıl oldu. Bir yanda Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok, Hasret Gültekin gibi verimli sanat adamları, öbür yanda daha gençliklerini bile yaşayamamış gencecik fidanlar. Gövdesi, ruhu sakatlanarak o cehennemden çıkan arkadaşlarımızın durumu ayrı. Ülkemiz gibi her katliam denemesinin gelecek kuşakları sindirmek için denendiği coğrafyalar kimi zaman izleyenleri şaşırtır. Darbeler, katliamlar şiddet ne sözü, ne sazı ne halayı ne semahı ne incelemeyi azalttı. Ne de insanların gür aydınlık bakışını köreltebildi.
    Bir “Aydınlık insanları yok etme denemesi yine yenildi” diyebiliriz/demeliyiz.
    Bu coğrafya, belki bin yılların katliamlarını yaşamaktan her gününü bir müjdeye çevirmeyi başarıyor. Bir grup genç insan bir düş kuruyor. (Düş kurmak/görmek bir gençlik kanıtıdır): “Bizim bir evimiz var. Bir bahçenin kenarında sıcacık gülümseyen şirin bir ev. Bahçe çeşit çeşit meyve ağaçları ile süslenmiş, her türlü sebze yetişiyor. Bu evin sakinleri anne baba ayrı, öz kardeşler. Hiç bir kan bağları yok anlayacağınız. Onların akrabalıkları birbirlerine duydukları sevgiden geliyor yalnızca; birbirlerine gösterdikleri ilgi, yakınlık ve benzer kaderleri…”
    Bu evin yazgıları birbirine benzer yaşayanları: yardıma muhtaç yaşlılar, korunmaya muhtaç kadınlar ve kimsesiz engelliler. Kimisinin oğulları ya da kızı cezaevinde, kimisini eşi terk etmiş. Birbirlerine destek olarak yemek, reçel, konserve yapıyor, bahçeyle uğraşıyor, hayvanlara bakıyorlar. “Bizim Ev bir bayram yeri gibi, cıvıl cıvıl. Çeşitli ülkelerden gönüllü gençler geliyor Bizim Ev’in toprağında çalışmak için.”
    Aziz Nesin’in Çocuk Cenneti’ni hatırladınız değil mi? Bu proje de ona benziyor. Ama söz konusu olan çocuklar değil. Şu anda bu düşü kuranların mektubunu yeniden okuyorum. Yanlarında bir tek adam varmış: “Bu adam Eski Milletvekili Mahmut Alınak… Bize destek olmak için, birkaç yıl önce bıraktığı avukatlığa tekrar döndü. Avukatlıktan kazanacağı parayı tek kuruşuna dokunmadan Bizim Ev Projesi’ne verecek. Biz de bu parayı Bizim Ev projesi gerçekleşinceye kadar şimdilik cezaevlerindeki yoksul tutukluların ailelerine, ihtiyaçlı engellilere ve yaşlılara yollayacağız. Anlayacağınız Mahmut Alınak bundan böyle Bizim Ev için çalışacak. Hayal bu ya, biz önce İstanbul’da, sonra da başka kentlerde birer yeryüzü cenneti yaratmak istiyoruz. Başarabilirsek yardıma muhtaç yaşlılar, korunmaya muhtaç kadınlar ve kimsesiz engelliler Bizim Ev’in birer ferdi olacaklar. Bu en büyük idealimiz.”
    Mektubun bundan sonrası Nâzım Hikmet’in “Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok” dizesini andırıyor: “ Sizden istediğimiz sadece moral destek. Saygılarımızla.”
    Ben nedense Bizim Ev projesini hep 2 Temmuzla birleştiriyorum. Düş bu ya Sıvas’ta yakılan arkadaşlarımızın aileleri birer tuğla eklerler bizim eve. Bir Asım Bezirci kitaplığı ya da verandası, Metin Altıok kameriyesi, akşam çayında bir araya gelenler...
    Bu  düşü tam öğrenmek isteyenlere e-mail adresi: bizimev100@gmail.com.
    Bu 2 Temmuza umutla girelim. Çünkü umudun dayanağı, kaynağı bu halkta, bu gençlikte.

Wednesday, June 26, 2013

US Slaves 1890

An 1890 Open Letter to Leopold II, King of the Belgians and Sovereign of the Independent State of Congo

George Washington Williams, “An Open Letter to His Serene Majesty Leopold II, King of the Belgians and Sovereign of the Independent State of Congo By Colonel, The Honorable Geo. W. Williams, of the United States of America,” 1890

His Serene Majesty Leopold II

Good and Great Friend,

I have the honour to submit for your Majesty’s consideration some reflections respecting the Independent State of Congo, based upon a careful study and inspection of the country and character of the personal Government you have established upon the African Continent.

It afforded me great pleasure to avail myself of the opportunity afforded me last year, of visiting your State in Africa; and how thoroughly I have been disenchanted, disappointed and disheartened, it is now my painful duty to make known to your Majesty in plain but respectful language. Every charge which I am about to bring against your Majesty’s personal Government in the Congo has been carefully investigated; a list of competent and veracious witnesses, documents, letters, official records and data has been faithfully prepared, which will be deposited with Her Britannic Majesty’s Secretary of State for Foreign Affairs, until such time as an International Commission can be created with power to send for persons and papers, to administer oaths, and attest the truth or falsity of these charges.


Henry M. Stanley

There were instances in which Mr. HENRY M. STANLEY sent one white man, with four or five Zanzibar soldiers, to make treaties with native chiefs. The staple argument was that the white man’s heart had grown sick of the wars and rumours of war between one chief and another, between one village and another; that the white man was at peace with his black brother, and desired to “confederate all African tribes” for the general defense and public welfare. All the sleight-of- hand tricks had been carefully rehearsed, and he was now ready for his work. A number of electric batteries had been purchased in London, and when attached to the arm under the coat, communicated with a band of ribbon which passed over the palm of the white brother’s hand, and when he gave the black brother a cordial grasp of the hand the black brother was greatly surprised to find his white brother so strong, that he nearly knocked him off his feet in giving him the hand of fellowship. When the native inquired about the disparity of strength between himself and his white brother, he was told that the white man could pull up trees and perform the most prodigious feats of strength. Next came the lens act. The white brother took from his pocket a cigar, carelessly bit off the end, held up his glass to the sun and complaisantly smoked his cigar to the great amazement and terror of his black brother. The white man explained his intimate relation to the sun, and declared that if he were to request him to burn up his black brother’s village it would be done. The third act was the gun trick. The white man took a percussion cap gun, tore the end of the paper which held the powder to the bullet, and poured the powder and paper into the gun, at the same time slipping the bullet into the sleeve of the left arm. A cap was placed upon the nipple of the gun, and the black brother was implored to step off ten yards and shoot at his white brother to demonstrate his statement that he was a spirit, and, therefore, could not be killed. After much begging the black brother aims the gun at his white brother, pulls the trigger, the gun is discharged, the white man stoops . . . and takes the bullet from his shoe!
Former Confederate Soldier Henry Morgan Stanley

By such means as these, too silly and disgusting to mention, and a few boxes of gin, whole villages have been signed away to your Majesty.

When I arrived in the Congo, I naturally sought for the results of the brilliant programme: “fostering care”, “benevolent enterprise”, an “honest and practical effort” to increase the knowledge of the natives “and secure their welfare”. 1 had never been able to conceive of Europeans, establishing a government in a tropical country, without building a hospital; and yet from the mouth of the Congo River to its head-waters, here at the seventh cataract, a distance of 1,448 miles, there is not a solitary hospital for Europeans, and only three sheds for sick Africans in the service of the State, not fit to be occupied by a horse. Sick sailors frequently die on board their vessels at Banana Point; and if it were not for the humanity of the Dutch Trading Company at that place—who have often opened their private hospital to the sick of other countries—many more might die. There is not a single chaplain in the employ of your Majesty’s Government to console the sick or bury the dead. Your white men sicken and die in their quarters or on the caravan road, and seldom have Christian burial. With few exceptions, the surgeons of your Majesty’s Government have been gentlemen of professional ability, devoted to duty, but usually left with few medical stores and no quarters in which to treat their patients. The African soldiers and labourers of your Majesty’s Government fare worse than the whites, because they have poorer quarters, quite as bad as those of the natives; and in the sheds, called hospitals, they languish upon a bed of bamboo poles without blankets, pillows or any food different from that served to them when well, rice and fish.


I was anxious to see to what extent the natives had “adopted the fostering care” of your Majesty’s “benevolent enterprise” (?), and I was doomed to bitter disappointment. Instead of the natives of the Congo “adopting the fostering care” of your Majesty’s Government, they everywhere complain that their land has been taken from them by force; that the Government is cruel and arbitrary, and declare that they neither love nor respect the Government and its flag. Your Majesty’s Government has sequestered their land, burned their towns, stolen their property, enslaved their women and children, and committed other crimes too numerous to mention in detail. It is natural that they everywhere shrink from “the fostering care” your Majesty’s Government so eagerly proffers them.


There has been, to my absolute knowledge, no “honest and practical effort made to increase their knowledge and secure their welfare.” Your Majesty’s Government has never spent one franc for educational purposes, nor instituted any practical system of industrialism. Indeed the most unpractical measures have been adopted against the natives in nearly every respect; and in the capital of your Majesty’s Government at Boma there is not a native employed. The labour system is radically unpractical; the soldiers and labourers of your Majesty’s Government are very largely imported from Zanzibar at a cost of £10 per capita, and from Sierra Leone, Liberia, Accra and Lagos at from £1 to £1/10 per capita. These recruits are transported under circumstances more cruel than cattle in European countries. They eat their rice twice a day by the use of their fingers; they often thirst for water when the season is dry; they are exposed to the heat and rain, and sleep upon the damp and filthy decks of the vessels often so closely crowded as to lie in human ordure. And, of course, many die.


Upon the arrival of the survivors in the Congo they are set to work as labourers at one shilling a day; as soldiers they are promised sixteen shillings per month, in English money, but are usually paid off in cheap handkerchiefs and poisonous gin. The cruel and unjust treatment to which these people are subjected breaks the spirits of many of them, makes them distrust and despise your Majesty’s Government. They are enemies, not patriots.


There are from sixty to seventy officers of the Belgian army in the service of your Majesty’s Government in the Congo of whom only about thirty are at their post; the other half are in Belgium on furlough. These officers draw double pay—as soldiers and as civilians. It is not my duty to criticise the unlawful and unconstitutional use of these officers coming into the service of this African State. Such criticism will come with more grace from some Belgian statesman, who may remember that there is no constitutional or organic relation subsisting between his Government and the purely personal and absolute monarchy your Majesty has established in Africa. But I take the liberty to say that many of these officers are too young and inexperienced to be entrusted with the difficult work of dealing with native races. They are ignorant of native character, lack wisdom, justice, fortitude and patience. They have estranged the natives from your Majesty’s Government, have sown the seed of discord between tribes and villages, and some of them have stained the uniform of the Belgian officer with murder, arson and robbery. Other officers have served the State faithfully, and deserve well of their Royal Master.

From these general observations I wish now to pass to specific charges against your Majesty’s Government.

FIRST.—Your Majesty’s Government is deficient in the moral military and financial strength, necessary to govern a territory o 1,508,000 square miles, 7,251 miles of navigation, and 31,694 square miles of lake surface. In the Lower Congo River there is but One post, in the cataract region one. From Leopoldville to N’Gombe, a distance of more than 300 miles, there is not a single soldier or civilian. Not one out of every twenty State-officials know the language of the natives, although they are constantly issuing laws, difficult even for Europeans, and expect the natives to comprehend and obey them. Cruelties of the most astounding character are practised by the natives, such as burying slaves alive in the grave of a dead chief, cutting off the heads of captured warriors in native combats, and no effort is put forth by your Majesty’s Government to prevent them. Between 800 and 1,000 slaves are sold to be eaten by the natives of the Congo State annually; and slave raids, accomplished by the most cruel and murderous agencies, are carried on within the territorial limits of your Majesty’s Government which is impotent. There are only 2,300 soldiers in the Congo.


SECOND.—Your Majesty’s Government has established nearly fifty posts, consisting of from two to eight mercenary slave-soldiers from the East Coast. There is no white commissioned officer at these posts; they are in charge of the black Zanzibar soldiers, and the State expects them not only to sustain themselves, but to raid enough to feed the garrisons where the white men are stationed. These piratical, buccaneering posts compel the natives to furnish them with fish, goats, fowls, and vegetables at the mouths of their muskets; and whenever the natives refuse to feed these vampires, they report to the main station and white officers come with an expeditionary force and burn away the homes of the natives. These black soldiers, many of whom are slaves, exercise the power of life and death. They are ignorant and cruel, because they do not comprehend the natives; they are imposed upon them by the State. They make no report as to the number of robberies they commit, or the number of lives they take; they are only required to subsist upon the natives and thus relieve your Majesty’s Government of the cost of feeding them. They are the greatest curse the country suffers now.

THIRD.—Your Majesty’s Government is guilty of violating its contracts made with its soldiers, mechanics and workmen, many of whom are subjects of other Governments. Their letters never reach home.

FOURTH.—The Courts of your Majesty’s Government are abortive, unjust, partial and delinquent. I have personally witnessed and examined their clumsy operations. The laws printed and circulated in Europe “for the Protection of the blacks” in the Congo, are a dead letter and a fraud. T have heard an officer of the Belgian Army pleading the cause of a white man of low degree who had been guilty of beating and stabbing a black man, and urging race distinctions and prejudices as good and sufficient reasons why his client should be adjudged innocent. I know of prisoners remaining in custody for six and ten months because they were not judged. T saw the white servant of the Governor-General, CAMILLE JANSSEN, detected in stealing a bottle of wine from a hotel table. A few hours later the Procurer-General searched his room and found many more stolen bottles of wine and other things, not the property of servants. No one can be prosecuted in the State of Congo without an order of the Governor-General, and as he refused to allow his servant to be arrested, nothing could be done. The black servants in the hotel, where the wine had been stolen, had been often accused and beaten for these thefts, and now they were glad to be vindicated. But to the surprise of every honest man, the thief was sheltered by the Governor General of your Majesty’s Government.



FIFTH—Your Majesty’s Government is excessively cruel to its prisoners, condemning them, for the slightest offences, to the chain gang, the like of which can not be seen in any other Government in the civilized or uncivilized world. Often these ox-chains eat into the necks of the prisoners and produce sores about which the flies circle, aggravating the running wound; so the prisoner is constantly worried. These poor creatures are frequently beaten with a dried piece of hippopotamus skin, called a “chicote”, and usually the blood flows at every stroke when well laid on. But the cruelties visited upon soldiers and workmen are not to be compared with the sufferings of the poor natives who, upon the slightest pretext, are thrust into the wretched prisons here in the Upper River. I cannot deal with the dimensions of these prisons in this letter, but will do so in my report to my Government.


SIXTH.—Women are imported into your Majesty’s Government for immoral purposes. They are introduced by two methods, viz., black men are dispatched to the Portuguese coast where they engage these women as mistresses of white men, who pay to the procurer a monthly sum. The other method is by capturing native women and condemning them to seven years’ servitude for some imaginary crime against the State with which the villages of these women are charged. The State then hires these woman out to the highest bidder, the officers having the first choice and then the men. Whenever children are born of such relations, the State maintains that the women being its property the child belongs to it also.


Not long ago a Belgian trader had a child by a slave-woman of the State, and he tried to secure possession of it that he might educate it, but the Chief of the Station where he resided, refused to be moved by his entreaties. At length he appealed to the Governor-General, and he gave him the woman and thus the trader obtained the child also. This was, however, an unusual case of generosity and clemency; and there is only one post that I know of where there is not to be found children of the civil and military officers of your Majesty’s Government abandoned to degradation; white men bringing their own flesh and blood under the lash of a most cruel master, the State of Congo.


SEVENTH.—Your Majesty’s Government is engaged in trade and commerce, competing with the organised trade companies of Belgium, England, France, Portugal and Holland. It taxes all trading companies and exempts its own goods from export-duty, and makes many of its officers ivory-traders, with the promise of a liberal commission upon all they can buy or get for the State. State soldiers patrol many villages forbidding the natives to trade with any person but a State official, and when the natives refuse to accept the price of the State, their goods are seized by the Government that promised them “protection”. When natives have persisted in trading with the trade-companies the State has punished their independence by burning the villages in the vicinity of the trading houses and driving the natives away.


EIGHTH.—Your Majesty’s Government has violated the General Act of the Conference of Berlin by firing upon native canoes; by confiscating the property of natives; by intimidating native traders, and preventing them from trading with white trading companies; by quartering troops in native villages when there is no war; by causing vessels bound from “Stanley-Pool” to “Stanley-Falls”, to break their journey and leave the Congo, ascend the Aruhwimi river to Basoko, to be visited and show their papers; by forbidding a mission steamer to fly its national flag without permission from a local Government; by permitting the natives to carry on the slave- trade, and by engaging in the wholesale and retail slave-trade itself.

NINTH.—-Your Majesty’s Government has been, and is now, guilty of waging unjust and cruel wars against natives, with the hope of securing slaves and women, to minister to the behests of the officers of your Government. In such slave-hunting raids one village is armed by the State against the other, and the force thus secured is incorporated with the regular troops. I have no adequate terms with which to depict to your Majesty the brutal acts of your soldiers upon such raids as these. The soldiers who open the combat are usually the bloodthirsty cannibalistic Bangalas, who give no quarter to the aged grandmother or nursing child at the breast of its mother. There are instances in which they have brought the heads of their victims to their white officers on the expeditionary steamers, and afterwards eaten the bodies of slain children. In one war two Belgian Army officers saw, from the deck of their steamer, a native in a canoe some distance away. He was not a combatant and was ignorant of the conflict in progress upon the shore, some distance away. The officers made a wager of £5 that they could hit the native with their rifles. Three shots were fired and the native fell dead, pierced through the head, and the trade canoe was transformed into a funeral barge and floated silently down the river.


TENTH.—Your Majesty’s Government is engaged in the slave-trade, wholesale and retail. It buys and sells and steals slaves. Your Majesty’s Government gives £3 per head for able bodied slaves for military service. Officers at the chief stations get the men and receive the money when they are transferred to the State; but there are some middle-men who only get from twenty to twenty-five francs per head. Three hundred and sixteen slaves were sent down the river recently, and others are to follow. These poor natives are sent hundreds of miles away from their villages, to serve among other natives whose language they do not know. When these men run away a reward of 1,000 N’taka is offered. Not long ago such a recaptured slave was given one hundred “chikote” each day until he died. Three hundred N’taka—brassrod-—is the price the State pays for a slave, when bought from a native. The labour force at the stations of your Majesty’s Government in the Upper River is composed of slaves of all ages and both sexes.


ELEVENTH.—Your Majesty’s Government has concluded a contract with the Arab Governor at this place for the establishment of a line of military posts from the Seventh Cataract to Lake Tanganyika territory to which your Majesty has no more legal claim, than I have to be Commander-in-Chief of the Belgian army. For this work the Arab Governor is to receive five hundred stands of arms, five thousand kegs of powder, and £20,000 sterling, to he paid in several instalments. As I write, the news reaches me that these much- treasured and long-looked for materials of war are to be discharged at Basoko, and the Resident here is to be given the discretion as to the distribution of them. There is a feeling of deep discontent among the Arabs here, and they seem to feel that they are being trifled with. As to the significance of this move Europe and America can judge without any comment from me, especially England.


TWELFTH—The agents of your Majesty’s Government have misrepresented the Congo country and the Congo railway. Mr. H. M. STANLEY, the man who was your chief agent in setting up your authority in this country, has grossly misrepresented the character of the country. Instead of it being fertile and productive it is sterile and unproductive. The natives can scarcely subsist upon the vegetable life produced in some parts of the country. Nor will this condition of affairs change until the native shall have been taught by the European the dignity, utility and blessing of labour. There is no improvement among the natives, because there is an impassable gulf between them and your Majesty’s Government, a gulf which can never be bridged. HENRY M. STANLEY’S name produces a shudder among this simple folk when mentioned; they remember his broken promises, his copious profanity, his hot temper, his heavy blows, his severe and rigorous measures, by which they were mulcted of their lands. His last appearance in the Congo produced a profound sensation among them, when he led 500 Zanzibar soldiers with 300 camp followers on his way to relieve EMIN PASHA. They thought it meant complete subjugation, and they fled in confusion. But the only thing they found in the wake of his march was misery. No white man commanded his rear column, and his troops were allowed to straggle, sicken and die; and their bones were scattered over more than two hundred miles of territory.

CONCLUSIONS
Against the deceit, fraud, robberies, arson, murder, slave-raiding, and general policy of cruelty of your Majesty’s Government to the natives, stands their record of unexampled patience, long-suffering and forgiving spirit, which put the boasted civilisation and professed religion of your Majesty’s Government to the blush. During thirteen years only one white man has lost his life by the hands of the natives, and only two white men have been killed in the Congo. Major Barttelot was shot by a Zanzibar soldier, and the captain of a Belgian trading-boat was the victim of his own rash and unjust treatment of a native chief.

All the crimes perpetrated in the Congo have been done in your name, and you must answer at the bar of Public Sentiment for the misgovernment of a people, whose lives and fortunes were entrusted to you by the august Conference of Berlin, 1884—1 885. I now appeal to the Powers which committed this infant State to your Majesty’s charge, and to the great States which gave it international being; and whose majestic law you have scorned and trampled upon, to call and create an International Commission to investigate the charges herein preferred in the name of Humanity, Commerce, Constitutional Government and Christian Civilization.


I base this appeal upon the terms of Article 36 of Chapter VII of the General Act of the Conference of Berlin, in which that august assembly of Sovereign States reserved to themselves the right “to introduce into it later and by common accord the modifications or ameliorations, the utility of which may be demonstrated experience”.


I appeal to the Belgian people and to their Constitutional Government, so proud of its traditions, replete with the song and story of its champions of human liberty, and so jealous of its present position in the sisterhood of European States—to cleanse itself from the imputation of the crimes with which your Majesty’s personal State of Congo is polluted.

I appeal to Anti-Slavery Societies in all parts of Christendom, to Philanthropists, Christians, Statesmen, and to the great mass of people everywhere, to call upon the Governments of Europe, to hasten the close of the tragedy your Majesty’s unlimited Monarchy is enacting in the Congo.


I appeal to our Heavenly Father, whose service is perfect love, in witness of the purity of my motives and the integrity of my aims; and to history and mankind I appeal for the demonstration and vindication of the truthfulness of the charge I have herein briefly outlined.

And all this upon the word of honour of a gentleman, I subscribe myself your Majesty’s humble and obedient servant,

GEO. W. WILLIAMS

Stanley Falls, Central Africa,
July 18th, 1890.