Srebrenica massacre, slaying of more than 7,000 Bosniak (Bosnian Muslim) boys and men, perpetrated by Bosnian Serb forces in Srebrenica, a town in eastern Bosnia and Herzegovina, in July 1995. In addition to the killings, more than 20,000 civilians were expelled from the area—a process known as ethnic cleansing. The massacre, which was the worst episode of mass murder within Europe since World War II, helped galvanize the West to press for a cease-fire that ended three years of warfare on Bosnia’s territory (see Bosnian conflict). However, it left deep emotional scars on survivors and created enduring obstacles to political reconciliation
Thursday, July 11, 2013
Srebrenica massacre
Srebrenica massacre, slaying of more than 7,000 Bosniak (Bosnian Muslim) boys and men, perpetrated by Bosnian Serb forces in Srebrenica, a town in eastern Bosnia and Herzegovina, in July 1995. In addition to the killings, more than 20,000 civilians were expelled from the area—a process known as ethnic cleansing. The massacre, which was the worst episode of mass murder within Europe since World War II, helped galvanize the West to press for a cease-fire that ended three years of warfare on Bosnia’s territory (see Bosnian conflict). However, it left deep emotional scars on survivors and created enduring obstacles to political reconciliation
Monday, July 8, 2013
Sivil Ha(l)k Hareketleri Niçin Yenilmezler?
Gezi Parkı direnişi sonrası başlayan süreç Türkiye’de siyasal
alanı, siyasal özneleşme süreçlerini ve devletin karakterinin almış
olduğu biçimi kavrayışımıza dair pek çok yeniliği beraberinde getirdi.
Tanıdık olmadığımız türde bir muhalefet ile karşılaştığımız gerçeğini
göz ardı ederek, başlayan direniş sürecini kazanma/kaybetme ikiliği
içerisinde kavramaya çalışan klasik sol hareketlerden, hareket
içerisinde yer alan otoriter ve Kemalist bir eğilimi özellikle öne
çıkaranlara, yaşanan süreci var olan güç mücadelesi içerisindeki klasik
sol/sağ pozisyonlarla ilişkilendirenlerden, onu daha özgürlükçü bir
eksenden okumaya gayret gösterenlere kadar, cereyan eden hakikati
adlandırmaya ve anlamlandırmaya çalışan çok farklı aktörlerle karşı
karşıyayız. Kuşkusuz, bu pozisyonların her biri kendisini temellendirmek
için gerekli sembolik-siyasal malzemeyi direniş sürecinden çekip
çıkarıyor ve direniş karşıtı ya da taraftarı pozisyonunu bu gösterenler
etrafında kuruyor. Oysa yaşanan süreçte hiçbir siyasal pozisyonun
reddedemeyeceği ve kendi pozisyonuna indirgeyemeyeceği bir hakikat var, o
da hareketin parçası olanların kendi dilini, eylem repertuarını ve
ifade gücünü yaratarak, onun hakikatini, çok aktörlü ve çoğulcu bir
zeminde kurma çabaları ve ağırlıklı olarak sivil bir tutumu
benimsemeleri. Gezi parkı direnişi ile birlikte ortaya çıkan bu yeni
sivil-sosyal hareketi anlayabilmek için, Türkiye siyasetinin içerisinde
cereyan ettiği ve siyasal alanı üst belirleyen temel ilişkisel yapıyı
kısaca gözden geçirmemiz faydalı olacak.
I) Gezi ve Parkı Direnişi ve Türkiye Siyaseti
Gezi parkı direnişi ile başlayan süreç, Türkiye siyasetinin
gelenekselleşmiş kalıplarını önemli ölçüde sarstı. Türkiye siyasetini
belirleyen güç mücadeleleri uzun bir süredir, etnik ve din temelli bir
cemaat oluşumunun gölgesinde şekilleniyor. Pragmatik hedefler üzerine
kurulu ve saf bir güç mücadelesi üzerinde yükselen bu siyaset tarzı,
haklar ve özgürlükler açısından sınırlı bir siyasal alanın oluşumuna
dayalı ve bunun en önemli göstergelerinden biri de güç mücadelelerinin
özellikle semboller etrafında yoğunlaşması. Geçirdiğimiz son yirmi yıl,
özellikle siyaseten aşırı anlam yüklenmiş, bu nedenle kutsanarak
yüceltilen ya da kamusal alandan silinmeye çalışılan türbandan postere
ve poşuya kadar semboller etrafında süren bir güç mücadelesiyle
belirlendi. Bu tutumun en temel uzantılarından biri de siyasal alanda
konumlanan liberalinden ulusalcısına, sosyalistinden muhafazakârına
bütün aktörlerin, yaşanan güç mücadelesi içindeki konumlarını reaktif
bir duygusallık ve stratejik bir karşı konumlanmalar dizisi üzerinden
biçimlendirmesidir. Siyasetin haklar ve ilkeler üzerinden
şekillenmediği, bunun yerine alınan tavırların karşı durulan aktörlerin
tutum ve davranışlarına ve geçmişten bugüne bu tutum ve davranışların
aktörlerde yarattığı duygusal hezeyana dayandığı bir durumda, kaçınılmaz
olarak her aktörün tutumu, aynı zamanda karşı çıktığı aktörlerin
sembolik-maddi konumu tarafından biçimleniyor. Reaksiyoner, kendi
konumunu olumlu-yapıcı ilkeler üzerinden kuramayan ve dolayısıyla da
sürekli olarak kendi meşruluğunu karşı çıktığı aktörler dizisinin
sembolik-siyasal posiyonuna terk eden bir siyasal konumlanışlar çokluğu
söz konusu. Bu tarzda yapılanmış ve hukuk devleti ilkelerinin sürekli
bir kriz içerisinde olduğu bir siyasal alanda, mağduriyet kalıbında
dövülmüş rövanşist duygusal yatırımlar yapan, hınca dayalı bir rövanşı
hayata geçirebilecek parti ve liderlerle güçlü özdeşleşmeleri hayata
geçiren ve sürekli olarak güncel siyasal tutum ve eylemleri, içten ve
dıştan destekli tehditkâr bir büyük projenin (ABD, AB, vs. kaynaklı)
parçası olarak okuyan, paranoyak-rövanşist siyasal okuma
biçimleriyle karşı karşıyayız. Her adımımızda maruz kaldığımız, oradan
mısın buradan mısın; Amerikancı mısın Esadcı mısın, İslamcı mısın laik
misin, Ergenekoncu musun milli iradeci misin soruları, bu
paronayak-rövanşist-tepkisel anlayışın bir uzantısı ve siyasal alanı
özellikle ikilikler etrafında kurmaya çalışan siyasal proje ve
pratiklerin doğrudan bir yansıması.
FİRUZ KUTAL
Bu tür bir paronayak-rovanşist-tepkisel tutum, liberalinden
İslamcısına, ulusalcısından muhafazakârına son dönemde bütün aktörlerin
siyaseti okuma ve eylem tarzlarını üst belirleyen bir
meta-yapılandırıcıya dönüşmüş gibi. Böyle şekillenen siyasetin
kaçınılmaz sonuçlarından biri, kendini doğrudan devletin karakterinde
gösteriyor. Son otuz yılın özeti, yurttaşlarına eşit mesafede
konumlanan, gayri-şahsi bir otoriteyi cisimleştirmesi beklenen ve fakat
hiçbir zaman bu yönde gelişmeyen bir devletin, Türkiye’de tamamıyla bir
rövanş alma ve kaynakları ilk elden dağıtım aracına dönüşmesi oldu.
Türkiye’de devlet, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar kişisel iktidar
ve tabiiyet ilişkileri tarafından belirlenmiş, yurttaşını bizden
olanlar ve olmayanlar (devletini sevenler ve sevmeyenler/Türk-İslam
sentezini benimseyenler ve benimsemeyenler) olarak ayıran ve daha kötüsü
adaletten eğitim politikalarına bütün kararlarını buna göre
biçimlendiren bir hal almış durumda. Bu tür bir devlet yapılanmasının,
yurttaşlarının etnik, dinsel, yöresel kökenlerine belirli bir mesafede
durarak, bir çözüm/mutabakat alanı olarak işleyen bir liberal hukuk
devleti özelliği kazanması hem Türkiye’de siyasal alanın biçimlenişine
hem de sermaye birikim süreçlerinde devletin oynadığı özgül role
yakından baktığımızda açıkçası olanaksız görünüyor. Hemen belirtmek
gerekiyor ki, devletin aldığı biçimin neo-liberal politikalarla
birleşmesinin en önemli sonuçlarından biri de kendini yurttaşlık ve
haklar alanında gösterdi. Kendi çıkarına işleyen her tür rantı
kovalayan, devleti kısa süreli amaçları açısından bir araç olarak gören
ve çıkarı olan her şeyi hakkı olarak addeden pragmatist bir tutumun da,
haklar ve devlet eliyle bölüşüm politikaları söz konusu olduğunda son on
yılda meşru hale geldiğini ve yurttaşlık alanını önemli ölçüde
daralttığını görüyoruz. Temel hakları çıkarlara indirgeyen ve sürekli
olarak kendi yaşam tarzının/çıkarının genelleşmesi üzerinden
sivil-siyasal hakları kurmaya çalışan bu duruş, aslında bir yurttaşlık
alanının oluşmasını kendi varlık koşullarının devamı açısından pek de
istemiyor ve ona her yoldan ayak diriyor.
Gezi parkı direnişi, haklara ilişkin olarak hem söz konusu tutum
alışları hem de devletin yukarıda bahsettiğimiz karakterini hepimiz için
bir kez daha gözler önüne serdi. Liberal hukuk devletinin, modern
siyaset kuramı içerisinde zaten eleştirisi yapılmış olan ve bir tür
olağanüstü hal mantığı tarafından biçimlendirildiği söylenen
ilkelerinin, Türkiye’de hiç yerleşmediğini bize tekrar ve tekrar ilan
etti. Benjamin’den Agamben’e pek çok düşünürün altını çizdiği gibi,
kurucu ve koruyucu şiddet (polis şiddeti) arasındaki ayrımın ortadan
kalktığı ve koruyucu şiddetin düzen kurucu hale geldiği her durumun,
mevcut olağanüstü hal mantığının şiddetinin artmasına yola açtığı gibi,
aslında en çok da devletin meşruiyetinin altını oyduğunu bize bir kez
daha canlı bir biçimde gösterdi. Daha önemlisi, kendisini etnik ve
dinsel bir cemaat inşasına dayandırmış, rövanşist duygulara dayalı hınç
ve hırsı neo-liberal tüketim ve zenginleşme arzusuyla buluşturan,
bununla beraber devletin ve sivil toplumun her alanını nüfuz edilmesi
gereken bir mevzi olarak gören muhafazakar-hegemonik projenin, haklar,
doğa, adalet ve belki de en önemlisi vicdan söz konusu olduğunda
sınırlarını ortaya koydu. Fakat Gezi Parkı direnişi sadece mevcut
hegemonik projenin değil, kendini onun karşıtı olarak ortaya koyma
gayretinde olan hareket ve partilerin de sınırlılıklarını gözler önüne
serdi. Sosyalist partiler, CHP ve bilimum sol hareketin, bu tür bir
sivil oluşuma moral entelektüel önderlik yapma kapasitesinin olmadığı da
ortaya çıktı. Fakat solun önemli bir kısmının bu sınırlılığa
hapsolmayıp var olan hareketin bir parçası olma yolunda mücadele
ettiğini, kendi sınırlılıklarına dair dersler çıkardığını ve hareketin
sivil karakteriyle buluşmaya çalıştığını söylememek, sokaklarda hak
mücadelesi verenlere haksızlık olacaktır. Gezi parkı direnişi yukarıda
değindiğim gelişmelerin ve Türkiye’de siyasal alanın dönüşebileceğine
dair önemli bir potansiyeller dizgesini açığa vurmuştur. Onu bir
kazanma/kaybetme ikiliği içerisinde anlamlandıramayacağımız gibi, böyle
okumaya çalışmak ve onun bu şekilde parçası olmak, sivil ha(l)k
hareketlerinin niçin/nasıl yenilmeyeceğini de anlamamak olacaktır.
II-) Hak hareketleri, yeni siyasal öznellik biçimleri ve Gezi
Her şeyden önce belirtmek gerekiyor ki gezi direnişiyle başlayan
süreç Türkiye’de yeni siyasal özneleşme biçimlerinin önünü açmıştır. Bu
siyasallaşma biçimleri hak hareketlerinin harekete geçirdiği özneleşme
biçimleri ile güçlü bir yakınlık taşıyor. Hangi anlamda? Hak
hareketleri, siyasal mücadeleyi, kültür, etnisite veya din üzerine
kurulmuş sabit öznellikler etrafında inşa etmeyerek, günümüz siyasetinin
iki temel hatasından kaçınırlar: öznelerin yüceltilmesine dayalı
özcülük ve reaktiflik. Hak hareketleri eşitliği aksiyomatikleştirerek,
problemleri eşitliğe dayalı haklar etrafında ele almayı olanaklı kılacak
aksiyomlar üreterek, sabit öznelerin doğrudan güç mücadelesine dayalı
konumlar savaşını bertaraf ederler. Siyasal çatışmayı sabit özneler
arasında değil, yeni hak talepleriyle eklemlenilebilinmesi olanaklı
olan, açık uçlu konumlar arasında kurarlar. Bununla beraber sivil bir
karakter arz ederek, tanınma doğrultusunda çıkardıkları çağrının
muhatabı olarak devleti değil, haklara dayalı bir mutabakat kurmayı amaç
edinen toplumu alırlar. Üçüncü olarak, haklardan hareketle vaatlerle
gerçeklik arasında yer alan, yazılı metinlerden kamu politikası
uygulamalarına kadar, pek çok pratik, uygulama ve yazılı metin
içerisinde açığa çıkan eşitlik taahhüdü ve eşitsizlik arasındaki
gerilimi radikalleştirirler. Bu anlamda basitçe haklara inanmış
toplumsal kesimlere değil, asıl hâkim ideoloji tarafından tabiiyet
altına alınmış toplumsal kesimlere çağrı çıkarırılar. Bu bağlamda, bu
tür hareketler hak arama hareketinin parçası olan özneleri, iktidarı ele
geçirme gibi doğrudan sonuçlardan çok, süreçlere odaklayarak
öz-düşünümsel ve kendi pozisyonunu gözden geçirebilen bir tutuma sevk
ederler. Sivil hak hareketinin taşıyıcısı olan öznelerin
öz-düşünümselliği ve eleştirelliği ölçüsünde hiyerarşik ikilikler kuran
yapılardan uzak ve diğer hak talepleriyle ilişki ve eşdeğerlik
kurabilen, zengin-çoğulcu talepler zincirini inşa edebildiği ölçüde de
genişlemeci ve demokratik bir nitelik arz ettiğini söyleyebiliriz. Bu
niteliği, sivil-siyasal hak hareketlerinin klasik siyaset oyununun
dışında konumlanarak sembolleri yeniden kurabilmesini, çökelmiş ve
tortulaşmış olan siyasal konumları çözebilmesini, siyasal alanı dinamik
bir biçimde yapılandırabilmesini sağlar. Her şeyden önce basitçe devlet
odaklı olmaması, bu tür hareketlerin belirli bir devlet aklını tahkim
eden öznelerin ve partilerin ötesinde yer almasını ve devlet aklına ve
bu aklı destekleyen aktörlere dışarıdan bir basınç uygulayabilmesini
olanaklı kılacaktır. Böylece, siyasal alanın parçası haline gelecek
sorunlar dizisini genişletir ve birbiriyle ilişkilendirirken,
evrenselleştirilebilir konumlara dayanan yeni siyasal aktörlerin de
oluşumunun önünü açarlar. Son olarak, hak hareketleri reaksiyoner,
rövanşist, olumsuz duygulanım ve özdeşleşmeleri hayata geçiren
hareketler olmanın ötesinde, müşterek alanların kuruluşuna yönelen,
eşitlik ve özgürlük gibi ilkeler etrafında olumlu eylem biçimlerini
destekleyen, kendi örgütlülüğünü de bu doğrultuda geliştirmeye çalışan
hareketlerdir.
Gezi direnişi yukarıda temel hatlarını verdiğimiz hak
hareketlerinin temel niteliklerini önemli ölçüde üretmiş ve kendi özgül
tarihsel bağlamı içerisinde buna yönelik pek çok işaret sergilemiştir.
Uzun süredir ilke defa etnik, dinsel ve dar anlamda sınıfsal siyasal
özneleşme biçimlerinin dışında güçlü bir toplumsal hareket ile karşı
karşıyayız. Gezi direnişi ile başlayan sürecin Türkiye’de mevcut hak,
tanınma ve özgürlük talepleri arasında eşdeğerlikler kurabilen bir sivil
ha(l)k hareketine dönüşmesi, her ikisi de son derece devletçi ve
otoriter olan militer-devletçi konum ile otoriter sağcılığın ötesine
geçme olanağını da doğurdu. Siyasal alanı bu ikilik etrafında
yapılandırmaya çalışan tavra karşı, yeni ve eşitlikçi olduğu kadar
özgürlükçü ve sivil olan bir konumu açmak her zamankinden daha mümkün.
Bunun için sadece hayata geçirilen olumlu enerjinin ötesine geçerek,
negatif ve pozitif gibi ikilikler içerisine hapsedilmiş olan özgürlük
kavrayışımızı da derinleştirilmemiz gerekiyor. Bu özgürlük anlayışının,
cinsiyet eşitliği talep eden ve alanlarda hareketin taşıyıcısı olan
kadın hareketi ve lgbt bireylerin, tanınma ve yurttaşlık mücadelesi
veren Alevilerin ve Kürtlerin, yaşam tarzlarına müdahaleye karşı çıkan
orta sınıfların ve giderek yoksullaştırılarak borç sarmalına sokulan
yoksulların taleplerini, sivil, siyasal ve sosyal haklar dili
aracılığıyla içerebilmesi gerekli. Doğadaki tüm canlıların yaşam hakkını
savunmamızı olanaklı kılacak ve sosyal-siyasal-sivil haklar arasında
güçlü sentezler oluşturabilecek bir özgürlük kavrayışı ile özgürlükçü
bir konumu, kendi demokratik dili ve alanları ile birlikte hep birlikte
inşa edebilmemiz için imkansız olduğu düşünülen şeyin üzerine cesaretle
yürümeliyiz. Çünkü özgürlükçü arzular söz konusu olduğunda devlet ve
muhafazakar tabiiyet biçimleri açısından temel sorun, bu arzuların
imkansız olması değil, tıpkı Gezi Parkı’nda olduğu gibi, eşitlik talep
eden ve tabiiyet ilişkilerini reddeden özneler tarafından
sahiplenildiğinde son derece gerçek olmasıdır. Şu an, dik bir dağın
yamacına eşitlik ve özgürlük için yağan kar taneleri gibiyiz. Hangimizin
sözü, eylemi, duruşu veya gaz bombasından etkilenen kardeşine uzattığı
eli, 1980 askeri darbesinden Gazi Mahallesi’ne, Uludere’den Gezi
Parkı’na yaşadığımız onca adaletsizliğin ve vicdansızlığın üzerini
örterek her tarafı beyaza kesecek çığı başlatacak bilmiyoruz. Ne güzel,
ne umutlu! O halde özgürlüğün çoşkusu ve arzusuyla, süzülerek, rüzgârla
dans ederek, boyun eğmeyerek, nefrete, tepkiselliğe, sömürüye,
cinsiyetçiliğe, elitizme ve otoriterliğe inat, yaşamı savunmak için, Avanti!
Saturday, July 6, 2013
1915 Soykırımının Vahşeti Evinde Ermeni Çocuğu Olanlar, Hıristiyan Çocuğu Olanlar Muhtara Teslim Etsinler!
Şirin,
Almanya'da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim'in kızı
olarak biliyordu. Annesinin ve babasının Ermeni olduğunu, kendilerine
"Bizimkiler" dendiğini, 12 yaşında tesadüfen öğrendi. Çok üzüldü.
Saçlarına aklar düştü.
Kimliği unutturulmuş, kişiliği parçalanmış Şirin'in kendini ve kültürel kimliğini arayışının öyküsü, bizi Köln'den Adıyaman Kâhta'ya, doksan yıl öncesinden günümüze sürükler ve "Bizimkiler"le tanıştırır. "Bizimkiler" 1915 faciasından kurtulduktan sonra zorla Müslümanlaşan; görünürde Müslüman, aslında Hıristiyan olarak Anadolu'da yaşamak zorunda kalan Ermenilerdir. Baskı altında tutulmuş, kimlikleri inkâr edilmiş bu insanlardan birçoğu olağanüstü bir çaba ile kendini yetiştirmiş; çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, mesleki ve sanatsal becerileriyle toplum hayatında kendilerine yeniden yaşama alanı yaratmışlardır. Onlar büyük bir yangının küllerinde açan yediveren gülleri; kayaların bağrında kendilerine yaşama alanı yaratan ulu ağaçlar gibidir.
İsmini Türkçe "Sarı Gelin", Ermenice "Sari Gyalin" türküsünden alan bu kitapta, Adıyamanlı "Bizimkiler"in gerçek hayatlarından manzaralar ve insan halleri kaleme alınmıştır.
"Emanet Çeyiz: Mübadele İnsanları" ve "Seninle Güler Yüreğim" adlı romanların yazarı Kemal Yalçın'ın bu kitabı ilk kez 2004 yılında Almanya'da yayınlanmıştı.
Kitaptan Pasajlar Şirin'in annesi ne zaman, nasıl öğrenmişti Ermeni olduğunu...
"Ermeni’yiz" desek, Ermeni değiliz; "Müslüman’ız" desek Müslüman değiliz! Biz, işte bu kaderin insanlarıyız. Unutturmuşlar anadilimizi. Kürtlerin içinde yaşaya yaşaya Kürtleşmişiz. Anadilimiz Kürtçe olmuş. Dilimiz Kürt, özümüz başka. Türkçe konuşuruz, Türk değiliz. Türkler bize Kürt der; biz kendimize Kürt demeyiz. Biz biliriz birbirimizi... Biz kendimize "Bizimkiler" deriz. Özümüz, soyumuz, kökümüz Ermeni, dilimiz Kürt, dinimiz Müslüman... İnsan istemeden ne kadar Müslüman olursa, işte o kadar Müslüman’ız.
Ben yedi yaşındayken öğrendim Ermeni olduğumu.
İlkokula giderken, her gün and içerdik. "Türküm, doğruyum, çalışkanım!" diye. Evimizde Kürtçe konuşulurdu. Evde kendimi Kürt bilirdim. Okula başlar başlamaz, Türk olduğumu duydum. Evde Kürt, okulda Türk büyürken bir gün aslımızın Ermeni olduğunu öğreniverdim.
Komşumuzun kızı Fatma ile birlikte oynardık. Bir gün evimizin önünde karıncaları öldürüyorduk.
"Gel şu kırmızı karıncaları öldürelim. Bunlar gâvur karıncaları. Siyahları bırakalım. Onlar Müslüman karıncaları!" dedi Fatma.
Karıncaların "gâvur", "Müslüman" diye ayrıldıklarını ilk duyuyordum. Şaşırdım:
"'Gâvur' ne demek?" dedim.
"E siz de gâvursunuz ya! Kırmızılar sizin, siyahlar bizim karıncalarımız! Müslüman karıncalar gâvurları öldürecek!"
Anlamadım ama canım sıkıldı. Karıncaları öldürmek istemedim. Oyunu bırakıp, hiçbir şey demeden Fatma'nın yanından ayrıldım.
(s. 59-60)
Şirin'in Hazırladığı Mezar
Adıyaman'a tatile gitmişlerdi. İlkokula henüz başlamamıştı.
Şirin'e göstermeden bir kaz kestiler, akşama yemek için. Yemeğini yedikten sonra Şirin'in haberi oldu. Bilse kestirmez, kesilmiş olsa bile etini yemezdi.
Ertesi gün sabahleyin, avluda oynarken, kazın kesik başını gördü. Annesine gitti.
- Anne kazın kesik başına bir mezar yapalım! dedi.
Sultan Hanım:
- Git kızım, şimdi benim işim var. Sen istediğin yeri kaz, istediğin gibi göm; istediğin gibi mezar yap! Diyerek Şirin'i başından uzaklaştırdı.
Bir zaman sonra Şirin geri geldi:
- Anne, dedi, gel bak ben kazı gömdüm. Bir mezar yaptım!
Evde bulunanlar gülüştürler.
- Hele Şirin'in yaptığı kaz mezarına bakalım! Dediler.
Şirin bir mezar yapmış. Başına da tahtadan bir haç dikmişti. Görenler gülüyordu:
- Tu tu tu! Çocuk aslını biliyormuş, aslını.
- Şükür! Bin kere şükür! Şirin aslını biliyor, aslını!
- İnsanın kanı çeker aslına! Bakın Şirin'in kanı da aslına çekmiş!
- Maşallah! Bin bir kere maşallah! Kanı aslına çekmiş!
Şirin, kaz mezarının başına haç dikti diye herkesin sevinmesini pek anlayamamıştı. Aslında Şirin, Almanya'da hiç Müslüman mezarı görmemişti o güne kadar. Okula giderken gördüğü mezarların başındaki haçları biliyordu sadece. Ama çok sonraları, bu haç dikme olayının "Bizimkiler"i neden bu kadar sevindirdiğini anlayacaktı. Şirin farkına varmadan, Adıyamanlı "Bizimkiler"in içlerindeki özlemi gerçekleştirmişti.
(s. 68-69)
Şirin'in Dayısının Cenazesi
Şirin'in dayısı, ölünce amcaları, akrabaları derin derin düşünmeye başladı. Cenazeyi nasıl kaldıracaklardı? Müslüman usulüne göre yapsalar, imam ölüyü yıkarken sünnetsiz olduğunu görür ve yıllardır gizledikleri sırlarını anlardı. Oldum olası "Elhamdülillah Müslüman’ız!" diyen "Bizimkiler"in gerçekte Hıristiyan olduklarını herkese duyururdu.
Ne yapacaklardı?
Cenaze odanın ortasında yatıyordu.
Hayır! Gerçek kimliklerini, esas inançlarını komşuları bilmemeliydi. Gerçekler acıydı ama ölenle ölünmüyordu. Kalanlar, Müslümanların içinde, Adıyaman'da yaşamaya devam edeceklerdi. Çözümü zor dile getirdiler:
Cenaze, gece gizlice götürüp mezarlığın kıyısına gömülecekti...
Yakın akrabalardan beş erkek bu işi yaptı.
(s. 76)
Çarşafın Altında Boyunlarına Haç Takanlar
"Bizimkiler"den bazı akrabaları beş vakit namaz kılmaya başlamıştı.
Adıyaman'da "Bizimkiler"in namaz kılmalarının nedeni korku, güvensizlikti.
- Ne yapalım yengem? Hıristiyanlıktan Hıristiyanlık mı kaldı? Hazreti İsa'ya saygımız, inancımız sonsuz. Ama ibadetimizi yapacak, doğan çocuğumuzu vaftiz edecek bir kilisemiz mi kaldı? Kiliselerin temellerini bile söküp yok ettiler. Geçmişi hatırlatacak bir iz bile bırakmıyorlar. Adıyaman'da kala kala bir Süryani kilisesi kaldı. Haydi gidebilirsen git! Ertesi gün başına gelmedik kalmaz. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz. Allah görüp biliyor içimizi dışımızı. Ne yapalım?
"Bizimkiler"den bazı kadınlar ise siyah çarşaf örtünmeye başlamıştı. Sebebini sorduğunda, "Ne yapalım Şirin, Daciklerin gözü üstümüzde" cevabını alıyordu.
Bazı kadınlar ise, çarşafların altında boyunlarına haç takıyordu. Hıristiyanlık geleneklerini, kimseye göstermemeye çalışarak sürdürüyorlardı. Paskalya Yortusu geldiğinde yumurtalar boyanıyordu.
(s. 95)
Adıyamanlı Hripsime, Annesini Anlatıyor:
Annem sevkiyatta üç yaşındaymış. Kafile giderken bir Kürt annemi almış. Bebek isminde bir Kürt köyüne götürmüşler. Anneme bu Kürt aile yedi sene bakmış. Büyütmüş.
Annemin annesi diğer Ermenilerle birlikte sevkiyata gitmiş. Ortalık düzelince, Adıyaman'a dönmüşler.
Bir yandan yer yurt edinmek, ekmek parası kazanmak için çalışırken; bir yandan da herkes yolda belde kaybolan; onun bunun el koyduğu kızını, kardeşini, karısını, oğlunu, gelinini aramaya başlamış. Annemin halası, sora sora, araya araya; yedi sene önce sevkiyata giderken bir Kürdün aldığı annemin Bebek Köyü'nde yaşadığını öğrenmiş. Hemen Bebek Köyü'ne varmış. Sora sora annemin kaldığı evi bulmuş.
Büyük halam, annemi geri istemiş. Fakat yedi yıldan beri anneme bakan köylü onu vermemiş: "Hayır vermem! Yedi seneden beri ben ona baktım. Büyüttüm. Ben onu oğluma alacağım!" demiş.
"Yedi senede yaptığın masrafını ödeyeyim. Gel sen kardeşimin kızını geri ver!" demiş. Köylü "Kesinlikle vermem!" diyerek büyük halamı evden kovmuş.
Günlerden bir gün, köylerde tellal bağırmaya başlamış:
"Duyduk duymadık demeyin! Evinde Ermeni çocuğu olanlar, Hıristiyan çocuğu olanlar muhtara teslim et.
aykiridogrular.com
Kimliği unutturulmuş, kişiliği parçalanmış Şirin'in kendini ve kültürel kimliğini arayışının öyküsü, bizi Köln'den Adıyaman Kâhta'ya, doksan yıl öncesinden günümüze sürükler ve "Bizimkiler"le tanıştırır. "Bizimkiler" 1915 faciasından kurtulduktan sonra zorla Müslümanlaşan; görünürde Müslüman, aslında Hıristiyan olarak Anadolu'da yaşamak zorunda kalan Ermenilerdir. Baskı altında tutulmuş, kimlikleri inkâr edilmiş bu insanlardan birçoğu olağanüstü bir çaba ile kendini yetiştirmiş; çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, mesleki ve sanatsal becerileriyle toplum hayatında kendilerine yeniden yaşama alanı yaratmışlardır. Onlar büyük bir yangının küllerinde açan yediveren gülleri; kayaların bağrında kendilerine yaşama alanı yaratan ulu ağaçlar gibidir.
İsmini Türkçe "Sarı Gelin", Ermenice "Sari Gyalin" türküsünden alan bu kitapta, Adıyamanlı "Bizimkiler"in gerçek hayatlarından manzaralar ve insan halleri kaleme alınmıştır.
"Emanet Çeyiz: Mübadele İnsanları" ve "Seninle Güler Yüreğim" adlı romanların yazarı Kemal Yalçın'ın bu kitabı ilk kez 2004 yılında Almanya'da yayınlanmıştı.
Kitaptan Pasajlar Şirin'in annesi ne zaman, nasıl öğrenmişti Ermeni olduğunu...
"Ermeni’yiz" desek, Ermeni değiliz; "Müslüman’ız" desek Müslüman değiliz! Biz, işte bu kaderin insanlarıyız. Unutturmuşlar anadilimizi. Kürtlerin içinde yaşaya yaşaya Kürtleşmişiz. Anadilimiz Kürtçe olmuş. Dilimiz Kürt, özümüz başka. Türkçe konuşuruz, Türk değiliz. Türkler bize Kürt der; biz kendimize Kürt demeyiz. Biz biliriz birbirimizi... Biz kendimize "Bizimkiler" deriz. Özümüz, soyumuz, kökümüz Ermeni, dilimiz Kürt, dinimiz Müslüman... İnsan istemeden ne kadar Müslüman olursa, işte o kadar Müslüman’ız.
Ben yedi yaşındayken öğrendim Ermeni olduğumu.
İlkokula giderken, her gün and içerdik. "Türküm, doğruyum, çalışkanım!" diye. Evimizde Kürtçe konuşulurdu. Evde kendimi Kürt bilirdim. Okula başlar başlamaz, Türk olduğumu duydum. Evde Kürt, okulda Türk büyürken bir gün aslımızın Ermeni olduğunu öğreniverdim.
Komşumuzun kızı Fatma ile birlikte oynardık. Bir gün evimizin önünde karıncaları öldürüyorduk.
"Gel şu kırmızı karıncaları öldürelim. Bunlar gâvur karıncaları. Siyahları bırakalım. Onlar Müslüman karıncaları!" dedi Fatma.
Karıncaların "gâvur", "Müslüman" diye ayrıldıklarını ilk duyuyordum. Şaşırdım:
"'Gâvur' ne demek?" dedim.
"E siz de gâvursunuz ya! Kırmızılar sizin, siyahlar bizim karıncalarımız! Müslüman karıncalar gâvurları öldürecek!"
Anlamadım ama canım sıkıldı. Karıncaları öldürmek istemedim. Oyunu bırakıp, hiçbir şey demeden Fatma'nın yanından ayrıldım.
(s. 59-60)
Şirin'in Hazırladığı Mezar
Adıyaman'a tatile gitmişlerdi. İlkokula henüz başlamamıştı.
Şirin'e göstermeden bir kaz kestiler, akşama yemek için. Yemeğini yedikten sonra Şirin'in haberi oldu. Bilse kestirmez, kesilmiş olsa bile etini yemezdi.
Ertesi gün sabahleyin, avluda oynarken, kazın kesik başını gördü. Annesine gitti.
- Anne kazın kesik başına bir mezar yapalım! dedi.
Sultan Hanım:
- Git kızım, şimdi benim işim var. Sen istediğin yeri kaz, istediğin gibi göm; istediğin gibi mezar yap! Diyerek Şirin'i başından uzaklaştırdı.
Bir zaman sonra Şirin geri geldi:
- Anne, dedi, gel bak ben kazı gömdüm. Bir mezar yaptım!
Evde bulunanlar gülüştürler.
- Hele Şirin'in yaptığı kaz mezarına bakalım! Dediler.
Şirin bir mezar yapmış. Başına da tahtadan bir haç dikmişti. Görenler gülüyordu:
- Tu tu tu! Çocuk aslını biliyormuş, aslını.
- Şükür! Bin kere şükür! Şirin aslını biliyor, aslını!
- İnsanın kanı çeker aslına! Bakın Şirin'in kanı da aslına çekmiş!
- Maşallah! Bin bir kere maşallah! Kanı aslına çekmiş!
Şirin, kaz mezarının başına haç dikti diye herkesin sevinmesini pek anlayamamıştı. Aslında Şirin, Almanya'da hiç Müslüman mezarı görmemişti o güne kadar. Okula giderken gördüğü mezarların başındaki haçları biliyordu sadece. Ama çok sonraları, bu haç dikme olayının "Bizimkiler"i neden bu kadar sevindirdiğini anlayacaktı. Şirin farkına varmadan, Adıyamanlı "Bizimkiler"in içlerindeki özlemi gerçekleştirmişti.
(s. 68-69)
Şirin'in Dayısının Cenazesi
Şirin'in dayısı, ölünce amcaları, akrabaları derin derin düşünmeye başladı. Cenazeyi nasıl kaldıracaklardı? Müslüman usulüne göre yapsalar, imam ölüyü yıkarken sünnetsiz olduğunu görür ve yıllardır gizledikleri sırlarını anlardı. Oldum olası "Elhamdülillah Müslüman’ız!" diyen "Bizimkiler"in gerçekte Hıristiyan olduklarını herkese duyururdu.
Ne yapacaklardı?
Cenaze odanın ortasında yatıyordu.
Hayır! Gerçek kimliklerini, esas inançlarını komşuları bilmemeliydi. Gerçekler acıydı ama ölenle ölünmüyordu. Kalanlar, Müslümanların içinde, Adıyaman'da yaşamaya devam edeceklerdi. Çözümü zor dile getirdiler:
Cenaze, gece gizlice götürüp mezarlığın kıyısına gömülecekti...
Yakın akrabalardan beş erkek bu işi yaptı.
(s. 76)
Çarşafın Altında Boyunlarına Haç Takanlar
"Bizimkiler"den bazı akrabaları beş vakit namaz kılmaya başlamıştı.
Adıyaman'da "Bizimkiler"in namaz kılmalarının nedeni korku, güvensizlikti.
- Ne yapalım yengem? Hıristiyanlıktan Hıristiyanlık mı kaldı? Hazreti İsa'ya saygımız, inancımız sonsuz. Ama ibadetimizi yapacak, doğan çocuğumuzu vaftiz edecek bir kilisemiz mi kaldı? Kiliselerin temellerini bile söküp yok ettiler. Geçmişi hatırlatacak bir iz bile bırakmıyorlar. Adıyaman'da kala kala bir Süryani kilisesi kaldı. Haydi gidebilirsen git! Ertesi gün başına gelmedik kalmaz. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz. Allah görüp biliyor içimizi dışımızı. Ne yapalım?
"Bizimkiler"den bazı kadınlar ise siyah çarşaf örtünmeye başlamıştı. Sebebini sorduğunda, "Ne yapalım Şirin, Daciklerin gözü üstümüzde" cevabını alıyordu.
Bazı kadınlar ise, çarşafların altında boyunlarına haç takıyordu. Hıristiyanlık geleneklerini, kimseye göstermemeye çalışarak sürdürüyorlardı. Paskalya Yortusu geldiğinde yumurtalar boyanıyordu.
(s. 95)
Adıyamanlı Hripsime, Annesini Anlatıyor:
Annem sevkiyatta üç yaşındaymış. Kafile giderken bir Kürt annemi almış. Bebek isminde bir Kürt köyüne götürmüşler. Anneme bu Kürt aile yedi sene bakmış. Büyütmüş.
Annemin annesi diğer Ermenilerle birlikte sevkiyata gitmiş. Ortalık düzelince, Adıyaman'a dönmüşler.
Bir yandan yer yurt edinmek, ekmek parası kazanmak için çalışırken; bir yandan da herkes yolda belde kaybolan; onun bunun el koyduğu kızını, kardeşini, karısını, oğlunu, gelinini aramaya başlamış. Annemin halası, sora sora, araya araya; yedi sene önce sevkiyata giderken bir Kürdün aldığı annemin Bebek Köyü'nde yaşadığını öğrenmiş. Hemen Bebek Köyü'ne varmış. Sora sora annemin kaldığı evi bulmuş.
Büyük halam, annemi geri istemiş. Fakat yedi yıldan beri anneme bakan köylü onu vermemiş: "Hayır vermem! Yedi seneden beri ben ona baktım. Büyüttüm. Ben onu oğluma alacağım!" demiş.
"Yedi senede yaptığın masrafını ödeyeyim. Gel sen kardeşimin kızını geri ver!" demiş. Köylü "Kesinlikle vermem!" diyerek büyük halamı evden kovmuş.
Günlerden bir gün, köylerde tellal bağırmaya başlamış:
"Duyduk duymadık demeyin! Evinde Ermeni çocuğu olanlar, Hıristiyan çocuğu olanlar muhtara teslim et.
Friday, July 5, 2013
Stalin'in 2013 atağı ve güçlü liderlere tapan toplumlar
"Parti Merkez Komitesi, SSCB Bakanlar Kurulu ve Yüksek Sovyet (parlamento) Prezidyumu, Bakanlar Kurulu Başkanı ve SBKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Josef Stalin'in (İosif Vissariyonoviç Çugaşvili) ağır bir hastalık sonucunda, 5 Mart 1953 akşamı, saat 21.55'te öldüğünü derin bir üzüntüyle bildirir."
60 yıl önce, bu duyuru ile bütün dünya, Yirminci Yüzyıl'ın en büyük diktatörlerinden birinin artık yaşamadığını öğreniyordu. Aşağı yukarı 30 yıl süren bu diktatörlük dönemine, sadece iç savaş ve İkinci Dünya Savaşı değil, baskıcı politikalar, kitlesel devlet terörü, bazı halkların yaşadıkları yerlerden kovulması, açlıktan ölen, sürgünlere gönderilen, uydurma mahkemelerle infaz edilen on milyonlarca insanın trajedisi de sığdı.
Stalin iktidarında tahminen 25 milyonu İkinci Dünya Savaşı'nda olmak üzere toplam olarak 50-60, hatta bazı tarihçilere göre 100 milyon civarında Sovyet yurttaşı öldürüldü. Yani son rakam ne olursa olsun, yaygın kanı, savaşta öldürülenlerden fazlasının devlet terörüne kurban gittiği yolunda.
Size çok korkunç da olsa, artık epeyce geçmişe karışmış görünen tarihsel konulardan bahsettiğimin farkındayım. Ne gereği var şimdi, değil mi? Onca yıl geçmiş aradan. Üstelik çok değil birazcık ararsanız, bu yazdıklarımı reddeden, hatta şiddetle yalanlayan, aslında Stalin'in ideal bir devlet yöneticisi olduğunu savunan birçok kişi bulabilirsiniz.
Tartışmaya değer mi şimdi?
Değmez mi dersiniz?..
* * *
Geçenlerde Rusya'da saygın bir araştırma kurumu olan VTsİOM'un düzenlediği bir anketin sonuçlarını okudum. Bu sözü pek sevmem, ama gerçekten de "sansasyon" denilebilir.
Anket sonuçları Rusya toplumunun yüzde 36'sının Stalin'in tarihsel rolüne olumlu yaklaştığını ortaya koymuş. Tersi görüşte olanlar yüzde 25, "fark etmezciler" de yüzde 30 civarında, gerisi de cevap ver(e)meyenler..
Yüzde 36!..
1990'da Stalin'i destekleyenlerin oranı yüzde 8'di. 2007'de ise yüzde 15...
Ne oluyor?
Onca tarihi sır açıklandı. Gizli anlaşmalar, Kremlin'in Hitler'le "dans" denemesi, Katyn katliamı, Gulag üzerine yazılanlar, Aleksandr Soljenitsin ve başka yazarların kitapları, daha 1984'te gösterilen Gürcü rejisör Tengiz Abuladze'nin Pişmanlık filmi ve daha niceleri, belgeseller, belgeler...
Bunca şeye karşın şimdi Rusya'da Stalinistlerin sayısı mı artıyor?
Sanmam.
Öyleyse?
Dünyadaki zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun belki de en derin olduğu ülke Rusya. Üstelik yıllardır iktidar sanki buna hiç aldırmıyor ve söz konusu uçurum giderek daha da derinleşiyor, her yıl Rus dolar milyarderlerinin gövde gösterisiyle uluslararası listeler sarsılıyor. 90'ların başında diktatörlüğe karşı "özgürlük" diye haykıranların önemli bölümü bugün çoktan "küpünü doldurmuş" durumda.

Bir de bitmez tükenmez sosyal çalkantılar, protesto mitinglerinde kavga gürültüler, eşcinsellerin başkaldırışı, kutsal kiliseye saldıran Pussy Riot üyesi kızlar... Ve kahrolası rüşvetçiler, bir türlü önü alınamayan yolsuzluklar... Koskoca - eski - Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov'un yıllardır çaldığı ve akrabalarıyla metreslerine yedirdiği paralar...
Stalin zamanında hiç mümkün olabilir miydi bütün bunlar!..
Böyle düşünenlerin hepsinin Stalinist ve Komünist Partisi üyesi ya da yandaşı olduğunu hiç sanmıyorum. Komünist olmayıp da "düzen ve disiplin isteyen" milyonlarca Rusya yurttaşı var bence.
Bunlar arasında bizzat tanıdıklarım var. Stalin'i sevdiklerini söyleyemem. Zaten onu kendileri için istemiyorlar; cezalandırmak istedikleri başkaları için istiyorlar...
* * *
Geçen hafta merkezi Rus kanallarından birinde geç saatte Stalin Bizimle adlı altı bölümlük bir film gösterildi. Stalin konusunda "dengeli" (?) bir tutum izlemeye çalışan devlet acaba "çaktırmadan" fikir mi değiştiriyor, diye düşünmemek elde değildi. Stalin çok zekiymiş, çok okurmuş, şiir de yazarmış, yabancı liderler ona hayranmış, bedava sağlık ve eğitim hizmetlerinin organizasyonundan tutun da uzay araştırmalarına ve Moskova Üniversitesi'yle başkent metrosunun temellerinin atılmasına kadar her yerde onun imzası varmış. (Yalan da değil hani!) Yılbaşı kutlamaları bile onun sayesinde gelenekleşmiş...

Stalin döneminde yaklaşık 900 bin kişi resmen kurşuna dizildi. Tatarlar, Çeçenler ve başkaları, milyonlarca insan sürgüne gönderildi. Bu konularda çıt yok!..
Stalingrad muharebesinin son yıldönümü ne kadar güçlü kutlanmıştı. Ve Volgograd'ın adı neredeyse yeniden Stalingrad olmak üzereydi. Geçenlerde Amerikalıların evlat edindikleri Rus çocuklarını öldürmelerini protesto ettiğini haykıran bir Duma üyesi, sözü nasıl olduysa bambaşka bir yere getirdi ve Moskova'da bir sokağın adının "Stalingrad Sokağı" olması gerektiğini savunarak epeyce alkış aldı...
Düşünüyorum da, ilginç... Benim hatırladığım kadarıyla, asıl ideolojik önder Vladimir Lenin'di ve Stalin de onun devamcısı ve "en iyi Leninist" idi. Ama şimdi... Lenin çok gölgede kaldı. (Anketlere göre, Rusya'da 1989'dan 2012'ye kadar popüler liderler sıralamasında Lenin'e verilen destek yüzde 72'den 37'ye düştü.) Stalin ise şahlanıyor. Adı televizyon programlarda, yarışmalarda, gazetelerde, kitaplarda...
Neden acaba?
Belki de bir siyaset bilimcinin de dediği gibi, Stalin "tam da Rusların idealindeki lider tipi." Yani "sert yönetici, demir yumruk; halkı kendi kaderiyle ilgili sorumluluktan tümüyle 'kurtaran', her şeye tek başına karar veren ve ne pahasına olursa olsun uygulayan, uygulatan bir diktatör"...
Parti tümüyle lidere bağlı, kimseden farklı görüş çıkmıyor, en yakın yardımcıları bile ondan korkuyor; medya tümüyle onun emrinde, tek bir muhalif ses gelmiyor; yerel yönetimler de öyle; parlamento "kukla"; yargı o ne derse onu yapıyor; halk ona tapıyor...
O ne zaman kükrese herkes ya suspus oluyor, ya çılgınca alkışlıyor...
Kimsenin "liderden bağımsız bir vicdanı kalmamış durumda". Yalnızca ahlaki değerler değil, akıllar da ona tutsak...
Bu satırlar size bir şeyler hatırlatıyor mu?..
Bir şey daha hatırlayın o zaman: Yıl 2013!..
60 yıl önce, bu duyuru ile bütün dünya, Yirminci Yüzyıl'ın en büyük diktatörlerinden birinin artık yaşamadığını öğreniyordu. Aşağı yukarı 30 yıl süren bu diktatörlük dönemine, sadece iç savaş ve İkinci Dünya Savaşı değil, baskıcı politikalar, kitlesel devlet terörü, bazı halkların yaşadıkları yerlerden kovulması, açlıktan ölen, sürgünlere gönderilen, uydurma mahkemelerle infaz edilen on milyonlarca insanın trajedisi de sığdı.
Stalin iktidarında tahminen 25 milyonu İkinci Dünya Savaşı'nda olmak üzere toplam olarak 50-60, hatta bazı tarihçilere göre 100 milyon civarında Sovyet yurttaşı öldürüldü. Yani son rakam ne olursa olsun, yaygın kanı, savaşta öldürülenlerden fazlasının devlet terörüne kurban gittiği yolunda.
Size çok korkunç da olsa, artık epeyce geçmişe karışmış görünen tarihsel konulardan bahsettiğimin farkındayım. Ne gereği var şimdi, değil mi? Onca yıl geçmiş aradan. Üstelik çok değil birazcık ararsanız, bu yazdıklarımı reddeden, hatta şiddetle yalanlayan, aslında Stalin'in ideal bir devlet yöneticisi olduğunu savunan birçok kişi bulabilirsiniz.
Tartışmaya değer mi şimdi?
Değmez mi dersiniz?..
* * *
Geçenlerde Rusya'da saygın bir araştırma kurumu olan VTsİOM'un düzenlediği bir anketin sonuçlarını okudum. Bu sözü pek sevmem, ama gerçekten de "sansasyon" denilebilir.
Anket sonuçları Rusya toplumunun yüzde 36'sının Stalin'in tarihsel rolüne olumlu yaklaştığını ortaya koymuş. Tersi görüşte olanlar yüzde 25, "fark etmezciler" de yüzde 30 civarında, gerisi de cevap ver(e)meyenler..
Yüzde 36!..
1990'da Stalin'i destekleyenlerin oranı yüzde 8'di. 2007'de ise yüzde 15...
Ne oluyor?
Onca tarihi sır açıklandı. Gizli anlaşmalar, Kremlin'in Hitler'le "dans" denemesi, Katyn katliamı, Gulag üzerine yazılanlar, Aleksandr Soljenitsin ve başka yazarların kitapları, daha 1984'te gösterilen Gürcü rejisör Tengiz Abuladze'nin Pişmanlık filmi ve daha niceleri, belgeseller, belgeler...
Bunca şeye karşın şimdi Rusya'da Stalinistlerin sayısı mı artıyor?
Sanmam.
Öyleyse?
Dünyadaki zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun belki de en derin olduğu ülke Rusya. Üstelik yıllardır iktidar sanki buna hiç aldırmıyor ve söz konusu uçurum giderek daha da derinleşiyor, her yıl Rus dolar milyarderlerinin gövde gösterisiyle uluslararası listeler sarsılıyor. 90'ların başında diktatörlüğe karşı "özgürlük" diye haykıranların önemli bölümü bugün çoktan "küpünü doldurmuş" durumda.
Bir de bitmez tükenmez sosyal çalkantılar, protesto mitinglerinde kavga gürültüler, eşcinsellerin başkaldırışı, kutsal kiliseye saldıran Pussy Riot üyesi kızlar... Ve kahrolası rüşvetçiler, bir türlü önü alınamayan yolsuzluklar... Koskoca - eski - Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov'un yıllardır çaldığı ve akrabalarıyla metreslerine yedirdiği paralar...
Stalin zamanında hiç mümkün olabilir miydi bütün bunlar!..
Böyle düşünenlerin hepsinin Stalinist ve Komünist Partisi üyesi ya da yandaşı olduğunu hiç sanmıyorum. Komünist olmayıp da "düzen ve disiplin isteyen" milyonlarca Rusya yurttaşı var bence.
Bunlar arasında bizzat tanıdıklarım var. Stalin'i sevdiklerini söyleyemem. Zaten onu kendileri için istemiyorlar; cezalandırmak istedikleri başkaları için istiyorlar...
* * *
Geçen hafta merkezi Rus kanallarından birinde geç saatte Stalin Bizimle adlı altı bölümlük bir film gösterildi. Stalin konusunda "dengeli" (?) bir tutum izlemeye çalışan devlet acaba "çaktırmadan" fikir mi değiştiriyor, diye düşünmemek elde değildi. Stalin çok zekiymiş, çok okurmuş, şiir de yazarmış, yabancı liderler ona hayranmış, bedava sağlık ve eğitim hizmetlerinin organizasyonundan tutun da uzay araştırmalarına ve Moskova Üniversitesi'yle başkent metrosunun temellerinin atılmasına kadar her yerde onun imzası varmış. (Yalan da değil hani!) Yılbaşı kutlamaları bile onun sayesinde gelenekleşmiş...
Stalin döneminde yaklaşık 900 bin kişi resmen kurşuna dizildi. Tatarlar, Çeçenler ve başkaları, milyonlarca insan sürgüne gönderildi. Bu konularda çıt yok!..
Stalingrad muharebesinin son yıldönümü ne kadar güçlü kutlanmıştı. Ve Volgograd'ın adı neredeyse yeniden Stalingrad olmak üzereydi. Geçenlerde Amerikalıların evlat edindikleri Rus çocuklarını öldürmelerini protesto ettiğini haykıran bir Duma üyesi, sözü nasıl olduysa bambaşka bir yere getirdi ve Moskova'da bir sokağın adının "Stalingrad Sokağı" olması gerektiğini savunarak epeyce alkış aldı...
Düşünüyorum da, ilginç... Benim hatırladığım kadarıyla, asıl ideolojik önder Vladimir Lenin'di ve Stalin de onun devamcısı ve "en iyi Leninist" idi. Ama şimdi... Lenin çok gölgede kaldı. (Anketlere göre, Rusya'da 1989'dan 2012'ye kadar popüler liderler sıralamasında Lenin'e verilen destek yüzde 72'den 37'ye düştü.) Stalin ise şahlanıyor. Adı televizyon programlarda, yarışmalarda, gazetelerde, kitaplarda...
Neden acaba?
Belki de bir siyaset bilimcinin de dediği gibi, Stalin "tam da Rusların idealindeki lider tipi." Yani "sert yönetici, demir yumruk; halkı kendi kaderiyle ilgili sorumluluktan tümüyle 'kurtaran', her şeye tek başına karar veren ve ne pahasına olursa olsun uygulayan, uygulatan bir diktatör"...
Parti tümüyle lidere bağlı, kimseden farklı görüş çıkmıyor, en yakın yardımcıları bile ondan korkuyor; medya tümüyle onun emrinde, tek bir muhalif ses gelmiyor; yerel yönetimler de öyle; parlamento "kukla"; yargı o ne derse onu yapıyor; halk ona tapıyor...
O ne zaman kükrese herkes ya suspus oluyor, ya çılgınca alkışlıyor...
Kimsenin "liderden bağımsız bir vicdanı kalmamış durumda". Yalnızca ahlaki değerler değil, akıllar da ona tutsak...
Bu satırlar size bir şeyler hatırlatıyor mu?..
Bir şey daha hatırlayın o zaman: Yıl 2013!..
Sunday, June 30, 2013
2 Temmuz arifesinde umut tazelemek

- Bu ülkenin otuzu aşkın güzel, aydın insanını bir katliamda yitireli 20 yıl oldu. Bir yanda Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok, Hasret Gültekin gibi verimli sanat adamları, öbür yanda daha gençliklerini bile yaşayamamış gencecik fidanlar. Gövdesi, ruhu sakatlanarak o cehennemden çıkan arkadaşlarımızın durumu ayrı. Ülkemiz gibi her katliam denemesinin gelecek kuşakları sindirmek için denendiği coğrafyalar kimi zaman izleyenleri şaşırtır. Darbeler, katliamlar şiddet ne sözü, ne sazı ne halayı ne semahı ne incelemeyi azalttı. Ne de insanların gür aydınlık bakışını köreltebildi.Sennur Sezer
Bir “Aydınlık insanları yok etme denemesi yine yenildi” diyebiliriz/demeliyiz.
Bu coğrafya, belki bin yılların katliamlarını yaşamaktan her gününü bir müjdeye çevirmeyi başarıyor. Bir grup genç insan bir düş kuruyor. (Düş kurmak/görmek bir gençlik kanıtıdır): “Bizim bir evimiz var. Bir bahçenin kenarında sıcacık gülümseyen şirin bir ev. Bahçe çeşit çeşit meyve ağaçları ile süslenmiş, her türlü sebze yetişiyor. Bu evin sakinleri anne baba ayrı, öz kardeşler. Hiç bir kan bağları yok anlayacağınız. Onların akrabalıkları birbirlerine duydukları sevgiden geliyor yalnızca; birbirlerine gösterdikleri ilgi, yakınlık ve benzer kaderleri…”
Bu evin yazgıları birbirine benzer yaşayanları: yardıma muhtaç yaşlılar, korunmaya muhtaç kadınlar ve kimsesiz engelliler. Kimisinin oğulları ya da kızı cezaevinde, kimisini eşi terk etmiş. Birbirlerine destek olarak yemek, reçel, konserve yapıyor, bahçeyle uğraşıyor, hayvanlara bakıyorlar. “Bizim Ev bir bayram yeri gibi, cıvıl cıvıl. Çeşitli ülkelerden gönüllü gençler geliyor Bizim Ev’in toprağında çalışmak için.”
Aziz Nesin’in Çocuk Cenneti’ni hatırladınız değil mi? Bu proje de ona benziyor. Ama söz konusu olan çocuklar değil. Şu anda bu düşü kuranların mektubunu yeniden okuyorum. Yanlarında bir tek adam varmış: “Bu adam Eski Milletvekili Mahmut Alınak… Bize destek olmak için, birkaç yıl önce bıraktığı avukatlığa tekrar döndü. Avukatlıktan kazanacağı parayı tek kuruşuna dokunmadan Bizim Ev Projesi’ne verecek. Biz de bu parayı Bizim Ev projesi gerçekleşinceye kadar şimdilik cezaevlerindeki yoksul tutukluların ailelerine, ihtiyaçlı engellilere ve yaşlılara yollayacağız. Anlayacağınız Mahmut Alınak bundan böyle Bizim Ev için çalışacak. Hayal bu ya, biz önce İstanbul’da, sonra da başka kentlerde birer yeryüzü cenneti yaratmak istiyoruz. Başarabilirsek yardıma muhtaç yaşlılar, korunmaya muhtaç kadınlar ve kimsesiz engelliler Bizim Ev’in birer ferdi olacaklar. Bu en büyük idealimiz.”
Mektubun bundan sonrası Nâzım Hikmet’in “Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok” dizesini andırıyor: “ Sizden istediğimiz sadece moral destek. Saygılarımızla.”
Ben nedense Bizim Ev projesini hep 2 Temmuzla birleştiriyorum. Düş bu ya Sıvas’ta yakılan arkadaşlarımızın aileleri birer tuğla eklerler bizim eve. Bir Asım Bezirci kitaplığı ya da verandası, Metin Altıok kameriyesi, akşam çayında bir araya gelenler...
Bu düşü tam öğrenmek isteyenlere e-mail adresi: bizimev100@gmail.com.
Bu 2 Temmuza umutla girelim. Çünkü umudun dayanağı, kaynağı bu halkta, bu gençlikte.
Wednesday, June 26, 2013
US Slaves 1890
An 1890 Open Letter to Leopold II, King of the Belgians and Sovereign of the Independent State of Congo

George
Washington Williams, “An Open Letter to His Serene Majesty Leopold II,
King of the Belgians and Sovereign of the Independent State of Congo By
Colonel, The Honorable Geo. W. Williams, of the United States of
America,” 1890

His Serene Majesty Leopold II
Good and Great Friend,
I have the honour to submit for your
Majesty’s consideration some reflections respecting the Independent
State of Congo, based upon a careful study and inspection of the country
and character of the personal Government you have established upon the
African Continent.
It afforded me great pleasure to avail myself of the opportunity afforded me last year, of visiting your State in Africa; and how thoroughly I have been disenchanted, disappointed and disheartened, it is now my painful duty to make known to your Majesty in plain but respectful language. Every charge which I am about to bring against your Majesty’s personal Government in the Congo has been carefully investigated; a list of competent and veracious witnesses, documents, letters, official records and data has been faithfully prepared, which will be deposited with Her Britannic Majesty’s Secretary of State for Foreign Affairs, until such time as an International Commission can be created with power to send for persons and papers, to administer oaths, and attest the truth or falsity of these charges.
It afforded me great pleasure to avail myself of the opportunity afforded me last year, of visiting your State in Africa; and how thoroughly I have been disenchanted, disappointed and disheartened, it is now my painful duty to make known to your Majesty in plain but respectful language. Every charge which I am about to bring against your Majesty’s personal Government in the Congo has been carefully investigated; a list of competent and veracious witnesses, documents, letters, official records and data has been faithfully prepared, which will be deposited with Her Britannic Majesty’s Secretary of State for Foreign Affairs, until such time as an International Commission can be created with power to send for persons and papers, to administer oaths, and attest the truth or falsity of these charges.
There were instances in which Mr.
HENRY M. STANLEY sent one white man, with four or five Zanzibar
soldiers, to make treaties with native chiefs. The staple argument was
that the white man’s heart had grown sick of the wars and rumours of war
between one chief and another, between one village and another; that
the white man was at peace with his black brother, and desired to
“confederate all African tribes” for the general defense and public
welfare. All the sleight-of- hand tricks had been carefully rehearsed,
and he was now ready for his work. A number of electric batteries had
been purchased in London, and when attached to the arm under the coat,
communicated with a band of ribbon which passed over the palm of the
white brother’s hand, and when he gave the black brother a cordial grasp
of the hand the black brother was greatly surprised to find his white
brother so strong, that he nearly knocked him off his feet in giving him
the hand of fellowship. When the native inquired about the disparity of
strength between himself and his white brother, he was told that the
white man could pull up trees and perform the most prodigious feats of
strength. Next came the lens act. The white brother took from his pocket
a cigar, carelessly bit off the end, held up his glass to the sun and
complaisantly smoked his cigar to the great amazement and terror of his
black brother. The white man explained his intimate relation to the sun,
and declared that if he were to request him to burn up his black
brother’s village it would be done. The third act was the gun trick. The
white man took a percussion cap gun, tore the end of the paper which
held the powder to the bullet, and poured the powder and paper into the
gun, at the same time slipping the bullet into the sleeve of the left
arm. A cap was placed upon the nipple of the gun, and the black brother
was implored to step off ten yards and shoot at his white brother to
demonstrate his statement that he was a spirit, and, therefore, could
not be killed. After much begging the black brother aims the gun at his
white brother, pulls the trigger, the gun is discharged, the white man
stoops . . . and takes the bullet from his shoe!

Former Confederate Soldier Henry Morgan Stanley
By such means as these, too
silly and disgusting to mention, and a few boxes of gin, whole villages
have been signed away to your Majesty.
When I arrived in the
Congo, I naturally sought for the results of the brilliant programme:
“fostering care”, “benevolent enterprise”, an “honest and practical
effort” to increase the knowledge of the natives “and secure their
welfare”. 1 had never been able to conceive of Europeans, establishing a
government in a tropical country, without building a hospital; and yet
from the mouth of the Congo River to its head-waters, here at the
seventh cataract, a distance of 1,448 miles, there is not a solitary
hospital for Europeans, and only three sheds for sick Africans in the
service of the State, not fit to be occupied by a horse. Sick sailors
frequently die on board their vessels at Banana Point; and if it were
not for the humanity of the Dutch Trading Company at that place—who have
often opened their private hospital to the sick of other countries—many
more might die. There is not a single chaplain in the employ of your
Majesty’s Government to console the sick or bury the dead. Your white
men sicken and die in their quarters or on the caravan road, and seldom
have Christian burial. With few exceptions, the surgeons of your
Majesty’s Government have been gentlemen of professional ability,
devoted to duty, but usually left with few medical stores and no
quarters in which to treat their patients. The African soldiers and
labourers of your Majesty’s Government fare worse than the whites,
because they have poorer quarters, quite as bad as those of the natives;
and in the sheds, called hospitals, they languish upon a bed of bamboo
poles without blankets, pillows or any food different from that served
to them when well, rice and fish.
I was anxious to see to what extent
the natives had “adopted the fostering care” of your Majesty’s
“benevolent enterprise” (?), and I was doomed to bitter disappointment.
Instead of the natives of the Congo “adopting the fostering care” of
your Majesty’s Government, they everywhere complain that their land has
been taken from them by force; that the Government is cruel and
arbitrary, and declare that they neither love nor respect the Government
and its flag. Your Majesty’s Government has sequestered their land,
burned their towns, stolen their property, enslaved their women and
children, and committed other crimes too numerous to mention in detail.
It is natural that they everywhere shrink from “the fostering care” your
Majesty’s Government so eagerly proffers them.
There has been, to my absolute
knowledge, no “honest and practical effort made to increase their
knowledge and secure their welfare.” Your Majesty’s Government has never
spent one franc for educational purposes, nor instituted any practical
system of industrialism. Indeed the most unpractical measures have been
adopted against the natives in nearly every respect; and in the capital
of your Majesty’s Government at Boma there is not a native employed. The
labour system is radically unpractical; the soldiers and labourers of
your Majesty’s Government are very largely imported from Zanzibar at a
cost of £10 per capita, and from Sierra Leone, Liberia, Accra and Lagos
at from £1 to £1/10 per capita. These recruits are transported under
circumstances more cruel than cattle in European countries. They eat
their rice twice a day by the use of their fingers; they often thirst
for water when the season is dry; they are exposed to the heat and rain,
and sleep upon the damp and filthy decks of the vessels often so
closely crowded as to lie in human ordure. And, of course, many die.

Upon the arrival of the survivors in
the Congo they are set to work as labourers at one shilling a day; as
soldiers they are promised sixteen shillings per month, in English
money, but are usually paid off in cheap handkerchiefs and poisonous
gin. The cruel and unjust treatment to which these people are subjected
breaks the spirits of many of them, makes them distrust and despise your
Majesty’s Government. They are enemies, not patriots.

There are from sixty to seventy
officers of the Belgian army in the service of your Majesty’s Government
in the Congo of whom only about thirty are at their post; the other
half are in Belgium on furlough. These officers draw double pay—as
soldiers and as civilians. It is not my duty to criticise the unlawful
and unconstitutional use of these officers coming into the service of
this African State. Such criticism will come with more grace from some
Belgian statesman, who may remember that there is no constitutional or
organic relation subsisting between his Government and the purely
personal and absolute monarchy your Majesty has established in Africa.
But I take the liberty to say that many of these officers are too young
and inexperienced to be entrusted with the difficult work of dealing
with native races. They are ignorant of native character, lack wisdom,
justice, fortitude and patience. They have estranged the natives from
your Majesty’s Government, have sown the seed of discord between tribes
and villages, and some of them have stained the uniform of the Belgian
officer with murder, arson and robbery. Other officers have served the
State faithfully, and deserve well of their Royal Master.
From these general observations I wish now to pass to specific charges against your Majesty’s Government.

FIRST.—Your Majesty’s Government is
deficient in the moral military and financial strength, necessary to
govern a territory o 1,508,000 square miles, 7,251 miles of navigation,
and 31,694 square miles of lake surface. In the Lower Congo River there
is but One post, in the cataract region one. From Leopoldville to
N’Gombe, a distance of more than 300 miles, there is not a single
soldier or civilian. Not one out of every twenty State-officials know
the language of the natives, although they are constantly issuing laws,
difficult even for Europeans, and expect the natives to comprehend and
obey them. Cruelties of the most astounding character are practised by
the natives, such as burying slaves alive in the grave of a dead chief,
cutting off the heads of captured warriors in native combats, and no
effort is put forth by your Majesty’s Government to prevent them.
Between 800 and 1,000 slaves are sold to be eaten by the natives of the
Congo State annually; and slave raids, accomplished by the most cruel
and murderous agencies, are carried on within the territorial limits of
your Majesty’s Government which is impotent. There are only 2,300
soldiers in the Congo.
SECOND.—Your Majesty’s Government has
established nearly fifty posts, consisting of from two to eight
mercenary slave-soldiers from the East Coast. There is no white
commissioned officer at these posts; they are in charge of the black
Zanzibar soldiers, and the State expects them not only to sustain
themselves, but to raid enough to feed the garrisons where the white men
are stationed. These piratical, buccaneering posts compel the natives
to furnish them with fish, goats, fowls, and vegetables at the mouths of
their muskets; and whenever the natives refuse to feed these vampires,
they report to the main station and white officers come with an
expeditionary force and burn away the homes of the natives. These black
soldiers, many of whom are slaves, exercise the power of life and death.
They are ignorant and cruel, because they do not comprehend the
natives; they are imposed upon them by the State. They make no report as
to the number of robberies they commit, or the number of lives they
take; they are only required to subsist upon the natives and thus
relieve your Majesty’s Government of the cost of feeding them. They are
the greatest curse the country suffers now.
THIRD.—Your Majesty’s Government is
guilty of violating its contracts made with its soldiers, mechanics and
workmen, many of whom are subjects of other Governments. Their letters
never reach home.

FOURTH.—The Courts of your Majesty’s
Government are abortive, unjust, partial and delinquent. I have
personally witnessed and examined their clumsy operations. The laws
printed and circulated in Europe “for the Protection of the blacks” in
the Congo, are a dead letter and a fraud. T have heard an officer of the
Belgian Army pleading the cause of a white man of low degree who had
been guilty of beating and stabbing a black man, and urging race
distinctions and prejudices as good and sufficient reasons why his
client should be adjudged innocent. I know of prisoners remaining in
custody for six and ten months because they were not judged. T saw the
white servant of the Governor-General, CAMILLE JANSSEN, detected in
stealing a bottle of wine from a hotel table. A few hours later the
Procurer-General searched his room and found many more stolen bottles of
wine and other things, not the property of servants. No one can be
prosecuted in the State of Congo without an order of the
Governor-General, and as he refused to allow his servant to be arrested,
nothing could be done. The black servants in the hotel, where the wine
had been stolen, had been often accused and beaten for these thefts, and
now they were glad to be vindicated. But to the surprise of every
honest man, the thief was sheltered by the Governor General of your
Majesty’s Government.

FIFTH—Your Majesty’s Government is
excessively cruel to its prisoners, condemning them, for the slightest
offences, to the chain gang, the like of which can not be seen in any
other Government in the civilized or uncivilized world. Often these
ox-chains eat into the necks of the prisoners and produce sores about
which the flies circle, aggravating the running wound; so the prisoner
is constantly worried. These poor creatures are frequently beaten with a
dried piece of hippopotamus skin, called a “chicote”, and usually the
blood flows at every stroke when well laid on. But the cruelties visited
upon soldiers and workmen are not to be compared with the sufferings of
the poor natives who, upon the slightest pretext, are thrust into the
wretched prisons here in the Upper River. I cannot deal with the
dimensions of these prisons in this letter, but will do so in my report
to my Government.

SIXTH.—Women are imported into your
Majesty’s Government for immoral purposes. They are introduced by two
methods, viz., black men are dispatched to the Portuguese coast where
they engage these women as mistresses of white men, who pay to the
procurer a monthly sum. The other method is by capturing native women
and condemning them to seven years’ servitude for some imaginary crime
against the State with which the villages of these women are charged.
The State then hires these woman out to the highest bidder, the officers
having the first choice and then the men. Whenever children are born of
such relations, the State maintains that the women being its property
the child belongs to it also.

Not long ago a Belgian trader had a
child by a slave-woman of the State, and he tried to secure possession
of it that he might educate it, but the Chief of the Station where he
resided, refused to be moved by his entreaties. At length he appealed to
the Governor-General, and he gave him the woman and thus the trader
obtained the child also. This was, however, an unusual case of
generosity and clemency; and there is only one post that I know of where
there is not to be found children of the civil and military officers of
your Majesty’s Government abandoned to degradation; white men bringing
their own flesh and blood under the lash of a most cruel master, the
State of Congo.

SEVENTH.—Your Majesty’s Government is
engaged in trade and commerce, competing with the organised trade
companies of Belgium, England, France, Portugal and Holland. It taxes
all trading companies and exempts its own goods from export-duty, and
makes many of its officers ivory-traders, with the promise of a liberal
commission upon all they can buy or get for the State. State soldiers
patrol many villages forbidding the natives to trade with any person but
a State official, and when the natives refuse to accept the price of
the State, their goods are seized by the Government that promised them
“protection”. When natives have persisted in trading with the
trade-companies the State has punished their independence by burning the
villages in the vicinity of the trading houses and driving the natives
away.

EIGHTH.—Your Majesty’s Government has
violated the General Act of the Conference of Berlin by firing upon
native canoes; by confiscating the property of natives; by intimidating
native traders, and preventing them from trading with white trading
companies; by quartering troops in native villages when there is no war;
by causing vessels bound from “Stanley-Pool” to “Stanley-Falls”, to
break their journey and leave the Congo, ascend the Aruhwimi river to
Basoko, to be visited and show their papers; by forbidding a mission
steamer to fly its national flag without permission from a local
Government; by permitting the natives to carry on the slave- trade, and
by engaging in the wholesale and retail slave-trade itself.

NINTH.—-Your Majesty’s Government has
been, and is now, guilty of waging unjust and cruel wars against
natives, with the hope of securing slaves and women, to minister to the
behests of the officers of your Government. In such slave-hunting raids
one village is armed by the State against the other, and the force thus
secured is incorporated with the regular troops. I have no adequate
terms with which to depict to your Majesty the brutal acts of your
soldiers upon such raids as these. The soldiers who open the combat are
usually the bloodthirsty cannibalistic Bangalas, who give no quarter to
the aged grandmother or nursing child at the breast of its mother. There
are instances in which they have brought the heads of their victims to
their white officers on the expeditionary steamers, and afterwards eaten
the bodies of slain children. In one war two Belgian Army officers saw,
from the deck of their steamer, a native in a canoe some distance away.
He was not a combatant and was ignorant of the conflict in progress
upon the shore, some distance away. The officers made a wager of £5 that
they could hit the native with their rifles. Three shots were fired and
the native fell dead, pierced through the head, and the trade canoe was
transformed into a funeral barge and floated silently down the river.

TENTH.—Your Majesty’s Government is
engaged in the slave-trade, wholesale and retail. It buys and sells and
steals slaves. Your Majesty’s Government gives £3 per head for able
bodied slaves for military service. Officers at the chief stations get
the men and receive the money when they are transferred to the State;
but there are some middle-men who only get from twenty to twenty-five
francs per head. Three hundred and sixteen slaves were sent down the
river recently, and others are to follow. These poor natives are sent
hundreds of miles away from their villages, to serve among other natives
whose language they do not know. When these men run away a reward of
1,000 N’taka is offered. Not long ago such a recaptured slave was given
one hundred “chikote” each day until he died. Three hundred
N’taka—brassrod-—is the price the State pays for a slave, when bought
from a native. The labour force at the stations of your Majesty’s
Government in the Upper River is composed of slaves of all ages and both
sexes.
ELEVENTH.—Your Majesty’s Government
has concluded a contract with the Arab Governor at this place for the
establishment of a line of military posts from the Seventh Cataract to
Lake Tanganyika territory to which your Majesty has no more legal claim,
than I have to be Commander-in-Chief of the Belgian army. For this work
the Arab Governor is to receive five hundred stands of arms, five
thousand kegs of powder, and £20,000 sterling, to he paid in several
instalments. As I write, the news reaches me that these much- treasured
and long-looked for materials of war are to be discharged at Basoko, and
the Resident here is to be given the discretion as to the distribution
of them. There is a feeling of deep discontent among the Arabs here, and
they seem to feel that they are being trifled with. As to the
significance of this move Europe and America can judge without any
comment from me, especially England.

TWELFTH—The agents of your Majesty’s
Government have misrepresented the Congo country and the Congo railway.
Mr. H. M. STANLEY, the man who was your chief agent in setting up your
authority in this country, has grossly misrepresented the character of
the country. Instead of it being fertile and productive it is sterile
and unproductive. The natives can scarcely subsist upon the vegetable
life produced in some parts of the country. Nor will this condition of
affairs change until the native shall have been taught by the European
the dignity, utility and blessing of labour. There is no improvement
among the natives, because there is an impassable gulf between them and
your Majesty’s Government, a gulf which can never be bridged. HENRY M.
STANLEY’S name produces a shudder among this simple folk when mentioned;
they remember his broken promises, his copious profanity, his hot
temper, his heavy blows, his severe and rigorous measures, by which they
were mulcted of their lands. His last appearance in the Congo produced a
profound sensation among them, when he led 500 Zanzibar soldiers with
300 camp followers on his way to relieve EMIN PASHA. They thought it
meant complete subjugation, and they fled in confusion. But the only
thing they found in the wake of his march was misery. No white man
commanded his rear column, and his troops were allowed to straggle,
sicken and die; and their bones were scattered over more than two
hundred miles of territory.

CONCLUSIONS
Against the deceit, fraud, robberies,
arson, murder, slave-raiding, and general policy of cruelty of your
Majesty’s Government to the natives, stands their record of unexampled
patience, long-suffering and forgiving spirit, which put the boasted
civilisation and professed religion of your Majesty’s Government to the
blush. During thirteen years only one white man has lost his life by the
hands of the natives, and only two white men have been killed in the
Congo. Major Barttelot was shot by a Zanzibar soldier, and the captain
of a Belgian trading-boat was the victim of his own rash and unjust
treatment of a native chief.

All the crimes perpetrated in the
Congo have been done in your name, and you must answer at the bar of
Public Sentiment for the misgovernment of a people, whose lives and
fortunes were entrusted to you by the august Conference of Berlin,
1884—1 885. I now appeal to the Powers which committed this infant State
to your Majesty’s charge, and to the great States which gave it
international being; and whose majestic law you have scorned and
trampled upon, to call and create an International Commission to
investigate the charges herein preferred in the name of Humanity,
Commerce, Constitutional Government and Christian Civilization.
I base this appeal upon the terms of
Article 36 of Chapter VII of the General Act of the Conference of
Berlin, in which that august assembly of Sovereign States reserved to
themselves the right “to introduce into it later and by common accord
the modifications or ameliorations, the utility of which may be
demonstrated experience”.

I appeal to the Belgian people and to their Constitutional Government, so proud of its traditions, replete with the song and story of its champions of human liberty, and so jealous of its present position in the sisterhood of European States—to cleanse itself from the imputation of the crimes with which your Majesty’s personal State of Congo is polluted.
I appeal to Anti-Slavery Societies in all parts of Christendom, to Philanthropists, Christians, Statesmen, and to the great mass of people everywhere, to call upon the Governments of Europe, to hasten the close of the tragedy your Majesty’s unlimited Monarchy is enacting in the Congo.

I appeal to our Heavenly Father, whose service is perfect love, in witness of the purity of my motives and the integrity of my aims; and to history and mankind I appeal for the demonstration and vindication of the truthfulness of the charge I have herein briefly outlined.
And all this upon the word of honour of a gentleman, I subscribe myself your Majesty’s humble and obedient servant,
GEO. W. WILLIAMS
Stanley Falls, Central Africa,
July 18th, 1890.
Subscribe to:
Posts (Atom)






















