Sunday, July 14, 2013

"Bella Ciao": Gramsci'den Ne Öğrenebiliriz?


Antonio Gramsci, kuşkusuz 20. yüzyılda yaşamış en önemli Marksist düşünürlerden birisiydi. Teorisyenliği, siyasal duruşu, mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmeyen inatçı kişiliği onu Marksizmin önde gelen isimlerinden birisi haline getirmekle kalmadı, kendi deyimiyle “praxis felsefesi”ne[1] yeni açılımlar da kazandırdı. Özellikle hegemonya sorunu, sivil toplum-devlet ve aydınlar-toplum arasındaki ilişkiler, kültür meselesine yaklaşımı gibi konularda Marksizme yaptığı katkılar onun her zaman tekrar tekrar dönülecek bir kaynak olmasını sağlayıp, kendisinden sonraki birçok düşünürü derinden etkiledi. İyi ki!
 
İtalya’da sınıfsal çelişkinin en keskin olduğu, ülkenin diğer bölgelerine göre geri kalmışlığın en yakıcı şekilde yaşandığı güney İtalya’da (Sardunya) doğan; teorik/pratik gelişmesini ise -tarihin bir cilvesi olarak belki de- sınıf mücadelesinin en açık olduğu sanayi merkezi Torino’da gösteren Gramsci, büyük bir sentez yeteneğiyle, her iki yörenin de aslında İtalya’nın bizzat kendisi olduğunu görmüş bir beyindi. Nitekim bu sentezi başarıyla yapması ona dünya sosyalist hareketinde olan bitene mikro ve makro ölçülerde daha panoramik yaklaşma kabiliyeti verdi. Ötesinde, bir “sol hastalık” olarak “kerameti kendinden menkullüğe” hiçbir zaman düşmemesine de vesile oldu.
 
Mütevazılık salt bir kişilik özelliği olmasının ötesinde fikrî anlamda da Gramsci’nin alameti farikasıdır aslında. Onda “tepeden inme” bir aydınlık haleti ruhiyesine rastlanmaz: Derdi; kitabi olmaktan çok yaşayan, içinde yer aldığı toplumun dertlerini, zayıflıklarını, sapmalarını, düşünce sistematiğini kavrayan, ona göre “devrimci taktikler” geliştiren birisi olmaktır. Devrimin ancak ve ancak böyle mümkün olabileceğine inanır:
 
“Gramsci alışılmış alternatifleri reddederek aydınlar arasında özgün bir konum kazanmıştır; çağdaşları ya -ne kadar yaşamsal olursa olsun- bölgesel deneyime yuvarlanıp kalmışlar (Deledda veya Satta gibi), daha geniş bir bakış açısı elde edememişler veya yeni yaşam biçimini en bloc (toptan) özümseyip yerel deneyim ve duyarlılığı (Salvatore Farina gibi) göz ardı etmişlerdir. Gramsci, hem gençliğin Sardunya milliyetçiliğini reddetmiş hem de kuzeyli işçi sınıfının ideoloji ve bakış açısını edilgen bir biçimde almamıştır.”[2]
 
“Büyük” sözlerin, “büyük” adamların pek sevildiği Türkiye’de çocukken geçirdiği bir kaza sonucu fiziksel gelişimi sekteye uğrayan, kambur, “parlak sözler”den hoşlanmayan İtalyan’ın üzerinde fazla durulmaması çok anormal değil aslında. Öte yandan biraz daha dikkatle bakılırsa aslında memleket solunun Gramsci’den öğreneceği çok şey olduğu da ortada. Bir yandan Sovyet Devrimi’ni görmüş, sosyalizmin gerçek bir şey, bir mümkünlük haline geldiği bir ortamda bulunmuş, beri yandan faşizmin usul usul gelişimini, demir yumruğunu iliklerine kadar hisseden birisi olarak, görmüş geçirmişliğiyle Gramsci’nin sözlerinin önemi daha da artmakta aslında. Tabii anlayana…
 
“Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

Gramsci’nin temel özgünlüklerinden birisi, Marksizmin dogmalarını reddederek her zaman “yeni”, zamanın ruhuna uygun bir hareket tarzı geliştirmek arzusudur. Kitabı asla küçümsemez ya da reddetmez ama “Marx onun için değneğiyle ölümünden sonra cezalar veren çoban değil, ahlâki ve entelektüel yaşamın ustası”dır; “bize zaman ve mekânın sınırları dışında bir dizi öğüt, kategorik emirler ve mutlak normlar bırakan bir Mesih değil”
[3]. Bu nedenle “parlak laflar” kullanıp, teoriyi hatırlatıp durmaktansa yeni bir şey inşa etmek peşindedir. Fabrika konseylerine verdiği büyük önem bunun bir göstergesidir; madem ki, işçi sınıfı geleceği ellerine alacaktır, hemen şimdi bunun uygulamalarına girişmeli, üretim araçlarına sahip olduğunda ne yapabileceğini mikro boyutlarda bir örgütlenme temelinde göstermelidir. İşçilerin yerine düşünen, onlar için en doğruyu bilen şefler-abiler varken bu girişim elbette iddialıdır, tepki çeker:
 
“Fabrika konseyleri hareketini çok az sayıda eski sosyalist yönetici anladı. Gramsci’yi işçilerin dikkatini parlamenter çalışmalar değil de, üretim ve fabrika sorunlarına çektiğinden eleştirdiler, onu bir sendikacı olmakla suçladılar. Tersine, Gramsci’nin tüm kalem kavgası sendikacılığa karşı yöneltilmişti… Onu fabrika konseylerini iktidar için mücadelenin ekseni haline getirerek, parti ve onun yönetici rolü sorunundan yan çizmekle suçladılar.”[4]
 
Çıkardığı gazete ve dergiler yanında fabrikaları dolaşmaktan, her fırsatta işçilerle bir araya gelip onlarla diyaloga girmekten vazgeçmeyen Gramsci ve arkadaşlarının çalışmalarının sonuçları kısa zamanda görülür: Şef-abi denkleminin yerle bir olması, emekçilerin mücadeleye daha aktif katılması, seçimlerde sosyalistlerin büyük bir zaferle oyların yüzde 32’sini kazanması! Bu sonuçların hiçbiri onun için o kadar da şaşırtıcı değildir aslına bakılırsa. Zira bugün hâlâ yaygın bir eğilim olan halk yığınlarına üstten bakıp, analizler geliştirmeye değil onların içine girip, “onlarla birlikte anlamaya” temel bir değer atfeder o:
 
“Politika sanatında eski doğal şemaları altüst eden bir şey de, yönetim görevinde, kişilerin ya da tek (ya da tanrısal) şeflerin yerini kolektif örgütlerin almış olmasıdır. Yığın partilerinin yaygınlaşması ve halk yığınlarının yaşamının en temelli (ekonomik üretici) cephelerine organik bir şekilde karışması sonucunda, halkın duygularının mekanik ve rastgele olan (yani benzer koşullar ve baskılar içindeki belirli bir ortamda yaşamın meydana getirdiği) standardizasyonu süreci bilinçli ve eleştirici bir nitelik kazanır. Bu duyguları anlamak ve bunların değerini kestirmek, artık istatistik kanunlarının bilgisini yani akla ve eleştiriye dayanan şeflerin sezgisini aşar.”[5]
 
Hasılı yeni bir şeyler söylemek, yeni bir şeyler üretmek işin püf noktalarından birisidir. Peki ama kime, niçin?
 
 “O mahiler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler”
 
“Ah! Şu aydınların peygamberce taşkınlığı! Bunlar dört ufak düşünce kotaracakları için tarihin akışını belirleyeceklerini sanırlar! Evet, çok kitap okumuşlardır, ama gerçekten bir şey isteyen ve bir şeylere umut bağlayan insanların ruhları ile doğrudan ilişkiyi yitirmişlerdir. Kimilerinin hâlâ onu için yaşadıkları gerçeğin, en basit gerçeğin yönünü yitirmişlerdir. Ama buna karşılık nice plan, nice laf var!”[6]
 
Daha sonra Gramsci’yle fikir ayrılığına düşecek İtalyan solunun önde gelen isimlerinden Togliatti’nin bu sözlerini, üzerindeki Gramsci etkisinin o dönemdeki açık yansıması olarak kabul etmek yerinde olacak herhalde. Dolayısıyla benzer şeyleri sıklıkla dile getirmiş Gramsci söylemiş gibi kabul etmekte de mahsur yok.
 
Kendisinin de bir aydın olduğunun bilincindeki Gramsci’nin aydınlara yönelik hücumunun temelinde “halktan kopuk” olmalarına duyduğu tepki yatar. Çünkü onun için öteden beri esas olan, devrimi gerçekleştireceklere dışarıdan bilinç götürecek, onları doğru yola sevk edecek birisi olmaktan ziyade onlarla birlikte yol almaktır. “Deniz içinde olup, denizi bilmeyen balık” olmaktansa, balığı da denizi de bilen biri olmayı tercih eder:
 
“…düşüncenin organik bütünlüğü, sağlamlığı ancak, aydınlarla ‘basit’ insanlar arasında teori ile pratiği birleştiren türden bir birlik olursa gerçekleşebilir. Yani, bu birlik ancak, aydınların bu yığınlara organik şekilde bağlı olmaları, bu yığınların pratik etkinlikleriyle ortaya koydukları ilkeleri ve problemleri görüp bütünleştirmeleri şartıyla gerçekleştirilebilir…
 
Bir felsefe akımı sadece uzmanlaşmış bir kültürün gelişmesine yaradığı ve dar aydın grupların malı olduğu zaman mı, yoksa tam tersine, bilimsel bütünlüğe ererek, bir düşünceyi geliştirirken ‘basit’ insanlarla teması hiçbir zaman yitirmez ve fazla olarak incelenen ve çözümlenen sorunların kaynağını bu temasta bulursa mı gerçekten bir felsefe akımı sayılmalıdır?”[7]
 
Gramsci’ninki sıradan bir popülizmin ötesinde halkla “gerçekten”, “sahici” ilişki kurmaya yönelik bir yaklaşımdır. Onun aydın olarak kendisine biçtiği temel görev mücadele içinde yığınlarla birlikte olmak, teori ve pratik arasındaki uçuruma yuvarlanmadan sadece eyleme yön veren değil, eylemi yapan da olmaktır: Fiziksel yetersizliğine ve yaşadığı zorluklara rağmen saatler süren fabrika toplantılarına katılması, her zaman mücadelenin ön saflarında yer alması büyük takdir toplamasının yanı sıra kendisine duyulan inancı daha da artıran faktörlerden olmuştu. Çünkü kuraldır aslında: “Basit” insanlar kendileri gibi olanla yan yana durmayı, kerameti kendinden menkul laf ebeliğine her yerde, her zaman yeğlerler.
 
Öte yandan Gramsci’nin tuttuğu yol hamasi “devrim neferliği” duygusunun çok ötesinde kafasında oluşturduğu teori-eylem birliğinin de bir yansımasıydı: “Madem ki bir eylemde bulunmak daima siyasal olarak bir eylemde bulunmaktır; buna göre her insanın felsefesi, tamamiyle politikasının içindedir, denilemez mi?”[8] Bu bağlamda insanın yapıp, ettikleri dünya görüşünden, nasıl bir hayat istediğinden bağımsız değildir. Aydının halka bakışı, hem mücadeleye hem de geleceğe şeklini verecektir aslında:
 
“Halktan bir kişi ‘duyar’ ama anlamaz ya da bilmez her zaman; aydın kişi ‘bilir’ ama anlamaz, hele ‘duymaz’ her zaman. İki uçtan birinde bilgiçlik ve dar kafalılık, ötekinde de kör tutku ile bağnazlık görülür… Aydının yanılgısı, anlamadan, hele duymadan bilgiye erişilebileceğini sanmasıdır…Bir tutku olmazsa yani aydınla ulusun halk kesimi arasında bir duygu bağıntısı olmazsa tarihsel bir politika olamaz. Böyle bir bağ olmaksızın aydınla, ulusun halk kesiminin ilişkileri salt bürokratça biçimsel ilişkilere indirgenmiş olur; böylece aydınlar bir kastı ya da örgütsel merkezcilik adı verilen bir kutsal kişiler topluluğu oluştururlar.”[9]     
 
Görüldüğü gibi Gramsci için aydın-halk arasındaki bağın kopuk olması, mücadelenin başarısızlık döngüsüne girmesini baştan kabul anlamına gelmektedir esasen. Nitekim bir devrim gerçekleşse dahi, söz konusu kopukluğun sonunda varacağı yerin yine başarısızlık olacağı öngörüsü, kuvvetini, egemen sınıfın iktidarı elinde tutmasının temel aracı olarak gördüğü “hegemonya” kavramıyla doğrudan ilişki içinde olmasından almaktadır. Zira ona göre hegemonya, sadece “yönetici sınıfı” değil “egemen sınıfın, karşıt gruplar üzerinde zorunlu olarak uygulayacağı zorlama”yı da anlatmaktadır[10]. Dar bir aydınlar çevresinin içine sıkışıp kalan düşünce, “halk yığınlarının fikir yönünden gelişmesine siyasal bakımdan olanak sağlayacak bir fikri-manevi blok”un[11] önündeki en büyük engel olacak; bu da, iktidar ele geçirilse dahi ekonomist eğilimlere gereğinden fazla önem verecek sistemin hiçbir zaman hegemonik bir güç olamamasını beraberinde getirecektir:
 
“… İktidarın ele geçirilmesi ‘hükmetmeyi’ sağlar; bundan sonra ‘yönetimi’ ele geçirmek söz konusudur. Bu iki durum birbirine diyalektik olarak bağlıdır. Bir grup, iktidarı ele geçirmeden ‘yönetici’ olabilir; ‘hükmeden’ (egemen) olduğu zaman bu ‘yönetici’ rolünü kaybederse, bu onun için felaket demektir.”[12]   
 
Tüm bu çerçeveden bakıldığında teori-pratik arasındaki ayrılmazlığın aydın-halk arasındaki ayrılmazlıkla birlikte değerlendirilmesi zorunluluğu açıkça karşımızda değil mi? Eskilerin dediği gibi “teori, pratiğe ışık tutuyorsa anlamlıdır”. Fakat yeteri kadar ışık almayan bir pratik de “eylemcilik”ten öteye geçmeye muktedir olamayacaktır.
 
Dolayısıyla yeni bir şeyler söylemek, yeni bir şeyler üretmek işin püf noktalarından birisi evet, ama kime, niçin olduğu kadar “nasıl” olduğu da önemli.
 
 “Ne olursan ol yine gel”

Gramsci’nin hegemonya sorununun kilit noktası olarak kültürü görmesi, yeni ve sağlam bir “Weltanschauung” (dünya görüşü) yaratma isteğiyle paraleldir. Zira değinmeye çalıştığımız gibi, egemen sınıfın devamlılığı belki de zor aygıtından da fazla, yönetilenlerin onların görüşlerini, dünya algılarını içselleştirmelerinde yatmaktadır: “Sistemin gerçek gücü yönetici sınıfın şiddetinde veya devlet örgütünün zorlayıcı kuvvetinde değil, yöneticilere ait ‘dünya kavramı’nın yönetilenler tarafından kabul edilişindedir. Yönetici sınıfın felsefesi ‘ortak duyu’ durumuna gelene kadar karmaşık basitleşme süreçlerinden geçer. Ortak duyu, yığınların felsefesidir; yaşadıkları toplumun ahlâk, gelenek ve kurumlarını böylelikle benimserler.”
[13]
 
Hal böyleyken ne kadar sağlam argümanlar üretilirse üretilsin, sahip oldukları düşüncelerin çarpıklığı ortaya ne kadar konulursa konulsun yığınların bir noktadan sonra varacağı yer, “bu kadar insan yanılıyor olamaz” duygusu olacağından[14] egemen sınıfın dünya görüşünü yıkma işi anlık bir zafer duygusunun ötesinde ele alınmalıdır. Sorun, girilen bir tartışmanın kazanılmasından çok fikrî enjeksiyonun devamlılığı, yaşanılan dünya ve tahayyül edilen dünya arasındaki farklılığın döne döne tekrarlanmasından yılmamaktır. Yani Gramsci için “taş üstüne taş koyma” hali mutlak bir zarurettir:
 
“… eski dünya görüşlerinin yerine yenisini geçirmeyi iş edinen kültür hareketlerinin şu belirli zorunluluklara uyması gerektiği anlaşılır: 1. Kendi öz kanıtlarını yorulmadan, bıkmadan (anlatış şeklini değiştirerek) tekrarlamak; bu, halkın düşünüşü etkileyebilmek için en etkin bir öğretim aracıdır 2. Gittikçe daha geniş halk tabakalarının kültürce yükselmesine hiç ara verilmeden çalışmak… Bu ikinci zorunluluk yerine getirilebilirse bir dönemin ‘ideolojik panoraması’ gerçekten değiştirilebilir.”[15]
 
Gramsci’nin bir başka özgünlüğü tam da bu düşünceleri çerçevesinde vücut bulur: Herkesle bıkmadan, usanmadan konuşan; herkesi dinleyen; anlatmaktan asla yorulmayan ve vazgeçmeyen; “sözün gücü”ne inanan bir fikir adamıdır. Ateist olmasına rağmen faşizme karşı birlikte mücadele verilebileceğine inandığı din adamlarını ofisinde ağırlamaktan gocunmaz[16], Faşist Parti’ye katılan kardeşini ziyaret etmekten çekinmez[17], hapishanede ya da dışarıdayken eğitim hücreleri kurup okuma-tartışma günleri düzenlemekten hiç vazgeçmez. “Marksist düşüncenin ekonomist, mekanist ve kaderci sapkınlıklarına karşı mücadelesi”ni[18] her platformda devam ettirir. Çünkü her türlü sekter düşünceye karşı praxis felsefesinin yaratıcılığına inancı tamdır:
 
“[Praxis felsefesinde] Kendiliğinden, kendi tarafından, kendisi için bir ‘gerçeklik’ yoktur; fakat kendisini değiştiren insanlarla tarihsel ilişki halinde bulunan bir gerçeklik vardır.”[19]
 
Kendisine aydın diyen, sol mücadele içinde yer alan bir kimsenin görevinin kendisine ne kadar acayip, komik, saçma, boş laf yığını gibi gelirse gelsin kamusal düşünüşte yer etmiş bir fikri anlamak, kavramak, temellerini aramak gerektiğine sarsılmaz bir inanç duymaktadır. Halkın ancak bu sayede kazanılabileceğini, ötesinde fikrî dönüşümün kalıcı olabileceğini düşünür. Soyut konuşmalar yerine somut gözlemler üzerinden, kitabi olmayan, hayatın içinden konuşmayı tercih eder. Fikirlerin usul usul yayılabileceğini, ilişkiye girilen her insanın hem kendisinde hem ilişkiye giren de hem de bizzat ideolojinin kendisinde değişiklik yaratacağını diyalektiğin gerekliliği olarak ortaya koyması[20] “halka teorisi” olarak adlandırabileceğimiz bu ilişki tarzının temelidir: Gramsci’nin bu tarzı; diyaloğun, suya atılan taşların yarattığı gittikçe büyüyen, genişleyen halkalar gibi fikirleri de büyütüp, genişleteceğine inananların önünde tarihsel bir gerçeklik olarak durmakta.  
 
Yeni bir şeyler söylemek, yeni bir şeyler üretmek işin püf noktalarından birisi evet; kime, niçin olduğu kadar “nasıl” olduğu da önemli. Ama “neyi” söylediğin, ürettiğinin “ne” olduğu da bir o kadar hayati değil mi?
 
“Sen kendini bilmez isen / Ya nice okumaktır”

Bugün Antonio Gramsci için “revizyonist” ya da “reformist” demeye herhalde kimse cüret edemez. Yaşamının da, eyleminin de pek çok ortodoks, sekter Marksistin pratiğinden çok daha devrimci olduğu taraflı tarafsız herkesin kabul edeceği bir gerçek. Tam da o Gramsci’nin, praxis felsefesini sürekli hareket halinde olan, yenilenen, değişen, dönüşen bir olgu olarak gördüğünü de biliyoruz ama. Marksist temelinden asla taviz vermeden, düşüncenin “kalıplaşmasına”, derin dondurucuya konulmasına karşı yürüttüğü mücadele yaşadığı dönemde eleştirilse, kendisini zaman zaman yalnızlığa itse de daha sonraki sosyalizm deneylerinin gösterdikleri Gramsci’nin eleştirilerinin son derece yerinde olduğunu gösteriyor sanki: “… praxis felsefesi kelimenin kötü anlamıyla bir ideoloji, yani, bir salt (mutlak) ve sonsuz (ebedi) hakikatlerin dogmatik bir sistemi haline gelebilir.”
[21] Oysa onun anlayışında ideoloji, yapıdan ayrı bir şey olmadığı gibi maddi güçler olmaksızın bireysel ham hayalden başka bir şey değildir.
  
Gramsci’nin sosyalistlerin öteki partilerle olan ilişkisine bakışı yeni olduğu gibi gazete çalışmalarında, tartışma ve konuşmalarında da eski kuşağın sosyalizmin dilini ve düşüncelerini soktukları dar sınır ve kalıplardan kurtarma mücadelesi vermiştir[22]. Tercihi, basmakalıp ideolojik sözcülük yerine somut durumun, somut tahlilinden mücadeleyi başarıya ulaştıracak “taktik” açılımları çıkarmak yönündedir. Bu bağlamda “hedefleri mücadeleye, taktiği gerçek durum ve gerçek güç dengesine bağlı tutan Leninist politika”nın[23] da uzağına düşmez: “İşçi sınıfının komünist öncüsünün yönetmek, emekçi halkın en geri katmanlarını ardından sürüklemek ve onun çoğunluğunu kazanmak için savaşması gerekir.”[24], “Yenmek için kitlelerin sevgisini kazanmak gerekir. Mutlak çoğunluk her zaman gerekli değildir ama yenmek için, iktidarı elde tutmak için yalnızca işçi sınıfının çoğunluğunu değil… sömürülenlerin ve kır emekçilerinin çoğunluğunu da kazanmak gerekir.”[25] 
 
Ancak ortodoks Marksizme/sekterliğe sadece taktiğin önünü kapadığı için karşı olduğunu düşünmek de hata olur. Her ne kadar İtalya bakımından Machiavelli’yi özel olarak, derinlemesine incelemiş olsa da başarıya ulaşmak için her yolu mubah gören bir zihniyete sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Siyasete girdiği ilk günden itibaren “diyalog” ve “açıklık” taraftarı olan, sekter gizli kapalılıktan nefret eden[26] Gramsci’nin derdi esas olarak ortodoksinin kapıları her türlü ilişkiye kapatan ve dolayısıyla Marksizmi dogma haline getirerek halktan uzaklaştıran anlayışıyladır:
 
“Ortodoksluk praxis felsefesinden yana olan şu ya da bu eğilimde değil, fakat praxis felsefesinin ‘kendine yeterli’ olduğu yolundaki temel kavramda aranmalıdır… kendilerine ‘Ortodoks’ diyen, praxis felsefesinden yana olduklarını söyleyenler bile tuzağa düşmekte ve praxis felsefesini genel (kaba) materyalist anlayışa bağlı olanlar gibi düşünmektedirler.”[27]
 
Kitlelerin asla peşinde gitmeyecekleri (henüz) mümkün olmayan hedefleri bir programa oturtmaya çalışan, somut durumla, yaşananlarla ilgilenmeyen sekter siyasal yapıların aslında “politikadışı” olduklarını açıkça ortaya koyması Gramsci’den alınabilecek derslerden birisidir şüphesiz. Nitekim İtalya’da çok uzun zaman Sosyalist Parti’den ayrılıp Komünist Parti’nin kurulmasına karşı çıkmasının temelinde de[28], Mussolini faşizmi sırasında Komünist Parti ileri gelenlerinin (özellikle Bordiga’nın) aksine sınıf temeli dışına çıkılarak geniş bir mücadele cephesi örgütlemenin mümkün olduğunu ileri sürerken de[29] yaslandığı dayanak budur: Gerçek sosyalizmi koruduğunu iddia eden sekterlik bizzat sosyalizmin önünü tıkayan bir hal biçimine gelebilir.
 
“Bella Ciao”

Antonio Gramsci’nin fikirleri kendi içinde birbirine bağlı, ayrılmaz bir bütünlük sergiler. “Eylemde ve söylemde yenilik” derken “aydın-toplum ilişkisi”ne; “aydın-toplum ilişkisi” derken hegemonya sorununa, sol/devrimci bir harekette kültürün ana taşıyıcı noktalardan birisi olduğuna; “kültürel hegemonya” derken Marksist diyalektiğe, toplumu dönüştürmede dogmalara saplanıp kalmamaya; “ideolojik açılım” derken halkın en geniş cephesine ulaşmaya vb. bağlanır.
 
Yinelemekte beis yok, her durumda vazgeçmediği anlatmaktan, mücadeleden yılmamak; kaderciliğe (fatalizm), finalizme, determizme, “oluruna bırakmacılığa” kapılmadan, yeise düşmeden mevzisini tekrar tekrar berkitmekten gocunmamaktır. İçinde yaşadığı ülkenin koşullarını daima aklının bir köşesinde tutarak, siper savaşıyla egemen sınıfın kalesini ele geçirme azminden geri adım atmaz, “tarihin akışı”nın müdahaleyle değiştirilebileceğine duyduğu iman hiçbir zaman eksilmez.   
 
“Mücadeleye girişilmediği, mücadelenin de ardı ardına gelen bozgunlardan ibaret olduğu zaman, mekanist determinizm çok büyük bir manevi karşı koyma, bütünlük, sabırlı ve inatçı bir direnme gücü olur. ‘Şimdilik yenildim ama olaylar benim için çalışacak…’ Böylece gerçek irade, bir inanç, âdeta tarihten gelen akla uygun bir durum, ihtirasla karışık amprik ve ilkel bir finalizm şekline bürünür. Bu finalizm, büyük dinlerdeki kadar, Tanrı iradesi inançları gibi bir şey olur…”[30]
 
Gramsci’nin eleştirdiği işte bezgin, yılgın, olayları tarihe havale eden bu haldir. Oysa o, kendisine “solcu” diyen kimsenin bir tür Sisifos olduğunun farkındadır: O kaya sürekli olarak tepeye birkaç adım kala aşağıya yuvarlanabilir ama neticede onun kayasıdır, onun yüküdür. “Çünkü yalnız tutku, zekâyı bileyerek sezgiyi daha da berraklaştırır… İnsan bir şeyi kuvvetle isterse ancak o zaman, isteğinin gerçekleşmesi için gerekli olan öğeleri görüp tanıyabilir.”[31] “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği”:
 
“… Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. tepelere doğru tek başına didinmek bile insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos'u mutlu tasarlamak gerekir.”[32]
 
Antonio Gramsci’nin bir puzzle’ın parçaları gibi birbirini tamamlayan, iç içe geçen düşüncelerinden memleket solunun öğrenmesi gereken çok şey olduğu açık; görmesini bilenlere onda büyük hikmetler olduğu ortada. Ama tabii anlayana.
 
Bitirirken başlığa dönelim, bilenler bilir, bilmeyenlere diyelim: “Ciao”, İtalyanca’da hem “merhaba” hem “güle güle” anlamına gelir. “Merhaba” anlamında olana bu topraklarda büyük ihtiyaç olduğunu söylemeye gerek var mı peki?
 
 
 
 


[1] Gramsci’nin Hapishane Defterleri’nde Marksizm yerine “praksis” terimini kullanması şöyle açıklanmıştır: “Bu terim, hapishanedeki sansürcülerin gözüne çarpmaması için kullanılmış olmalı. Bunlar Marksizm kelimesine takılabilirlerdi… Bu terim, Lenin okulunun, Marksizmi, teori (felsefe) ile pratik (praxis) arasındaki diyalektik olarak tamamiyle iç içe oluşu şeklinde anlamak gerektiği yolundaki derin isteğini de belirlemektedir. Bundan başka bu anlayışa göre, praxis (eylem), dünyayı değiştirmeye yönelik bir irade ile birlikte, pratiğe diyalektik olarak bağlı bulunan, teorinin geliştirilmesinin bütün olanaklarını da ifade etmektedir…” Hapishane Defterleri, Antonio Gramsci, çev. Adnan Cemgil, Belge Yayınları, 1997, s. 23, dipnot 7.  
[2] Antonio Gramsci-Bir Devrimcinin Yaşamı, Giuseppe Fiori, çev. Kudret Emiroğlu, İletişim Yayınları, 2009, s.106-107.
[3] Antonio Gramsci, s. 129, dipnot 2.
[4] Palmiro Togliatti-Yaşamı Savaşımı, Marcella-Maurizio Ferrara, çev. Kerem Kurtgözü, Yarın Yayınları, 1988, s. 48.
[5] Hapishane Defterleri, s. 146.
[6] Palmiro Togliatti, s. 45.
[7] Hapishane Defterleri, s. 22.
[8] Hapishane Defterleri, s. 17.
[9] Hapishane Defterleri, s. 133-134.
[10] Hapishane Defterleri, s. 28, dipnot 15.
[11] Hapishane Defterleri, s.27.
[12] Hapishane Defterleri, s. 28, dipnot 15.
[13] Antonio Gramsci, s. 277.
[14] “Halktan bir adam, hasmı kendisini ne kadar kandırmaya uğraşsa da, bu kadar insan yanılmaz der. Her ne kadar kendisi hasmı gibi kanıtlarını iyi savunamasa da, grubunun içinde bunu yapabilecekler, hem de hasmından iyi yapabilecekler vardır… Bir kere şimşek hızıyla böyle bir kanıya vardıktan sonra, bu kanının kanıtları bulunmasa bile, bunu benimsemekte devam eder.” Hapishane Defterleri, s. 37.
[15] Hapishane Defterleri, s. 38.
[16] Ofisinde genç Katoliklerle görüştüğünü görüp, onunla dalga geçmeye çalışan bir arkadaşına verdiği cevap çarpıcıdır: “…Kiliseye ben de gitmem, çünkü ben de inanan biri değilim. Fakat halkın çoğunluğunun inanan kişiler olduğunu bilmeliyiz. Eğer ateistlerden başkasının varlığını görmemeyi sürdürürsek, hep azınlıkta kalacağız...” Antonio Gramsci, s. 120.
[17] “… Antonio onunla faşist olma nedenleri üzerine uzun uzun konuştu, sonunda, sakince: ‘Gerçekten sana doğru görünüyor mu? Düşün. İyi çocuksun ve zekisin. İki defa düşüneceğini biliyorum.’ dedi.” Antonio Gramsci, s. 172
[18] Antonio Gramsci, s. 277.
[19] Hapishane Defterleri, s. 46.
[20] “… her insan kendi çevresinde bağlanan karmaşık ilişkiler bütününü değiştirdiği ve bunlarda değişiklik yaptığı ölçüde kendisini de değiştirir.” Hapishane Defterleri, s. 53.
[21] Hapishane Defterleri, s. 113.
[22] Antonio Gramsci, s. 119-120.
[23] Palmiro Togliatti, s. 115.
[24] Palmiro Togliatti, s. 115.
[25] Lenin’den akt. Palmiro Togliatti, s. 82.
[26] Antonio Gramsci, s. 191.
[27] Hapishane Defterleri, s. 188-189.
[28] “…Gramsci, tersine, solda ayrılmanın yanlış olduğunu komünist grupların PSI’yı [İtalyan Sosyalist Partisi] etkilemek için daha çok çalışmaları gerektiğini ve sonunda bütün partinin kazanılmasını savunuyordu.” Antonio Gramsci, s. 150.
[29] “Gramsci faşist gericilik dalgasının İtalyan işçi sınıfını devrimci durumdan gerilere ittiğini biliyordu. Bundan iki açık sonuç çıkarmıştı: Birincisi yeniden burjuva düzenine saldırmadan önce yitirilmiş mevzilerin kazanılması ve ikincisi anti-faşist güçlerle işbirliği yapmadan bu mevzilerin kazanılmasının olanaksızlığı. Öte yandan Bordiga böyle bir işbirliğini istemiyordu, çünkü burjuva demokrasisinin yeniden kuruluşunu amaçlamıyordu, tek ve doğrudan hedefi proletarya diktatörlüğüydü, ara aşamalar gereksizdi. Gramsci son hedef için aynı düşüncedeydi ama araçların fetiş haline getirilmesine karşı çıkıyordu. Kültürel yapısı ve bakış açısı çok farklıydı ve değişmez sihirli formüller arkasına gizlenmeye niyeti yoktu.” Antonio Gramsci, s. 201.
Gramsci’nin faşizme karşı mücadele konusunda, Stalin’in cepheler yerine daralma vazettiği ve mücadeleyi ‘özerk eylem’ler içinde sürdürmek gerektiği yolundaki talimatlarına karşı savunduğu “cephe” anlayışı için bkz. Antonio Gramsci, s. 290 vd., 295, 297-298. Ayrıca bu bağlamda Gramsci’nin Mussolini faşizminin yükselişi sırasında Komünist Parti’nin yayın organı olarak kurduğu gazetenin adının L’Unita (Birlik) olması da dikkate değerdir.
[30] Hapishane Defterleri, s. 32-33.
[31] Hapishane Defterleri, s. 258.
[32] Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, 1998, s. 131.

Friday, July 12, 2013

Zapatista Ayaklanması

Noam Chomsky

Chiapas’taki yerlilerin yılbaşı ayaklanması, Zapatista ordusunun yerliler için "ölüm fermanı" olarak adlandırdığı, zenginlere verilmiş bir ödül olan ve dar bir kesimin elinde toplanmış refah ile kütlesel sefalet arasındaki uçurumu derinleştirip yerli toplumdan arda kalanı da tahrip edecek olan Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Antlaşması’nın (NAFTA) kabulü ile aynı zamana denk geldi.
NAFTA bağı kısmen simgeseldir; sorunun kökü daha derinde yatmaktadır. Savaş bildirisi, "Biz 500 yıllık mücadelenin ürünüyüz," ifadesini içeriyor. Bugünkü mücadele, "iş, toprak, konut, gıda, sağlık, eğitim, bağımsızlık, demokrasi, adalet ve barış" içindir. Chiapas bölgesi piskopos yardımcısı, meselenin asıl arka planının "bütüncül bir marjinalleşmeden, yoksullaşmadan ve durumu iyileştirmek için harcanan onca yılın boşa geçmesinden" müteşekkil olduğunu söylüyor.
Yerliler hükümet politikalarından en çok zarar gören kesimi teşkil ediyorlar. Ancak sıkıntıları geniş bir kesimce paylaşılıyor. Meksikalı köşe yazarı Pilar Valdes şunları söylüyor: "Aşırı yoksulluk içinde yaşayan milyonlarca Meksikalı ile ilişki kurma şansına sahip herhangi biri, bir saatli bomba ile birlikte yaşadığını biliyor."
İktisadî reformun son on yılında, kırsal alanlarda aşırı bir yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısı neredeyse üç kat arttı. Toplam nüfusun yarısı temel ihtiyaçlarını karşılayacak kaynaklardan yoksun. 1980’den bu yana bu konuda çok dramatik bir artış yaşandı. Yetersiz beslenme ciddi bir sağlık sorunu haline gelir, tarımsal istihdam azalır, üretken alanlar terkedilir ve Meksika yoğun olarak gıda ithal etmeye başlarken, IMF-Dünya Bankası reçetesi uyarınca tarımsal üretim ithalata ve hayvan yemine, tarımsal ticaretten elde edilen kâra, dış tüketicilere ve Meksika’daki zengin sektörlere kaydı. Emeğin gayrısâfî millî hasılada 1970’lerin ilk yarısına dek yükselmiş olan payı, o zamandan bu yana üçte bir oranında azaldı. Bunlar neo-liberal reformların herkesçe kabul edilen tabiî sonuçları. İktisatçı Manuel Pastor, IMF etüdlerinin, Latin Amerika’daki IMF "istikrar programları"nın etkisi altında "emeğin gelirdeki payında kuvvetli ve sabit bir azalma"ya işaret ettiğini gözlemlemiş.
Meksika Ticaret Bakanı, ücretlerdeki düşüşü yabancı yatırımcılara sunulan bir teşvik olarak selâmladı. Emeğin baskı altına alınması, çevre politikalarındaki kısıtlamaların uygulanmasındaki gevşeklik ve toplumsal politikanın ayrıcalıklı azınlığın arzularına göre belirlenmesiyle birlikte ücretlerdeki düşüş gerçekten yabancı yatırımcılara sunulan bir teşviktir. Bu tür politikalar, kötü sınıflandırılmış "serbest ticaret" antlaşmalarının yardımıyla global ekonomi üzerindeki denetimlerini genişleten imalat ve finans kurumlarınca doğal olarak memnuniyetle karşılanıyor.
NAFTA’nın kırsal sefalete yol açacak ve artı değeri arttıracak bir şekilde birçok tarım işçisini işsiz bırakacağı tahmin ediliyor. İmalat sanayiinde reformlarla birlikte azalan istihdamın daha hızlı bir şekilde düşmesi bekleniyor. Meksika’nın önde gelen finans gazetesi El Financiero’nun yaptığı bir araştırma, Meksika’nın ilk iki yılda imalat sanayinin neredeyse dörtte birini ve istihdamın yüzde 14’ünü kaybedeceği tahmininde bulundu. New York Times gazetesinden Tim Golden, "Ekonomistlerin antlaşma yürürlüğe girdikten sonra ilk beş yıl içinde birkaç milyon Meksikalı’nın işlerini kaybedeceklerini öngördüklerini" yazdı. Bu süreçler, ABD ve Kanada’daki muhtemel etkileri ile birlikte kârları ve kutuplaşmayı arttırırken, ücretleri daha da büyük bir baskı altına sokacaktır.
Tarafların düzenli olarak vurguladıkları gibi, NAFTA’nın çekiciliği büyük ölçüde, yerli azınlık ve yabancı yatırımcıları zenginleştirirken, kütlesel yoksulluğa ve ızdıraba yol açan, insan haklarında ve iktisadî kalkınmada elde edilen gelişmeyi tersine çeviren neo-liberal reformları "yürürlüğe koyması"dır. Londra merkezli Financial Times, "sekiz yıllık pazar ekonomisi politikaları"nın yarattığı, büyük bir kısmı Dünya Bankası ve ABD’ce sağlanan malî yardıma bağlanabilecek küçük ölçekli büyümeyi gözden geçirerek, bu iktisadî tesirin Meksika ekonomisine genelde küçük bir kazanım sağladığını yazıyor. Yüksek faiz oranları, Meksika’nın borç krizinde asıl etken olan büyük sermaye akışını kısmen tersine çevirmiştir; her ne kadar borçlar giderek büyüyen bir yükümlülük yaratsa da, bunların büyük bir kısmı Meksikalı zenginlerden alınmış borçlardır.
Tahmin edilebileceği gibi, bu kalkınma modelini "yürürlüğe koyma" planına yönelik ciddi bir muhalefet oluştu. Mexico City’den tarihçi Seth Fein, ABD’de çok az yankı bulmasına rağmen, popüler saygınlığa sahip 1917 Anayasa’sınca hükme bağlanmış tarımsal ve eğitimsel haklar ile emeği güvence altına alan hakların iptalini de kapsayan hükümet politikalarına karşı iyi örgütlenmiş eylemlerin düzenlendiğini yazdı. Aynı şekilde Los Angeles Times muhabiri Juanita Darling, işçilerin, muhtemelen yabancı şirketlerle mücadele etmeye çalışan yerli şirketlerin harcamaları kısma çabalarına kurban gidecek olan "zorla kazanılmış haklar"ının ellerinden alınmasına karşı duydukları tepkileri aktardı.
1 Aralık tarihli "Meksikalı Piskoposların NAFTA Bildirisi" antlaşmayı yaratacağı olumsuz toplumsal sonuçları nedeniyle, bir parçası olduğu ekonomik politikalarla birlikte kınadı. Piskoposlar, 1992 Latin Amerika Piskoposları Toplantısı’nda alınan kararı tekrarladılar: "Pazar ekonomisi, nüfusun büyük bir çoğunluğunu marjinal kılacak ve eşitsizliği vurgulayacak bir şekilde uğruna her şeyin kurban edileceği mutlak bir şey olamaz." Bu, yatırımcılara sağlanan benzeri antlaşmalarla NAFTA’nın türdeş etkisidir. Hükümet dışı en büyük sendikanın üyeleri de dahil olmak üzere işçiler ve diğer gruplar da, işçi hakları, çevre, egemenlik yitimi, şirket ve yabancı haklarında arttırılan koruma ve istikrarlı bir gelişme adına diğer tercihlerin gözardı edilmesi üzerindeki etkilerine dikkat çekerek antlaşmaya muhalefet ettiler. Meksika’nın önde gelen çevre örgütünün başkanı Homero Aridjis, "Meksika’nın karşı karşıya kaldığı üçüncü işgale" karşı çıktı: "İlk işgal silahlarla, ikincisi ruhani olarak gerçekleşti. Üçüncüsü ise iktisadî işgaldir."
Korkulanların gerçekleşmesi uzun sürmedi. NAFTA’nın Kongre’de onaylanmasından kısa bir süre sonra, işçiler GE ve Honeywell fabrikalarından, standart gerekçeyle, bağımsız sendikalar kurmaya teşebbüs etme nedeniyle kovuldular. Ford Motor Şirketi 1987 yılında, sendikayla yaptığı sözleşmeyi feshederek tüm işçilerini kovdu ve çok daha düşük ücretlerle yeni işçiler istihdam etti. Vahşice uygulanan baskılar protesto eylemlerini engelledi. Volkswagen, 1992’de 14 bin işçisini işten çıkarıp iktidar/devlet partisinin desteği ile, yalnızca bağımsız sendika liderleriyle bağlarını kesenleri yeniden işe aldı.
Tüm bunlar NAFTA ile yaratıldığı söylenen "ekonomik mucize"nin aslî unsurlarıdır. NAFTA’nın onaylanmasından birkaç gün sonra, ABD Senatosu, 100 bin yeni polis istihdam edilmesini, üst düzeyde güvenli bölgesel hapishaneler ile genç suçlular için kamplar kurulmasını, ölüm cezasının yaygınlaştırılmasını, infazların daha da sertleştirilmesini ve hak daraltıcı başka uygulamaları öngören, Senatör Orris Hatch’ın deyimiyle "suça karşı tarihin en iyi önlemler paketi"ni kabul etti. Basına demeç veren ceza hukuku uzmanları, bu yasanın "toplumsal ayrışmanın cani suçlular yaratan nedenleri" üzerinde durmadığı için suç üzerinde daha çok etkisi olacağına dair kaygılarını dile getirdiler. Cani suçlular yaratan toplumsal ayrışmanın nedenleri arasında ilk sırayı, NAFTA ile bir adım daha öne çıkan, Amerikan toplumunu kutuplara ayıran iktisadî ve toplumsal politikalar alıyor. Refahın ve ayrıcalığın teşvik ettiği "etkinlik" ve "ekonominin sağlığı" kavramları, nüfusun yoksulluğa ve umutsuzluğa sürüklenmiş, kâr elde etme amacıyla kullanılamayan kısmına hiçbir şey sunmuyor. Bu insanlar, şehirlerin gecekondu mahallelerine hapsedilemezlerse, başka bir şekilde denetlenmeleri gerekecek.
Zapatista isyanının zamanlaması gibi, bu yasa rastlantısı da simgesel öneme sahip olmanın ötesinde bir anlam taşıyor.
NAFTA tartışması, hakkında çok az şey bilinen iş süreçleri üzerinde odaklandı. Ücretlerin büyük ölçüde düşeceğine dair keskin bir beklenti hâkim. Steven Perlnstein Washington Post’ta "Meksika’daki ücret düşüşlerinin Amerikan işçilerinin ücretleri üzerinde etkisi olacağını" tahmin ederek "birçok iktisatçı NAFTA’nın ücretleri aşağı çekeceğini düşünüyor," diye yazdı. Bu durum, işgücünün yüzde yetmişini oluşturan niteliksiz işgücünün ücret kaybına uğramasının daha muhtemel olduğunu kabul eden NAFTA taraftarlarınca da bekleniyor.
New York Times’in ekinde NAFTA’nın New York bölgesindeki muhtemel etkilerini araştıran çalışma da benzeri sonuçlara ulaştı: Kazananlar, "finans ve çevresinde örgütlenmiş" sektörler, bölgenin bankacılık, telekomünikasyon ve hizmet şirketleri olacak: Sigorta şirketleri, anonim hukuk firmaları, Halkla İlişkiler sanayi, idari danışmanlıklar ve benzerleri. Telif haklarındaki korumanın arttırılmasından ve teknolojinin geleceğini başlıca şirketlerin denetimi altına bırakmaya yönelik tedbirlerden yararlanacak olan yüksek teknoloji sanayi, yayıncılık ve eczacılık alanındaki imalatçılar da kazanabilecek. Ancak kaybedenler de olacak: Genel olarak "kadınlar, siyahlar ve İspanyol kökenliler" ile "az maharetli işçiler". Bunlar da çocukların yüzde 40’ının yoksulluk sınırının altında yaşadığı, kendilerini acı bir kadere "mahkûm eden" sağlık sorunlarından ve eğitimsizlikten muzdarip olduğu bir şehrin nüfusunun büyük bir çoğunluğuna tekabül ediyor.
NAFTA’nın uygulanmasına dair bir analizde, reel ücretlerin 1960’ların düzeyine düştüğünü kaydeden Congressional Office of Technology Assessment (COTA), NAFTA’nın kayda değer bir şekilde tadil edilmedikçe "Birleşik Devletleri giderek düşük ücretli, verimliliği az bir geleceğe mahkûm edebileceğini" öngördü. Bununla birlikte COTA’nın önerdiği, işgücü ve az önem atfedilen diğer eleştirilerle ilgili, düzenlemeler üç ülkede (Kanada, ABD, Meksika) yaşayan insanlara da yarar sağlayabilir. NAFTA’nın kabul edilen versiyonu, Washington Post’a göre "üstün öneme sahip sevindirici bir gelişme"yi, Amerikan işgücü harcamalarının İngiltere dışındaki diğer tüm sanayileşmiş ülkelerdeki aynı tür harcamalardan daha aşağı düzeye çekilmesini, muhtemelen hızlandıracak. 1985’e dek, Amerikan işçisinin bir saatlik ücreti, diğer tüm G-7 ülkelerindeki işçilerin saatlik ücretlerinden daha yüksekti. Globalleşmiş bir ekonomik yapıda, rakipler birbirleriyle uyum halinde olmak zorunda oldukları için etkiler dünya çapında görülür. General Motors, Meksika’ya, ya da şimdi Batı’daki işgücü harcamalarından daha ucuza işçi bulabileceği ve 305 tarifesi uyarınca korunabileceği Polonya’ya taşınabilir. Volkswagen de kârı kendine harcamaları hükümete ait olmak üzere benzeri türden korumalardan yararlanabileceği Çek Cumhuriyeti’nde iş yapabilir. Daimler-Benz aynı türden düzenlemeleri Alabama’da gerçekleştirebilir. Sermaye özgürce hareket eder; sıkıntılarını işçiler ve cemaatler çeker. Aynı zamanda düzensiz spekülatif sermayenin aşırı büyüklüğü teşvik edici hükümet politikalarına güçlü baskılar uygular.
Artan kutuplaşma ve toplumsal parçalanma ile birlikte global toplumu düşük ücret, yetersiz kalkınma, yüksek kârla dolu geleceğe sürükleyen birçok etken var. Bunun bir diğer sonucu, karar alma hakkı, Financial Times’in "fiilî dünya hükümeti" olarak adlandırdığı, gizlice ve güvenilmez bir şekilde hareket eden özel kurumlara ve hükümet benzeri yapılara tanınırken, anlamlı demokratik süreçlerin yok olmasıdır.
Bu gelişmelerin, "ticaret"in büyük bir kısmının merkezden yönetilen şirket-içi muamelelerden müteşekkil olduğu bir dünyada, gittikçe önemi azalan bir kavram olan iktisadî liberalizmle hiçbir alâkası yoktur. Örneğin Amerika’nın Meksika’ya yaptığı ihracatın, yani, Meksika pazarına hiçbir zaman girmeyen "ithalat"ın yarısı, yukarıda anılan merkezden yönetilen şirket-içi muamelelerden ibarettir. Bu sırada özel iktidar, eskiden olduğu gibi, pazar güçlerinden koruma talep eder ve alır. Seattle Asya-Pasifik zirvesinde Başkan Clinton’ın "serbest pazar"ın geleceği için kendi modeli olarak, her zaman aldığı devasa kamu yardımı olmasa, bırakın ülkenin önde gelen ihracatçısı olmayı, muhtemelen varolamayacak olan Boeing Şirketini önermesi pek münasip olmuştur. Chiapas’taki yerli köylülerin protestosu, yalnız Meksika’da değil, tüm dünyada patlamayı bekleyen saatli bombaları sadece bir an için yalın bir biçimde görmemizi sağlamıştır.
Birikim 75, Temmuz 1995
Çeviren: Özgür Gökmen

Thursday, July 11, 2013

Srebrenica massacre



Srebrenica massacre, slaying of more than 7,000 Bosniak (Bosnian Muslim) boys and men, perpetrated by Bosnian Serb forces in Srebrenica, a town in eastern Bosnia and Herzegovina, in July 1995. In addition to the killings, more than 20,000 civilians were expelled from the area—a process known as ethnic cleansing. The massacre, which was the worst episode of mass murder within Europe since World War II, helped galvanize the West to press for a cease-fire that ended three years of warfare on Bosnia’s territory (see Bosnian conflict). However, it left deep emotional scars on survivors and created enduring obstacles to political reconciliation 


 




 















Monday, July 8, 2013

Sivil Ha(l)k Hareketleri Niçin Yenilmezler?

 
Gezi Parkı direnişi sonrası başlayan süreç Türkiye’de siyasal alanı, siyasal özneleşme süreçlerini ve devletin karakterinin almış olduğu biçimi kavrayışımıza dair pek çok yeniliği beraberinde getirdi. Tanıdık olmadığımız türde bir muhalefet ile karşılaştığımız gerçeğini göz ardı ederek, başlayan direniş sürecini kazanma/kaybetme ikiliği içerisinde kavramaya çalışan klasik sol hareketlerden, hareket içerisinde yer alan otoriter ve Kemalist bir eğilimi özellikle öne çıkaranlara, yaşanan süreci var olan güç mücadelesi içerisindeki klasik sol/sağ pozisyonlarla ilişkilendirenlerden, onu daha özgürlükçü bir eksenden okumaya gayret gösterenlere kadar, cereyan eden hakikati adlandırmaya ve anlamlandırmaya çalışan çok farklı aktörlerle karşı karşıyayız. Kuşkusuz, bu pozisyonların her biri kendisini temellendirmek için gerekli sembolik-siyasal malzemeyi direniş sürecinden çekip çıkarıyor ve direniş karşıtı ya da taraftarı pozisyonunu bu gösterenler etrafında kuruyor. Oysa yaşanan süreçte hiçbir siyasal pozisyonun reddedemeyeceği ve kendi pozisyonuna indirgeyemeyeceği bir hakikat var, o da hareketin parçası olanların kendi dilini, eylem repertuarını ve ifade gücünü yaratarak, onun hakikatini, çok aktörlü ve çoğulcu bir zeminde kurma çabaları ve ağırlıklı olarak sivil bir tutumu benimsemeleri. Gezi parkı direnişi ile birlikte ortaya çıkan bu yeni sivil-sosyal hareketi anlayabilmek için, Türkiye siyasetinin içerisinde cereyan ettiği ve siyasal alanı üst belirleyen temel ilişkisel yapıyı kısaca gözden geçirmemiz faydalı olacak. 
 
I) Gezi ve Parkı Direnişi ve Türkiye Siyaseti
 
Gezi parkı direnişi ile başlayan süreç, Türkiye siyasetinin gelenekselleşmiş kalıplarını önemli ölçüde sarstı. Türkiye siyasetini belirleyen güç mücadeleleri uzun bir süredir, etnik ve din temelli bir cemaat oluşumunun gölgesinde şekilleniyor. Pragmatik hedefler üzerine kurulu ve saf bir güç mücadelesi üzerinde yükselen bu siyaset tarzı, haklar ve özgürlükler açısından sınırlı bir siyasal alanın oluşumuna dayalı ve bunun en önemli göstergelerinden biri de güç mücadelelerinin özellikle semboller etrafında yoğunlaşması. Geçirdiğimiz son yirmi yıl, özellikle siyaseten aşırı anlam yüklenmiş, bu nedenle kutsanarak yüceltilen ya da kamusal alandan silinmeye çalışılan türbandan postere ve poşuya kadar semboller etrafında süren bir güç mücadelesiyle belirlendi. Bu tutumun en temel uzantılarından biri de siyasal alanda konumlanan liberalinden ulusalcısına, sosyalistinden muhafazakârına bütün aktörlerin, yaşanan güç mücadelesi içindeki konumlarını reaktif bir duygusallık ve stratejik bir karşı konumlanmalar dizisi üzerinden biçimlendirmesidir. Siyasetin haklar ve ilkeler üzerinden şekillenmediği, bunun yerine alınan tavırların karşı durulan aktörlerin tutum ve davranışlarına ve geçmişten bugüne bu tutum ve davranışların aktörlerde yarattığı duygusal hezeyana dayandığı bir durumda, kaçınılmaz olarak her aktörün tutumu, aynı zamanda karşı çıktığı aktörlerin sembolik-maddi konumu tarafından biçimleniyor. Reaksiyoner, kendi konumunu olumlu-yapıcı ilkeler üzerinden kuramayan ve dolayısıyla da sürekli olarak kendi meşruluğunu karşı çıktığı aktörler dizisinin sembolik-siyasal posiyonuna terk eden bir siyasal konumlanışlar çokluğu söz konusu. Bu tarzda yapılanmış ve hukuk devleti ilkelerinin sürekli bir kriz içerisinde olduğu bir siyasal alanda, mağduriyet kalıbında dövülmüş rövanşist duygusal yatırımlar yapan, hınca dayalı bir rövanşı hayata geçirebilecek parti ve liderlerle güçlü özdeşleşmeleri hayata geçiren ve sürekli olarak güncel siyasal tutum ve eylemleri, içten ve dıştan destekli tehditkâr bir büyük projenin (ABD, AB, vs. kaynaklı) parçası olarak okuyan, paranoyak-rövanşist siyasal okuma biçimleriyle karşı karşıyayız. Her adımımızda maruz kaldığımız, oradan mısın buradan mısın; Amerikancı mısın Esadcı mısın, İslamcı mısın laik misin, Ergenekoncu musun milli iradeci misin soruları, bu paronayak-rövanşist-tepkisel anlayışın bir uzantısı ve siyasal alanı özellikle ikilikler etrafında kurmaya çalışan siyasal proje ve pratiklerin doğrudan bir yansıması.
 


FİRUZ KUTAL
 
Bu tür bir paronayak-rovanşist-tepkisel tutum, liberalinden İslamcısına, ulusalcısından muhafazakârına son dönemde bütün aktörlerin siyaseti okuma ve eylem tarzlarını üst belirleyen bir meta-yapılandırıcıya dönüşmüş gibi. Böyle şekillenen siyasetin kaçınılmaz sonuçlarından biri, kendini doğrudan devletin karakterinde gösteriyor. Son otuz yılın özeti, yurttaşlarına eşit mesafede konumlanan, gayri-şahsi bir otoriteyi cisimleştirmesi beklenen ve fakat hiçbir zaman bu yönde gelişmeyen bir devletin, Türkiye’de tamamıyla bir rövanş alma ve kaynakları ilk elden dağıtım aracına dönüşmesi oldu. Türkiye’de devlet, belki de tarihinde hiç olmadığı kadar kişisel iktidar ve tabiiyet ilişkileri tarafından belirlenmiş, yurttaşını bizden olanlar ve olmayanlar (devletini sevenler ve sevmeyenler/Türk-İslam sentezini benimseyenler ve benimsemeyenler) olarak ayıran ve daha kötüsü adaletten eğitim politikalarına bütün kararlarını buna göre biçimlendiren bir hal almış durumda. Bu tür bir devlet yapılanmasının, yurttaşlarının etnik, dinsel, yöresel kökenlerine belirli bir mesafede durarak, bir çözüm/mutabakat alanı olarak işleyen bir liberal hukuk devleti özelliği kazanması hem Türkiye’de siyasal alanın biçimlenişine hem de sermaye birikim süreçlerinde devletin oynadığı özgül role yakından baktığımızda açıkçası olanaksız görünüyor. Hemen belirtmek gerekiyor ki, devletin aldığı biçimin neo-liberal politikalarla birleşmesinin en önemli sonuçlarından biri de kendini yurttaşlık ve haklar alanında gösterdi. Kendi çıkarına işleyen her tür rantı kovalayan, devleti kısa süreli amaçları açısından bir araç olarak gören ve çıkarı olan her şeyi hakkı olarak addeden pragmatist bir tutumun da, haklar ve devlet eliyle bölüşüm politikaları söz konusu olduğunda son on yılda meşru hale geldiğini ve yurttaşlık alanını önemli ölçüde daralttığını görüyoruz. Temel hakları çıkarlara indirgeyen ve sürekli olarak kendi yaşam tarzının/çıkarının genelleşmesi üzerinden sivil-siyasal hakları kurmaya çalışan bu duruş, aslında bir yurttaşlık alanının oluşmasını kendi varlık koşullarının devamı açısından pek de istemiyor ve ona her yoldan ayak diriyor.  
   
Gezi parkı direnişi, haklara ilişkin olarak hem söz konusu tutum alışları hem de devletin yukarıda bahsettiğimiz karakterini hepimiz için bir kez daha gözler önüne serdi. Liberal hukuk devletinin, modern siyaset kuramı içerisinde zaten eleştirisi yapılmış olan ve bir tür olağanüstü hal mantığı tarafından biçimlendirildiği söylenen ilkelerinin, Türkiye’de hiç yerleşmediğini bize tekrar ve tekrar ilan etti. Benjamin’den Agamben’e pek çok düşünürün altını çizdiği gibi, kurucu ve koruyucu şiddet (polis şiddeti) arasındaki ayrımın ortadan kalktığı ve koruyucu şiddetin düzen kurucu hale geldiği her durumun, mevcut olağanüstü hal mantığının şiddetinin artmasına yola açtığı gibi, aslında en çok da devletin meşruiyetinin altını oyduğunu bize bir kez daha canlı bir biçimde gösterdi. Daha önemlisi, kendisini etnik ve dinsel bir cemaat inşasına dayandırmış, rövanşist duygulara dayalı hınç ve hırsı neo-liberal tüketim ve zenginleşme arzusuyla buluşturan, bununla beraber devletin ve sivil toplumun her alanını nüfuz edilmesi gereken bir mevzi olarak gören muhafazakar-hegemonik projenin, haklar, doğa, adalet ve belki de en önemlisi vicdan söz konusu olduğunda sınırlarını ortaya koydu. Fakat Gezi Parkı direnişi sadece mevcut hegemonik projenin değil, kendini onun karşıtı olarak ortaya koyma gayretinde olan hareket ve partilerin de sınırlılıklarını gözler önüne serdi. Sosyalist partiler, CHP ve bilimum sol hareketin, bu tür bir sivil oluşuma moral entelektüel önderlik yapma kapasitesinin olmadığı da ortaya çıktı. Fakat solun önemli bir kısmının bu sınırlılığa hapsolmayıp var olan hareketin bir parçası olma yolunda mücadele ettiğini, kendi sınırlılıklarına dair dersler çıkardığını ve hareketin sivil karakteriyle buluşmaya çalıştığını söylememek, sokaklarda hak mücadelesi verenlere haksızlık olacaktır. Gezi parkı direnişi yukarıda değindiğim gelişmelerin ve Türkiye’de siyasal alanın dönüşebileceğine dair önemli bir potansiyeller dizgesini açığa vurmuştur. Onu bir kazanma/kaybetme ikiliği içerisinde anlamlandıramayacağımız gibi, böyle okumaya çalışmak ve onun bu şekilde parçası olmak, sivil ha(l)k hareketlerinin niçin/nasıl yenilmeyeceğini de anlamamak olacaktır.
 
II-) Hak hareketleri, yeni siyasal öznellik biçimleri ve Gezi
  
Her şeyden önce belirtmek gerekiyor ki gezi direnişiyle başlayan süreç Türkiye’de yeni siyasal özneleşme biçimlerinin önünü açmıştır. Bu siyasallaşma biçimleri hak hareketlerinin harekete geçirdiği özneleşme biçimleri ile güçlü bir yakınlık taşıyor. Hangi anlamda? Hak hareketleri, siyasal mücadeleyi, kültür, etnisite veya din üzerine kurulmuş sabit öznellikler etrafında inşa etmeyerek, günümüz siyasetinin iki temel hatasından kaçınırlar: öznelerin yüceltilmesine dayalı özcülük ve reaktiflik. Hak hareketleri eşitliği aksiyomatikleştirerek, problemleri eşitliğe dayalı haklar etrafında ele almayı olanaklı kılacak aksiyomlar üreterek, sabit öznelerin doğrudan güç mücadelesine dayalı konumlar savaşını bertaraf ederler. Siyasal çatışmayı sabit özneler arasında değil, yeni hak talepleriyle eklemlenilebilinmesi olanaklı olan,  açık uçlu konumlar arasında kurarlar. Bununla beraber sivil bir karakter arz ederek, tanınma doğrultusunda çıkardıkları çağrının muhatabı olarak devleti değil, haklara dayalı bir mutabakat kurmayı amaç edinen toplumu alırlar. Üçüncü olarak, haklardan hareketle vaatlerle gerçeklik arasında yer alan, yazılı metinlerden kamu politikası uygulamalarına kadar, pek çok pratik, uygulama ve yazılı metin içerisinde açığa çıkan eşitlik taahhüdü ve eşitsizlik arasındaki gerilimi radikalleştirirler. Bu anlamda basitçe haklara inanmış toplumsal kesimlere değil, asıl hâkim ideoloji tarafından tabiiyet altına alınmış toplumsal kesimlere çağrı çıkarırılar. Bu bağlamda, bu tür hareketler hak arama hareketinin parçası olan özneleri, iktidarı ele geçirme gibi doğrudan sonuçlardan çok, süreçlere odaklayarak öz-düşünümsel ve kendi pozisyonunu gözden geçirebilen bir tutuma sevk ederler. Sivil hak hareketinin taşıyıcısı olan öznelerin öz-düşünümselliği ve eleştirelliği ölçüsünde hiyerarşik ikilikler kuran yapılardan uzak ve diğer hak talepleriyle ilişki ve eşdeğerlik kurabilen, zengin-çoğulcu talepler zincirini inşa edebildiği ölçüde de genişlemeci ve demokratik bir nitelik arz ettiğini söyleyebiliriz. Bu niteliği, sivil-siyasal hak hareketlerinin klasik siyaset oyununun dışında konumlanarak sembolleri yeniden kurabilmesini, çökelmiş ve tortulaşmış olan siyasal konumları çözebilmesini, siyasal alanı dinamik bir biçimde yapılandırabilmesini sağlar. Her şeyden önce basitçe devlet odaklı olmaması, bu tür hareketlerin belirli bir devlet aklını tahkim eden öznelerin ve partilerin ötesinde yer almasını ve devlet aklına ve bu aklı destekleyen aktörlere dışarıdan bir basınç uygulayabilmesini olanaklı kılacaktır. Böylece, siyasal alanın parçası haline gelecek sorunlar dizisini genişletir ve birbiriyle ilişkilendirirken, evrenselleştirilebilir konumlara dayanan yeni siyasal aktörlerin de oluşumunun önünü açarlar. Son olarak, hak hareketleri reaksiyoner, rövanşist, olumsuz duygulanım ve özdeşleşmeleri hayata geçiren hareketler olmanın ötesinde, müşterek alanların kuruluşuna yönelen, eşitlik ve özgürlük gibi ilkeler etrafında olumlu eylem biçimlerini destekleyen, kendi örgütlülüğünü de bu doğrultuda geliştirmeye çalışan hareketlerdir.
 
     
Gezi direnişi yukarıda temel hatlarını verdiğimiz hak hareketlerinin temel niteliklerini önemli ölçüde üretmiş ve kendi özgül tarihsel bağlamı içerisinde buna yönelik pek çok işaret sergilemiştir. Uzun süredir ilke defa etnik, dinsel ve dar anlamda sınıfsal siyasal özneleşme biçimlerinin dışında güçlü bir toplumsal hareket ile karşı karşıyayız. Gezi direnişi ile başlayan sürecin Türkiye’de mevcut hak, tanınma ve özgürlük talepleri arasında eşdeğerlikler kurabilen bir sivil ha(l)k hareketine dönüşmesi, her ikisi de son derece devletçi ve otoriter olan militer-devletçi konum ile otoriter sağcılığın ötesine geçme olanağını da doğurdu. Siyasal alanı bu ikilik etrafında yapılandırmaya çalışan tavra karşı, yeni ve eşitlikçi olduğu kadar özgürlükçü ve sivil olan bir konumu açmak her zamankinden daha mümkün. Bunun için sadece hayata geçirilen olumlu enerjinin ötesine geçerek, negatif ve pozitif gibi ikilikler içerisine hapsedilmiş olan özgürlük kavrayışımızı da derinleştirilmemiz gerekiyor. Bu özgürlük anlayışının, cinsiyet eşitliği talep eden ve alanlarda hareketin taşıyıcısı olan kadın hareketi ve lgbt bireylerin, tanınma ve yurttaşlık mücadelesi veren Alevilerin ve Kürtlerin, yaşam tarzlarına müdahaleye karşı çıkan orta sınıfların ve giderek yoksullaştırılarak borç sarmalına sokulan yoksulların taleplerini, sivil, siyasal ve sosyal haklar dili aracılığıyla içerebilmesi gerekli. Doğadaki tüm canlıların yaşam hakkını savunmamızı olanaklı kılacak ve sosyal-siyasal-sivil haklar arasında güçlü sentezler oluşturabilecek bir özgürlük kavrayışı ile özgürlükçü bir konumu, kendi demokratik dili ve alanları ile birlikte hep birlikte inşa edebilmemiz için imkansız olduğu düşünülen şeyin üzerine cesaretle yürümeliyiz. Çünkü özgürlükçü arzular söz konusu olduğunda devlet ve muhafazakar tabiiyet biçimleri açısından temel sorun, bu arzuların imkansız olması değil, tıpkı Gezi Parkı’nda olduğu gibi,  eşitlik talep eden ve tabiiyet ilişkilerini reddeden özneler tarafından sahiplenildiğinde son derece gerçek olmasıdır. Şu an, dik bir dağın yamacına eşitlik ve özgürlük için yağan kar taneleri gibiyiz. Hangimizin sözü, eylemi, duruşu veya gaz bombasından etkilenen kardeşine uzattığı eli, 1980 askeri darbesinden Gazi Mahallesi’ne, Uludere’den Gezi Parkı’na yaşadığımız onca adaletsizliğin ve vicdansızlığın üzerini örterek her tarafı beyaza kesecek çığı başlatacak bilmiyoruz. Ne güzel, ne umutlu! O halde özgürlüğün çoşkusu ve arzusuyla, süzülerek, rüzgârla dans ederek, boyun eğmeyerek, nefrete, tepkiselliğe, sömürüye, cinsiyetçiliğe, elitizme ve otoriterliğe inat, yaşamı savunmak için, Avanti!    
 

Saturday, July 6, 2013

1915 Soykırımının Vahşeti Evinde Ermeni Çocuğu Olanlar, Hıristiyan Çocuğu Olanlar Muhtara Teslim Etsinler!

1915 Soykırımının Vahşeti Evinde Ermeni Çocuğu Olanlar, Hıristiyan Çocuğu Olanlar Muhtara Teslim Etsinler!
Şirin, Almanya'da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim'in kızı olarak biliyordu. Annesinin ve babasının Ermeni olduğunu, kendilerine "Bizimkiler" dendiğini, 12 yaşında tesadüfen öğrendi.
03.07.2013 / 23:03

Şirin, Almanya'da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim'in kızı olarak biliyordu. Annesinin ve babasının Ermeni olduğunu, kendilerine "Bizimkiler" dendiğini, 12 yaşında tesadüfen öğrendi. Çok üzüldü. Saçlarına aklar düştü.
Kimliği unutturulmuş, kişiliği parçalanmış Şirin'in kendini ve kültürel kimliğini arayışının öyküsü, bizi Köln'den Adıyaman Kâhta'ya, doksan yıl öncesinden günümüze sürükler ve "Bizimkiler"le tanıştırır. "Bizimkiler" 1915 faciasından kurtulduktan sonra zorla Müslümanlaşan; görünürde Müslüman, aslında Hıristiyan olarak Anadolu'da yaşamak zorunda kalan Ermenilerdir. Baskı altında tutulmuş, kimlikleri inkâr edilmiş bu insanlardan birçoğu olağanüstü bir çaba ile kendini yetiştirmiş; çalışkanlıkları, yaratıcılıkları, mesleki ve sanatsal becerileriyle toplum hayatında kendilerine yeniden yaşama alanı yaratmışlardır. Onlar büyük bir yangının küllerinde açan yediveren gülleri; kayaların bağrında kendilerine yaşama alanı yaratan ulu ağaçlar gibidir.
İsmini Türkçe "Sarı Gelin", Ermenice "Sari Gyalin" türküsünden alan bu kitapta, Adıyamanlı "Bizimkiler"in gerçek hayatlarından manzaralar ve insan halleri kaleme alınmıştır.

"Emanet Çeyiz: Mübadele İnsanları" ve "Seninle Güler Yüreğim" adlı romanların yazarı Kemal Yalçın'ın bu kitabı ilk kez 2004 yılında Almanya'da yayınlanmıştı. 
Kitaptan Pasajlar Şirin'in annesi ne zaman, nasıl öğrenmişti Ermeni olduğunu...
"Ermeni’yiz" desek, Ermeni değiliz; "Müslüman’ız" desek Müslüman değiliz! Biz, işte bu kaderin insanlarıyız. Unutturmuşlar anadilimizi. Kürtlerin içinde yaşaya yaşaya Kürtleşmişiz. Anadilimiz Kürtçe olmuş. Dilimiz Kürt, özümüz başka. Türkçe konuşuruz, Türk değiliz. Türkler bize Kürt der; biz kendimize Kürt demeyiz. Biz biliriz birbirimizi... Biz kendimize "Bizimkiler" deriz. Özümüz, soyumuz, kökümüz Ermeni, dilimiz Kürt, dinimiz Müslüman... İnsan istemeden ne kadar Müslüman olursa, işte o kadar Müslüman’ız.
Ben yedi yaşındayken öğrendim Ermeni olduğumu.
İlkokula giderken, her gün and içerdik. "Türküm, doğruyum, çalışkanım!" diye. Evimizde Kürtçe konuşulurdu. Evde kendimi Kürt bilirdim. Okula başlar başlamaz, Türk olduğumu duydum. Evde Kürt, okulda Türk büyürken bir gün aslımızın Ermeni olduğunu öğreniverdim.
Komşumuzun kızı Fatma ile birlikte oynardık. Bir gün evimizin önünde karıncaları öldürüyorduk.

"Gel şu kırmızı karıncaları öldürelim. Bunlar gâvur karıncaları. Siyahları bırakalım. Onlar Müslüman karıncaları!" dedi Fatma.
Karıncaların "gâvur", "Müslüman" diye ayrıldıklarını ilk duyuyordum. Şaşırdım:
"'Gâvur' ne demek?" dedim.
"E siz de gâvursunuz ya! Kırmızılar sizin, siyahlar bizim karıncalarımız! Müslüman karıncalar gâvurları öldürecek!"
Anlamadım ama canım sıkıldı. Karıncaları öldürmek istemedim. Oyunu bırakıp, hiçbir şey demeden Fatma'nın yanından ayrıldım.
(s. 59-60)
Şirin'in Hazırladığı Mezar
Adıyaman'a tatile gitmişlerdi. İlkokula henüz başlamamıştı. 
Şirin'e göstermeden bir kaz kestiler, akşama yemek için. Yemeğini yedikten sonra Şirin'in haberi oldu. Bilse kestirmez, kesilmiş olsa bile etini yemezdi.
Ertesi gün sabahleyin, avluda oynarken, kazın kesik başını gördü. Annesine gitti.
- Anne kazın kesik başına bir mezar yapalım! dedi.
Sultan Hanım:
- Git kızım, şimdi benim işim var. Sen istediğin yeri kaz, istediğin gibi göm; istediğin gibi mezar yap! Diyerek Şirin'i başından uzaklaştırdı.
Bir zaman sonra Şirin geri geldi:
- Anne, dedi, gel bak ben kazı gömdüm. Bir mezar yaptım!
Evde bulunanlar gülüştürler.
- Hele Şirin'in yaptığı kaz mezarına bakalım! Dediler.
Şirin bir mezar yapmış. Başına da tahtadan bir haç dikmişti. Görenler gülüyordu:
- Tu tu tu! Çocuk aslını biliyormuş, aslını.
- Şükür! Bin kere şükür! Şirin aslını biliyor, aslını!
- İnsanın kanı çeker aslına! Bakın Şirin'in kanı da aslına çekmiş!
- Maşallah! Bin bir kere maşallah! Kanı aslına çekmiş!
Şirin, kaz mezarının başına haç dikti diye herkesin sevinmesini pek anlayamamıştı. Aslında Şirin, Almanya'da hiç Müslüman mezarı görmemişti o güne kadar. Okula giderken gördüğü mezarların başındaki haçları biliyordu sadece. Ama çok sonraları, bu haç dikme olayının "Bizimkiler"i neden bu kadar sevindirdiğini anlayacaktı. Şirin farkına varmadan, Adıyamanlı "Bizimkiler"in içlerindeki özlemi gerçekleştirmişti.
(s. 68-69)
Şirin'in Dayısının Cenazesi
Şirin'in dayısı, ölünce amcaları, akrabaları derin derin düşünmeye başladı. Cenazeyi nasıl kaldıracaklardı? Müslüman usulüne göre yapsalar, imam ölüyü yıkarken sünnetsiz olduğunu görür ve yıllardır gizledikleri sırlarını anlardı. Oldum olası "Elhamdülillah Müslüman’ız!" diyen "Bizimkiler"in gerçekte Hıristiyan olduklarını herkese duyururdu.
Ne yapacaklardı?
Cenaze odanın ortasında yatıyordu.
Hayır! Gerçek kimliklerini, esas inançlarını komşuları bilmemeliydi. Gerçekler acıydı ama ölenle ölünmüyordu. Kalanlar, Müslümanların içinde, Adıyaman'da yaşamaya devam edeceklerdi. Çözümü zor dile getirdiler:
Cenaze, gece gizlice götürüp mezarlığın kıyısına gömülecekti...
Yakın akrabalardan beş erkek bu işi yaptı.
(s. 76)
Çarşafın Altında Boyunlarına Haç Takanlar
"Bizimkiler"den bazı akrabaları beş vakit namaz kılmaya başlamıştı. 
Adıyaman'da "Bizimkiler"in namaz kılmalarının nedeni korku, güvensizlikti.
- Ne yapalım yengem? Hıristiyanlıktan Hıristiyanlık mı kaldı? Hazreti İsa'ya saygımız, inancımız sonsuz. Ama ibadetimizi yapacak, doğan çocuğumuzu vaftiz edecek bir kilisemiz mi kaldı? Kiliselerin temellerini bile söküp yok ettiler. Geçmişi hatırlatacak bir iz bile bırakmıyorlar. Adıyaman'da kala kala bir Süryani kilisesi kaldı. Haydi gidebilirsen git! Ertesi gün başına gelmedik kalmaz. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz. Allah görüp biliyor içimizi dışımızı. Ne yapalım?
"Bizimkiler"den bazı kadınlar ise siyah çarşaf örtünmeye başlamıştı. Sebebini sorduğunda, "Ne yapalım Şirin, Daciklerin gözü üstümüzde" cevabını alıyordu.
Bazı kadınlar ise, çarşafların altında boyunlarına haç takıyordu. Hıristiyanlık geleneklerini, kimseye göstermemeye çalışarak sürdürüyorlardı. Paskalya Yortusu geldiğinde yumurtalar boyanıyordu.
(s. 95)
Adıyamanlı Hripsime, Annesini Anlatıyor:
Annem sevkiyatta üç yaşındaymış. Kafile giderken bir Kürt annemi almış. Bebek isminde bir Kürt köyüne götürmüşler. Anneme bu Kürt aile yedi sene bakmış. Büyütmüş.
Annemin annesi diğer Ermenilerle birlikte sevkiyata gitmiş. Ortalık düzelince, Adıyaman'a dönmüşler.
Bir yandan yer yurt edinmek, ekmek parası kazanmak için çalışırken; bir yandan da herkes yolda belde kaybolan; onun bunun el koyduğu kızını, kardeşini, karısını, oğlunu, gelinini aramaya başlamış. Annemin halası, sora sora, araya araya; yedi sene önce sevkiyata giderken bir Kürdün aldığı annemin Bebek Köyü'nde yaşadığını öğrenmiş. Hemen Bebek Köyü'ne varmış. Sora sora annemin kaldığı evi bulmuş.
Büyük halam, annemi geri istemiş. Fakat yedi yıldan beri anneme bakan köylü onu vermemiş: "Hayır vermem! Yedi seneden beri ben ona baktım. Büyüttüm. Ben onu oğluma alacağım!" demiş.
"Yedi senede yaptığın masrafını ödeyeyim. Gel sen kardeşimin kızını geri ver!" demiş. Köylü "Kesinlikle vermem!" diyerek büyük halamı evden kovmuş. 
Günlerden bir gün, köylerde tellal bağırmaya başlamış:
"Duyduk duymadık demeyin! Evinde Ermeni çocuğu olanlar, Hıristiyan çocuğu olanlar muhtara teslim et.
aykiridogrular.com

Friday, July 5, 2013

Stalin'in 2013 atağı ve güçlü liderlere tapan toplumlar

"Parti Merkez Komitesi, SSCB Bakanlar Kurulu ve Yüksek Sovyet (parlamento) Prezidyumu, Bakanlar Kurulu Başkanı ve SBKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri Josef Stalin'in (İosif Vissariyonoviç Çugaşvili) ağır bir hastalık sonucunda, 5 Mart 1953 akşamı, saat 21.55'te öldüğünü derin bir üzüntüyle bildirir."
60 yıl önce, bu duyuru ile bütün dünya, Yirminci Yüzyıl'ın en büyük diktatörlerinden birinin artık yaşamadığını öğreniyordu. Aşağı yukarı 30 yıl süren bu diktatörlük dönemine, sadece iç savaş ve İkinci Dünya Savaşı değil, baskıcı politikalar, kitlesel devlet terörü, bazı halkların yaşadıkları yerlerden kovulması, açlıktan ölen, sürgünlere gönderilen, uydurma mahkemelerle infaz edilen on milyonlarca insanın trajedisi de sığdı.
Stalin iktidarında tahminen 25 milyonu İkinci Dünya Savaşı'nda olmak üzere toplam olarak 50-60, hatta bazı tarihçilere göre 100 milyon civarında Sovyet yurttaşı öldürüldü. Yani son rakam ne olursa olsun, yaygın kanı, savaşta öldürülenlerden fazlasının devlet terörüne kurban gittiği yolunda.

Size çok korkunç da olsa, artık epeyce geçmişe karışmış görünen tarihsel konulardan bahsettiğimin farkındayım. Ne gereği var şimdi, değil mi? Onca yıl geçmiş aradan. Üstelik çok değil birazcık ararsanız, bu yazdıklarımı reddeden, hatta şiddetle yalanlayan, aslında Stalin'in ideal bir devlet yöneticisi olduğunu savunan birçok kişi bulabilirsiniz.
Tartışmaya değer mi şimdi?
Değmez mi dersiniz?..
*   *   *
Geçenlerde Rusya'da saygın bir araştırma kurumu olan VTsİOM'un düzenlediği bir anketin sonuçlarını okudum. Bu sözü pek sevmem, ama gerçekten de "sansasyon" denilebilir.
Anket sonuçları Rusya toplumunun yüzde 36'sının Stalin'in tarihsel rolüne olumlu yaklaştığını ortaya koymuş. Tersi görüşte olanlar yüzde 25, "fark etmezciler" de yüzde 30 civarında, gerisi de cevap ver(e)meyenler..
Yüzde 36!..
1990'da Stalin'i destekleyenlerin oranı yüzde 8'di. 2007'de ise yüzde 15...
Ne oluyor?
Onca tarihi sır açıklandı. Gizli anlaşmalar, Kremlin'in Hitler'le "dans" denemesi, Katyn katliamı, Gulag üzerine yazılanlar, Aleksandr Soljenitsin ve başka yazarların kitapları, daha 1984'te gösterilen Gürcü rejisör Tengiz Abuladze'nin Pişmanlık filmi ve daha niceleri, belgeseller, belgeler...
Bunca şeye karşın şimdi Rusya'da Stalinistlerin sayısı mı artıyor?
Sanmam.
Öyleyse?
Dünyadaki zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun belki de en derin olduğu ülke Rusya. Üstelik yıllardır iktidar sanki buna hiç aldırmıyor ve söz konusu uçurum giderek daha da derinleşiyor, her yıl Rus dolar milyarderlerinin gövde gösterisiyle uluslararası listeler sarsılıyor. 90'ların başında diktatörlüğe karşı "özgürlük" diye haykıranların önemli bölümü bugün çoktan "küpünü doldurmuş" durumda.

Bir de bitmez tükenmez sosyal çalkantılar, protesto mitinglerinde kavga gürültüler, eşcinsellerin başkaldırışı, kutsal kiliseye saldıran Pussy Riot üyesi kızlar... Ve kahrolası rüşvetçiler, bir türlü önü alınamayan yolsuzluklar... Koskoca - eski - Savunma Bakanı Anatoliy Serdyukov'un yıllardır çaldığı ve akrabalarıyla metreslerine yedirdiği paralar...
Stalin zamanında hiç mümkün olabilir miydi bütün bunlar!..
Böyle düşünenlerin hepsinin Stalinist ve Komünist Partisi üyesi ya da yandaşı olduğunu hiç sanmıyorum. Komünist olmayıp da "düzen ve disiplin isteyen" milyonlarca Rusya yurttaşı var bence.
Bunlar arasında bizzat tanıdıklarım var. Stalin'i sevdiklerini söyleyemem. Zaten onu kendileri için istemiyorlar; cezalandırmak istedikleri başkaları için istiyorlar...
*   *   *
Geçen hafta merkezi Rus kanallarından birinde geç saatte Stalin Bizimle adlı altı bölümlük bir film gösterildi. Stalin konusunda "dengeli" (?) bir tutum izlemeye çalışan devlet acaba "çaktırmadan" fikir mi değiştiriyor, diye düşünmemek elde değildi. Stalin çok zekiymiş, çok okurmuş, şiir de yazarmış, yabancı liderler ona hayranmış, bedava sağlık ve eğitim hizmetlerinin organizasyonundan tutun da uzay araştırmalarına ve Moskova Üniversitesi'yle başkent metrosunun temellerinin atılmasına kadar her yerde onun imzası varmış. (Yalan da değil hani!) Yılbaşı kutlamaları bile onun sayesinde gelenekleşmiş...

Stalin döneminde yaklaşık 900 bin kişi resmen kurşuna dizildi. Tatarlar, Çeçenler ve başkaları, milyonlarca insan sürgüne gönderildi. Bu konularda çıt yok!..
Stalingrad muharebesinin son yıldönümü ne kadar güçlü kutlanmıştı. Ve Volgograd'ın adı neredeyse yeniden Stalingrad olmak üzereydi. Geçenlerde Amerikalıların evlat edindikleri Rus çocuklarını öldürmelerini protesto ettiğini haykıran bir Duma üyesi, sözü nasıl olduysa bambaşka bir yere getirdi ve Moskova'da bir sokağın adının "Stalingrad Sokağı" olması gerektiğini savunarak epeyce alkış aldı...
Düşünüyorum da, ilginç... Benim hatırladığım kadarıyla, asıl ideolojik önder Vladimir Lenin'di ve Stalin de onun devamcısı ve "en iyi Leninist" idi. Ama şimdi... Lenin çok gölgede kaldı. (Anketlere göre, Rusya'da 1989'dan 2012'ye kadar popüler liderler sıralamasında Lenin'e verilen destek yüzde 72'den 37'ye düştü.) Stalin ise şahlanıyor. Adı televizyon programlarda, yarışmalarda, gazetelerde, kitaplarda...
Neden acaba?
Belki de bir siyaset bilimcinin de dediği gibi, Stalin "tam da Rusların idealindeki lider tipi." Yani "sert yönetici, demir yumruk; halkı kendi kaderiyle ilgili sorumluluktan tümüyle 'kurtaran', her şeye tek başına karar veren ve ne pahasına olursa olsun uygulayan, uygulatan bir diktatör"...
Parti tümüyle lidere bağlı, kimseden farklı görüş çıkmıyor, en yakın yardımcıları bile ondan korkuyor; medya tümüyle onun emrinde, tek bir muhalif ses gelmiyor; yerel yönetimler de öyle; parlamento "kukla"; yargı o ne derse onu yapıyor; halk ona tapıyor...
O ne zaman kükrese herkes ya suspus oluyor, ya çılgınca alkışlıyor...
Kimsenin "liderden bağımsız bir vicdanı kalmamış durumda". Yalnızca ahlaki değerler değil, akıllar da ona tutsak...
Bu satırlar size bir şeyler hatırlatıyor mu?..
Bir şey daha hatırlayın o zaman: Yıl 2013!..