Friday, August 16, 2013

MODERN KİMLİK VE KÜLTÜREL TRANSFORMASYON BAĞLAMINDA, İSTANBUL’DA ERKEN DÖNEM FOTOĞRAFI

Uluslararası Hrant Dink Vakfı'nın 12-13 Haziran 2010 tarihlerinde Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsünde organize etmiş olduğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'de Kültürel Etkileşimler Sempozyumu'nda yapmış olduğum "Modern Kimlik ve Kültürel Transformasyon Bağlamında, İstanbul'da Erken Dönem Fotoğrafı" başlıklı konuşmamın tam metnidir;


MODERN KİMLİK VE KÜLTÜREL TRANSFORMASYON BAĞLAMINDA, İSTANBUL’DA ERKEN DÖNEM FOTOĞRAFI / Tayfun Serttaş

Merhabalar. Ardı ardına tiyatro konuşmalarını dinlerken aklıma Roland Barthes’in bir uyarısı geldi. 21. Yüzyılın en önemli göstergebilimcilerinden Roland Barthes, fotoğrafın diğer sanat disiplinleriyle kurduğu ilişki üzerine düşünürken şöyle bir karşılaştırmaya başvurur; “bana kalırsa fotoğraf, sanata resimden çok tiyatro ile dokunur.” Bu ilişkiler ağı, benim konuşmamım da temel çerçevesini oluşturuyor aslında. Fotoğraf stüdyolardaki teatrel mizansenlerden, gündelik yaşam sosyolojisinin fotoğrafa yansıyan okumalarına uzanan bir konuşma yapacağım fakat buna başlarken geçen haftanın ağır gündeminde yaşananlardan bağımsız düşünmek istemiyorum. Türkiye’den Gazze’ye gitmek üzere yola çıkan yardım gemileri Aşot limanına çekildiğinde, gönüllülerin el konulan ilk “şeyleri” her zamanki gibi fotoğraflar oldu. Böyle durumlarda en alışık olduğumuz şeydir imajların silinmesi.

Olayın ardından İstanbul’a dönen -ilk gelenlerden birisi idi yanılmıyorsam- bir bayanın fotoğraf kamerasının belleğinde, hafıza kartı zaten alınmış ve tüm imajlar silinmişti fakat birkaç fotoğraf karesi çıktı. Bazı kameraların hafıza kartları dolduğunda kendi sınırlı belleklerinde fotoğraf çekmeye devam edebiliyorsunuz. Kameranın kendi belleğine kaydedilen bu imajlar, İsrailli askerlerin de biraz hırpalandığı fakat insanların bir taraftan da askerlere pansuman yaptığı fotoğraflardı. Olaya ilişkin son karelerdi anladığım kadarıyla. Akabinde fotoğraflar hızla Türkiye medyasıyla paylaşıldı; “istesek biz de onlara daha fazla zarar verebilirdik, vermedik! İşte görülüyor, yardım gönüllüleri İsrailli askerle o şartlarda dahi yardım etti” şeklinde... Anlaşılabilirdi. Ertesi sabah ise aynı fotoğraflar bu kez İsrail basınında manşetti: “Bizim aradığımız kanıtlar Türkiye’den çıktı! Gördüğünüz gibi onlar yardım gönüllüsü değil gerçekte teröristler! Askerlerimizin heryeri kan içerisinde, şu İsrailli askerin burnundan akan kanlara bakın! Askerlerimizi öldürmeye çalıştılar!” şeklinde... İsrail kamuoyu için, anlaşılmaya değerdi.

Fotoğrafın icadından beri daha teorik bir bağlamda tartışmakta olduğumuz şeyin ta kendisidir aslında bu polemik. Konu fotoğraf olduğunda, bazen aynı olaya dair aynı imaj üzerinde dahi bir konsensüs sağlamak imkansızdır. O nedenle ki, fotoğrafın tüm rasyonellik iddialarına rağmen ona yalaşırken her koşulda kompleks düşünmemiz gerekiyor. Bir imaja nereden baktığınız, kim olarak baktığınız, hangi tarihsel period içerisinden baktığınız, kendi kimliğinizle o imajda temsil edilen kimlik arasında sürekli olarak dönüşme potansiyeli bulunan bir anlamlar bütünü yaratır. Bu bütün, aynı fotoğraf üzerinde dahi farklı deneyimler kurgulanmasının temel sebebidir. Günümüzde birçok fotoğraf, tüm diğer sanat yapıtlarından farklı olarak, yalnızca yeterince eski oldukları için müzedeler. Onları müze objesi haline getiren şey, fotografik olarak temsil ettiklerinden ziyade, o temsilin zamansal olarak edindiği değerdir. Susan Sontag, “çekildiği dönem yalnızca konusundan dolayı ilgi uyandıran bir 19. yüzyıl fotoğrafı, bugün daha çok 19. yüzyılda çekilmiş olduğu için ilgi uyandırır” derken, fotoğrafın zaman içerisinde edindiği yeni fonksiyonun altını çizmektedir. Günümüzde, soykırım müzeleri başta olmak üzere bütün hafıza müzeleri fotoğraflar aracılığı ile kurgulanmakta. Fotoğrafın çoğu kez bilinçli - bilinçsiz olarak edindiği bu belgeleyici değer, özellikle onun zaman ile kurduğu ilişki içerisinde ayrı bir belirleyicilik arz etmiştir.

İsrail ve Türkiye medyası arasında o foroğraf krizi yaşanırken, aklıma aslında tarihte de bu işin hiç farklı olmadığı geldi. 1915’te o sonu olmayan yürüyüşe çıkan kafileleri iki grubun izlemesi yasaktı örneğin; fotoğrafçılar ve misyonerler! Misyonerler güvenilmez insanlardı. Çünkü gittikleri ülkelerde olayın tanıkları olabilirlerdi. Mubirlik yapma potansiyelleri çok yüksekti. Fotoğrafçılar kafilelere kesinlikle yaklaştırılmadılar. Çünkü o fotoğrafların 50 yıl ya da bir asır sonra ne anlam ifade edebileceği aslında öngörülüyordu ve böylesi bir risk alınmazdı. İstanbul’da ilk yerli fotoğraf stüdyosunun 1850 yılında Vasilaki Kargopoulo tarafından kurulduğunu baz alırsak, 1915 tarihinde fotoğraf, Anadolu’da yalnızca vilayet merkezlerine değil, özellikle Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı beldelere kadar tüm yerleşim birimlerine girmişti. Kaba bir tarifle, bu tarihte taşrada fotoğraf teknolojisi mevcuttu. Bugün üzerinde çok daha açık olarak konuşabildiğimiz 1915’e dair elimizde topu topu 50-60 kare tutarlı fotoğrafın olması, teknik yetersizliğe değil, bu stratejik yasağa dayanmaktadır. Farkında iseniz elde kalan bu foroğraflar da, ya olayın çok öncesine ya da sonrasına aittir. Kaçak, uzaktan, hızla, geniş açılardan çekilmiş panaromik fotoğraflardır. Bir evin penceresinden gizlice çekilen Harput fotoğrafı buna iyi bir örnektir. Bir diğer grup ise cesetlere aittir ve bunların çoğu eski cesetlerdir. Yani çok belli ki olaydan günler, haftalar sonra oraya ulaşılabilmiş ve belgelenmiştir. 1915’te yaşananlar, hiçbir zaman gerçek anlamda fotografik olarak kaydedilemedi. Bugün hepimiz biliyoruz ki, sürece dair yalnızca iki üç makara filmin tanıklığı herşeyi değişitirebilirdi. Bu, günümüzde de uygulanmakta olan imaj politikalarının tarihteki en özel örneklerinden birisidir kanımca.

1915’den biraz daha şanslı bir süreç olarak 6-7 Eylül pogromu birçok fotoğraf karesine yansıdı. Olay kentin orta yerinde gerçekleşiyordu ve fotoğraflanmasını engelleyebilmek neredeyse imkansızdı. Ayrıca bu tarihte fotoğraf kameraları çok daha kolay hareket edebilir ergonomik formlar kazanmıştı. Ancak o deneyimde dahi, asıl fotoğraf arşivini elinde bulunduran 6-7 Eylül mahkemesi baş savcısı Fahri Çoker, tüm arşivi, ancak ölümünden sonra yayınlanması kaydı ile Toplumsal Tarih Vakfı’na bağışladı. Arşiv, Fahri Çoker’in vasiyetine uyularak onun ölümünün ardından ve olayın gerçekleşmesinden tam elli yıl sonra kamu ile paylaşılabildi. Fotoğraflar kamuya açıldığında gördük ki, evet, herkesin yüzü apaçık ortadaydı! Aslında bunlar beklenenden çok daha çarpıcı fotoğraflardı. Bu fotoğrafların o gün ya da bundan 20 - 30 sene öncesinde yayınlanması demek, o fotoğraflarda aramızda olan bir çok kişinin aynı anda deşifre edilmesi anlamına gelecekti. Anlıyoruz ki, başsavcı göze alınamayacak bir tehdit altındaydı. Fotoğraf sadece temsil ettiği ile değil, temsil ettiği durumun kendisi ile de kritik bir ilişki içerisinde oldu her zaman. Böylesi bir kritik alanı, hele ki azınlıklar gibi bir konu üzerinden düşündüğümüzde ve yeniden kurgulamaya çalıştığımızda, üzerinde durmamız gereken birçok başlık var aslında.

Modern kimlik ve kültürel transformasyon dediğimiz anda karşımıza çıkan sorunlardan ilki; modern kimliğin relatifliğine ilişkindir. Bir kimlik modelinin taşıyıcısı olarak “modern birey” aslında verili bir kimliğin temsilcisi değildir. Yani bizim etnik, dinsel, kültürel ya da cinsel kimliklerimizin yanında, prospektüsü olmayan belirsiz bir kimlik alanı yaratır modernizm. Kimin kime oranla daha modern olduğu ya da modern kimliğin ne olduğunun kriterleri her gün değişmekle birlikte, en basit tanımıyla modern kimlik; Avrupalı seçkin toplulukların kendilerini “modern” olarak tanımlamalarından kısa bir süre sonra, dünyanın geriye kalan büyük bir bölümünün gerçekte modern olmadığının tanımlanmasıyla başlar. Bu hali ile modernizm, kesinlikle tabandan gelen bir talep olarak düşünülmemelidir. Modern kimlik, ortaya atıldığı ilk günden itibaren aslında kendisini “modern olmayanlar” üzerinden tanımlayan ve kendisine ötekiler yaratmak üzerine kurulu ikircikli bir strateji izlemiştir. Bundan sonraki aşama, “biz modern olmayanların” tümü açısından, kah umutlu, kah umutsuz bir eklemlenme çabasından ibarettir...

Özellikle modernizmin ilk - erken - evresinde İstanbul azınlıklarının nasıl bir kültürel misyon üstlendikleri başlı başına birçok araştırmanın konusu varsayılabilir. Toplumsal ve hukuki olarak Osmanlı ülkesine, geleneksel ve dinsel olarak Avrupa’ya yakınlığı bulunan İstanbul azınlıkları, bu süreçte adeta kültürel bir köprü kurarak modernizmin erken dönemdeki en önemli temsilcileri olmuşlardır. Uzunca yıllar Avrupa ile çok daha rahat ilişkiler geliştirebilen yerli azınlıkların modernizmin erken evresindeki misyonu üzerine çok sık konuştuk. O nedenle bu başlığı ayrıca açmak istemiyorum. Ancak tiyatro dediğimiz, fotoğraf dediğimiz, sinema dediğimiz, resim dediğimiz, mimari dediğimiz tüm bu alanların aslında tam da adına “modernizm” dediğimiz meselenin içerisinde okunması gerektiğini hatırlatmakta fayda var. 18. yüzyıla değin yaşadıkları coğrafya içerisinde sınırlandırılmış ticaretten ya da zanaatten başka alternatifi bulunmayan azınlıklar açısından, modernizmin ne gibi fırsatlar yaratma potansiyeli olduğunu tezahür etmek zor değil. Modernizm olgusu, özellikle İslam içerisindeki Hıristiyan azınlıklar için 18. yüzyıldan sonra bir tür sınıf atlama aracı olarak düşünülebilir. Birçok aile bu tarihlerden itibaren sınırlı ve zorunlu iş alanlarından kurtularak çok daha geniş bir alanda faaliyet göstermeye başlamıştır. En basit tanımıyla bu evre, özellikle İstanbul azınlıkları açısından bir tür kurtuluş süreci olarak karşılanır ve böyle anlaşılır. 1. Tanzimat Fermanı sonrasında Osmanlı azınlıklarının geçirdiği ferahlama evreleri bu sürecin somut kanıtı olarak örneklenebilir.

Diğer yandan, modernizm tarihini düşünürken iki büyük dünya savaşını, yanlızca Türkiye’de değil, tüm dünyada azınlıkların görüp geçirdiği en büyük soykırımları, diğer taraftan hala telafisi bulunamayan sayısız çevre felaketini ve tabii ki aslında ötekinin sürekli yeniden inşa edildiği bir tarihi düşünmek gerekiyor. Bu tarihin içerisinden sadece Türkiye lokalinde değil, birçok yerde çok benzer şeyler olduğunu göz önüne aldığımızda, aslında Osmanlı azınlıklarının erken dönemde tutku ile umut bağladıkları modernizmin sonraki evrelerde ne gibi blançolar ortaya koyabileceği kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Buradan İstanbul’a dönecek olursak; modernizm ve fotoğraf olgularını İstanbul bağlamında düşünürken karşımıza çıkan ilk ve en belirleyici etkinin oryantalizm olduğunu görürüz. Oryantalizm, yalnızca Batı tarafından inşa edilmiş ve Batı üzerinden Doğu’nun sırtına yüklenmiş bir algılama biçimi değildi. Bu olgu, Batı modernizminin biçimlendiği yıllarda en belirleyici örneklerini veren temsillerden yanlızca bir tanesiydi. Modernizm, daha çok modern olmayanı betimlemek üzerinden birçok bölge’de farklı stratejilerde kurgulandı. Sürecin, Doğu’ya atfedilen ayağı oldu diyebiliriz oryantalizm. “Modern olanın” kim olduğunun çok daha keskin hatlarla çizildiği bir yüzyılın koşullarında, aynı zamanda bir yabancılaştırma aracı olarak oryantalizm, Osmanlı topraklarında olağanüstü bir fonksiyon edinmiştir. Bu nedenle, kendi coğrafyamız üzerine düşünürken oryantalizmi en az modernizm kadar egemen bir paralel yaklaşım olarak değerlendirmek zorundayız. Fakat bu dönemde başvurulan yöntemleri izlediğimizde anlıyoruz ki, oryantalizm sadece dışarıdan gelen bir egemen görüş değil, aynı zamanda dışarıya karşı içeriden üretilen bir mekanizma olarakta kendisini gösteriyor. Bu danışıklı dövüş aslında bugünün koşulları içerisinde de pek farklı değil. “Egzotizm – oryantalizm” gibi önyargılar her daim Batı’dan bize doğru gelecekmiş endişesi yaratsa da, bir noktadan sonra izliyoruz ki, bizlerde burada İstanbul’u, “İstanbul Belediyesi” olarak temsil ettiğimizde de kendi kimliğimiz adına çok farklı şeyler kurgulamıyoruz. Bu tütsülü pazarlama mantığı, geçmişi yüzyılları bulan yerleşik bir sakat anlayışın günümüzdeki uzantısı olarak düşünülebilir. Bizler hatta delelerimiz dahi gerçekte böyle yaşamıyor, böyle giyinmiyor, her gece dansöz izlemiyor, akşamları evimizde nargile içmiyor ya da sürekli şiş kebap yemiyoruz. Fakat hala bu kriterler içerisinde temsil edildiğimizde, dünyanın büyük bölümüne karşı bizler adına öngörülmüş bir vitrinde ilgi toplayabiliyoruz. Bundan 150 sene önce de, durumun pek farklı olduğunu söyleyemeyiz... Bu açıdan biraz da eldeki örnekler üzerinden konuşmanın faydalı olacağını düşünüyorum.


Abdullah Biraderler’in bu iki örneğinde belirleyici olan şey, kadın bedeninin henüz tam olarak fotoğraf kadrajına girememiş olmasıdır. Burada gördüğünüz her iki karede de Doğulu kadının temsili, fotografik olarak transseksüel olan erkekler tarafından verilmektedir. Yüzyılın başına ait birçok fotoğraf karesinde Müslüman kadın kimliği, erkek bedeni üzerinden taklid edilmek suretiyle betimlenmiştir. Burada temsil edilen kadın, Batılının hayallerinde canlandırdığı egzotik beklentiye cevap vermek üzere kurgulanır. Bu fotoğraflar 19. yüzyıldan itibaren souvenir olarak Avrupa pazarında büyük bir ilgi ve merak uyandırırlar. Müslüman kadınların gerçekte fotografik olarak temsil edilebilmeleri ise bu fotoğraflardan ancak bir asır kadar sonra gerçekleşmeye başlayacaktır. Bu kurgulardaki Müslüman kadın mizanseninin destekleyici unsurlarını belirleyen araç gereçler, mimari elemanlar, etrafa saçılmış yastıklar, nargileler, küçük egzotik ağaçlar, bazen Kuran rahleleri, çiçekler ve arka fonlarda yaratılan Doğu’ya özgü topografyalar oryantalist fotoğrafın karakterini betimleyen ikonografiyi meydana getirir. Batı’nın hayallerini destekleyici nitelikte oluşturulan bu ikonografi, uzunca yıllar koleksiyonerlerin gözdesi olmuştur. Bu erken deneyim, alanın da satanın da aynı yalana lades dediği bir oyun gibi düşünülebilir. Kadının fotoğrafa yavaş yavaş girmeye başlayabildiği dönemde dahi, durum bundan pek farklı olmamıştır.

Oryantalizm üzerinde özellikle durmak istiyorum çünkü özellikle bu aşamada azınlıkların çift taraflı fonksiyonlarından bahsetmek mümkün. Bir tarafta dönemin yerli azınlık fotoğrafçıları tarafından bu fotoğraflar yaratılırken, diğer yanda cemaatin temsili için Avrupalı klasiklerle birebir örtüşen anlayışta bambaşka fotoğraflar çekilmektedir. Sonuç, bundan ibaret değil ancak birbirine zıt bu iki ikonografinin üretildiği bir 70 yıllık erken periyottan bahsetmek zorundayız. Bu period, aslında “içerideki yabancı” olarak azınlıklık kimiliğinin her iki yönüyle fotografik temsillere yön verdiği dönemi içermesi açısından çok belirleyicidir.


Kadınların fotoğraf kadrajına girmeyi başardığı bir diğer örnekte ise en az kadınlaşan erkeklerin temsillerinde olduğu kadar ciddi bir yeni illüzyonun söz konusu olduğunu gözlemlemek mümkün. Bu fotoğraflarda yer alan “Müslüman kadınların” İstanbullu dahi olmadıkları açık seçik ortadadır. Bu kez kadın oldukları doğru, fakat kendilerine atfedilen Müslüman kimliği kesinlikle sorunludur. Bir önceki örnekte olduğu gibi bunlarda Avrupa pazarına “İstanbullu Müslüman kadın” temsilleri olarak satılmakta ve büyük ilgi görmektedir. Yerel fotoğraf tarihiçilerinin birçoğuna göre bu fotoğraflarda yer alan bireylerin tümü dönemin Beyoğlu genelevlerinden kiralanmış yabancı uyruklu kadınlardır. Bazı İstanbullu fotoğrafçıların stüdyo defterlerinde ve anı notlarında bu kadınların hangi yollarla temin edildiği ayrıca yazılmaktadır. Çalışma saatine ödenen para karşılığında tutulan bu mankenlerin temsil ettikleri durumla kendileri arasında hiçbir zaman rasyonel bir ilişki olmadığını biliyoruz.

İnci Eviner, “Hiçbir Yer - Gövde - Burası” isimli çalışmasının abstrektinde, Edwin Locke’un oryantalizm külliyatının en iyi yapıtlarından olan “Babil Köle Pazarı” isimli tablosundan yola çıkarak, Doğulu kadın bedeninin fotoğrafa değin kullanılan aciz konumunu şöyle yorumlar: “Oryantalist imajlardaki şu cariyelerin sıralanışlarına bir bakın! Kızların gövdeleri, tüm bir Batı ikonografisi ve fotografik bakışın sömürgeleştirici ağırlığı altında kıvranıyorlar. Orada hazır bekleyenlerin sergiledikleri şey, sakat bedenlerdir!” Kadınların yatay poz vermeleri Doğuya ve oryantalizme özgü bir şeydi. Yatay pozisyondaki bu temsiller kesin olarak iki şeye karşılık geliyordu. “Ben sana karşı bir dikey duruş pozisyonunda değilim, senin dikey iktidarın önünde bedensel olarak yere seriliyorum ve istediğin an benim üzerimde kendi iradeni kurabilirsin. Kısacası; üzerime çıkabilirsin!” Oryantalizm döneminde metalaşmanın doruk noktasını yaşayan Doğulu kadın bedenlerinin bu yatay temsili, Batılı erkeğin bu kadınlar üzerindeki sayısız cinsel fantezisinin tatmin edilmesi anlamına geliyordu. Yüzyıla yakın bir süre boyunca bu fotoğraf karelerinde yerlerde sürünen kadınlar, aynı zamanda kendilerine biçilmiş cinsel bir ikonografinin betimlenmesine hizmet ettiler. Aynı afrodizyak etkinin bugün de farklı farklı temsillerde devam ettiğini konuşabiliriz, İstanbul’da ya da daha Doğuda...


Erken dönem kimlik temsillerinin fotografik belleğine biraz daha rasyonel yaklaştığımızda, karşımıza çıkan en büyük hadiselerden birisi 1873 Viyana Sergisidir. Bu sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da katıldığı ilk fotoğraf sergisi olmakla birlikte, 373 sayfalık sergi albümü ile Osmanlı coğrafyası içerisindeki çok kimlikli yapının günümüze ulaşan en önemli envanterlerinden birisini meydana getirmektedir. “Les Costumes populaires de la Turquie en 1873” - o günün çevirisiyle “Elbise-i Osmaniyye” - Osman Hamdi Bey ve Marie de Launay tarafından Fransızca hazırlanır. Bu önemli eser, önemin Osmanlı coğrafyasında yaşayan her kesimden insanın kıyafetlerini tanıtmayı hedefler. Tümü Pascal Sebah stüdyolarında gerçekleşen çekimler iki senelik yoğun bir çalışma dönemine yayılır.

Burada sizlerle paylaştığım iki örnek, - her ikisini de popülaritelerinden dolayı çok yakından tanıdığınızı düşünerek yer verdim - tüm diğer temsillerde olduğu gibi teatral mizansenlerdir. Elinde İncil tutarak poz veren Ermeni din adamı, gerçek bir Ermeni din adamı olmadığı gibi, fotoğraflarda yer alan kadınlar ve tüm diğer bireyler benzer bir fonksiyon üstlenen mankenlerdir. Bu sergi için Osman Hamdi Bey’de dahil olmak üzere dönemin birçok tanınan ismi çeşitli kostümlerle poz vermiştir. Ülkenin çeşitli yerlerinden toplanarak saraya getirilen kostümler, padişahın desteğiyle Viyana’da sergilenmek üzere Sebah stüdyolarında adeta yeniden ete kemiğe büründürülür. Günümüz anlayışı üzerinden her ne kadar karikatürize görünse de, gerçekleştiği dönem açısından hayli ilgi uyandıran Viyana Sergisi, Osmanlı “çok kültürlülüğünün” tanınması açısından yüzyılın en kült imgelerini meydana getirir. Aynı zamanda kimlik olgusunun doğrudan fotografik yöntemlerle betimlendiği ilk koleksiyon olması açısından özel bir anlam ifade eder.

Ve tabii tüm bu üretimlerin meydana geldiği esnada, bir diğer yanda gerçek siviller vardı. Fotoğrafın kimlikle olan ilişkisi tüm diğer sanatsal temsillerden farklı olarak, aslında “rasyonel” olarak, çok keskin bir ilişkidir. Çünkü fotoğraf, onun orada olduğunu betimlediği kadar, sizin kim olduğunuzu betimleyen bir araçtır. Bu açıdan, her bir fotoğraf karesi kendiliğinden belgeleyici bir misyon edinir. Konuşmamda “fotoğraf sanatından” bahsetmektense, özellikle stüdyolardan bahsetmeyi tercih ettim. Çünkü stüdyolar, yüksek sanat dediğimiz ya da fotoğraf sanatı dediğimiz şeyle gündelik yaşam dediğimiz alan arasında çok geçirgen bir noktada dururlar. Bir taraftan sanata öykünürken, diğer taraftan gündelik yaşamın hayli fonksiyonel gereksinimlerini yerine getirirler. Bu açıdan, kendi adıma fotoğraf stüdyolarını emsalsiz buluyorum ve özellikle bahsini ettiğimiz dönem için bu mekanlardan daha çarpıcı bir temsiliyet alanı olduğunu düşünmüyorum.

Fotoğraf stüdyoları, toplumun tümü için kurgulanmış demokratik alanlardır. Herhangi bir seçicilikleri yoktur. Abdullah Biraderlerin bir portföylerini görmüştüm. Bugünün parasıyla ortalama 30 dolar gibi bir meblağ karşılığında kendinize hayli şık bir gabinet fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Dönemin portre ressamlarının fiyatları ile karşılaştıralamayacak kadar uygun bir tarife bu. Bunun için çok fazla zengin olmanıza gerek yok. Evet, belki yine belirli bir kesim orada temsil edilen ama yine de salt sanat ve fotoğraf sanatı bazlı bir okumadan daha geniş ve kapsayıcı bir envanter yarattığını düşünüyorum. Fotoğraf stüdyosu zaten hergün gidilen bir yer değil. Orta sınıf bir aile dahi, en azından senede bir kare olsun fotoğraf çektirebiliyor kendisine. Fakir bir aile, belki üç senede bir çektiriyor ancak eninde sonunda çektiriyor. Bu, dönemin şartlarını göz önünde bulundurduğumuzda devrim demek. Çünkü o güne kadar ressamlarla iş yapan bir seçkinler sınıfı dışında kimsenin temsil edilmediği bir tarihsel arka plan söz konusu. Bu bağlamda, demokratik bir aygıt olma fonksiyonunu, fotoğrafın yarattığı en büyük mucizelerden birisi sayabiliriz.


Fotoğraf teknolojisi ortaya atıldığı ilk andan itibaren sosyal bir tartışma olarak iş görmeye başlar. İlk denemelerde gerçekleşen çekimler her ne kadar durağan nesneler ve manzaralara ait olsalarda, fotoğrafın fonksiyonelleşmeye başladığı andan itibaren biricik imgesi olmuştur insan. Fotoğraflar aracılığı ile kendilerimizi temsil ederken yaptığımız şey, aynı zamanda kendi konumlandığımız pozisyonları belgelemektir aslında. Her ikisi de Beyoğlu’nda gerçekleşen bu iki örnekte, sağ tarafta Ermeni Katolik rahibeler, sol tarafta ise Karaköy’de olduğunu zannettiğim bir Musevi Okulunun kız öğrencileri görülüyor. Burada belgelenen şeyin, gerçekte bireyler mi, yoksa bireylerin üzerlerinde taşıdıkları dinsel kimlikler mi olduğu geniş bir tartışmanın konusu elbet. Bu fotoğraflar, Beyoğlu stüdyolarında gerçekleşen oryantalist mizansenlerden farklı olarak gerçek bireylerin poz verdiği örneklerdir. Bu mizansenler çekildiği dönem “hatıra fotoğrafı” olarak iş görmekle birlikte, fotoğraflarda yer alan bireylerin sergiledikleri dinsel ikonografi günümüzde kolaylıkla bir önceki yüzyılın dinsel çeşitliliğini betimlemesi amacıyla kullanılabilir. Bugün İstanbul’da Musevi okulları olmadığı gibi Ermeni Katolik rahibelerden söz etmekte imkansız. Bu erken dönem ilk sivil örneklerde bilinçli - bilinçsiz olarak ortaya koyulan şey, aslında kimin kim olduğunu belirlemekti.

Fotoğrafın ilk ortaya atıldığı dönem İstanbul’da yayınını Türkçe, Arapça, Fransızca, Rumca ve Ermenice olarak sürdüren Takvim-i Vekai gazetesinin 28 Ekim 1839 tarihli 186. sayısında bu yeni teknolojinin icadı şu biçimde duyuruluyordu:

Avrupa da yayınlanan bazı gazetelerden alınan haberin tercümesidir. Herkesin bildiği gibi, son yıllarda buharlı makineler fabrikalarda ray üzerinde gidebilir hale geldi. Bu sıralarda bir adam düşüncelerini dikkatle bir noktaya toplayıp kanalize etmiş ki, iş bir acayip sanata yönelmiş, sonunda cilveli bir ayna (satıh) ortaya çıkmış. Fransalı Daguerre adlı marifet sahibi öğrendiği değişik sanat fenninin usulleri ile güneş ışığını yankı yaptırıp, nesnelerin hatlarını çıkarmış ve bu acayip sanatın oluşmasına gizli ve açık olarak 20 senesini vermiştir. Nihayet sonuca gelmiş ve bu olay herkesin beğenisini kazanmıştır. Şöyle ki, cismin görüntüsü ışıktan arındırılmış büyük veya küçük kutu şeklinde olan aletin, önündeki camdan geçerek içeriye resmolunur. İçeri yansıyan resmin bir satıh üzerinde zaptolunması için bazı eczalar hazırlanması gerekir. Daguerre tecrübesine dayanarak bu karışımı başarmıştır. Bakır levhaya sürülen maddeye iyot ismi verilir. Bu levha iyodun buharına birkaç dakika tutulduktan sonra hemen karanlık kutuya konulur, beş dakika müddetle kutunun penceresinden geçen görüntü resimlenir. Bazı saklanması gereken şeylerin böyle zapt edildiği düşünülecek olursa, bunun ne kıymetli bir icat olduğu anlaşılacaktır. Ne gariptir ki, Daguerre’nin bu keşfi sırasında Talbot isimli bir İngiliz’de kendi diyarında güneş ışığını böyle kullanmıştır. Böyle ise de Daguerre’nin resim çekmesi daha önce gerçekleşmiştir”.
İstanbul’un fotoğrafı bu manşetle karşılamasının hemen ardından, bu sıradışı teknoloji büyük hızla gündelik yaşama girmeye başladı. 1840 yılında İngiliz William Churchill’in yabancı basından aktardığı yazılarla yayımına başlayan Ceride-i Havadis Gazetesinin 15 Ağustos 1841 tarihli 47. sayısı, bu kez Daguerre’nin ticari amaçla çoğalttığı makinelerin icadına şu ifadelerle yer vermekteydi:

“Ressamların kullandığı aletlere lüzum kalmadan ve düzgün bir bölümleme ile vakit kaybetmeden, bir yerin resim görüntüsünü almak için, Avrupa’da Daguerre dedikleri zat, bir alet icat edip bu alete Daguerre’nin basması manasına gelen, Daguerreotype adını vermiştir. Daha önce kitabının İstanbul’a gelip ve tercüme edilip basıldığı, ilgililer tarafından bilinmektedir. Bu Daguerreotype’i icat eden Mösyö Daguerre, bu defa da fotografya, yani ışık yazması işini bir aletle yapmaya başlamıştır. Çok kısa bir zamanda bu alet vasıtasıyla bir yerin veya bir ordunun resmi levha üzerinde tespit olunuyor. Eğer çekilen bir belde ise, bütün binalardan başka bağ ve bahçesinde olan ağaçların yaprakları dahi tek tek anlaşılıyor imiş. Eğer levhadaki bir ordu ise, adamlardan başka yüzlerindeki kıllar dahi seçiliyormuş”.

Fotoğrafın icadının dünyaya duyurulduğu 1839 senesinden itibaren Avrupalı seyyah ve gezgin fotoğrafçıların en çok ziyaret ettiği şehirlerden birisi olmuştur İstanbul. Bu açıdan kente dair ilk fotoğrafların, henüz İstanbul’da hiçbir fotoğraf teknolojisi yok iken Avrupalı gezginler tarafından üretilmeye başlandığını düşünebiliriz. İstanbul’da ilk yerli stüdyonun 1850 yılında Beyoğlu’nda Vasilaki Kargopoulo tarafından kurulduğunu baz alırsak, sadece 11 yıllık bir farkla fotoğraf teknolojisinin İstanbul’da yerleşik hale gelmesi çarpıcıdır. Fotoğrafın, Müslüman çoğunluğun yüksek olduğu bir ülkeye bu kadar hızlı giriş yapabilmesi büyük oranda İstanbul’da yaşayan azınlıkların kültürel etkileriyle kaydedilen bir gelişmedir.

1850 tarihinde Osmanlı Devletinde Vasilaki Kargopoulo tarafından ilk fotoğraf stüdyosunun kurulmasının ardından, bir Müslüman tarafından ilk kez bir fotoğraf stüdyosunun açılması ancak 1910 yılında gerçekleşebilmiştir. Benim bu konuşmada “erken period” olarak tanımladığım 60 senelik bir farkla Müslüman toplumun fotoğraf ihtiyacı gündeme gelir. Osmanlı dönemini kapsayan bu 60 senelik ön periyod boyunca yalnızca fotoğrafyan ve fotoğraflanan azınlıklardan bahsedebiliriz. Fotografinin tümüyle azınlıkların tekelinde olduğu ve tüm stüdyoların gayrimüslimlere ait olduğu bu erken period, temsil eden ve temsil edilen siviller açısından İstanbul’a dair çok özel bir görsel bellek yaratır. Başta bahsettiğim nedenlerle - sivillerin temsiliyetine yönelik olmadıkları için - bu dönemin ticari üretimleri olan oryantalist souvenir örnekleri dışarıda tutuyorum.

Bu erken dönemde yalnızca kültürel transformasyon olgusunun değil, öncelikle kültürün nasıl bir şey olduğunun tanımı da fotografik yöntemlerle ilk kez ortaya koyulur. O açıdan bu ilk evrede yer alan fotoğrafları, gelecek fotografik temsillerin biricik prototipleri olarak düşünebiliriz. Fotoğrafın neredeyse ülke topraklarındaki bütün vilayetlerde kullanılmaya başlandığı 1920’li yıllar da dahil Şeyhül İslamlık dairesi tarafından yayınlanan Ceride-i İlmiye’de fotoğraf kullanımı ile ilgili şöyle bir ikaza yer verilir;

- Zeyyid-i Müsliminin insan vesair ziruh olan hayvan suretlerini alaküllihal tasviri şer’an haram olur mu? (Bir Müslüman’ın insan veya hayvan resmi çizmesi veya çekmesi haram olur mu?)
Elcevap: Olur!

- Bu surette suver-i mezkurenin hane vesair mevazıda ittihazı tahrimen mekruh olur mu? (Böyle resimler yapılmış evlerin mülk edinilmesi de haram olur mu?)
Elcevap: Olur!


İstanbul’da ilk yerleşik stüdyo 1850. Bu fetvanın tarihi 1920. Osmanlı coğrafyasında bir Müslüman tarafından ilk fotoğrafhanenin açılmasının üzerinden 10 sene geçmiş. Ancak Cumhuriyet’in kurulacağı 1923 senesine kadar bu ve benzeri sayısız fetva ile karşılaşmak mümkün. Bu bilgileri yanyana sıraladığımızda, fotoğrafın gerçekte nasıl kritik bir tarihsel süreç içerisinde yapılandığı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. İslam dinine dayalı kısıtlayıcı baskıların fotoğrafın üzerinden tümüyle kalkması ancak Cumhuriyetin kurulmasının ardından, kamusal alanda temsiliyet için fotoğrafın bir zorunluluk haline gelmesiyle mümkün olabilmiştir. Örneğin kimlik ve pasaportlarda fotoğraf kullanımı gibi zorunluluklar, İslam toplumunun fotografi ile arasında bir tür yumuşatıcı müzakere alanı olarak düşünülebilir. Cumhuriyet’in ilanına kadar süregiden ilk periyod, bu konuşmanın da tarihsel çerçevesini oluşturuyor.


Bu örnek, 1850’lerin sonunda çekimi Büyükada’da gerçekleşen bir fotoğraf albümünden. Fotoğrafın arkasına düşülen notta, “Ressam Mari Farra ve arkadaşları” yazıyor. Bu tip notlar sonraki dönemlerde genellikle fotoğrafların adı olarak kullanılır. Bu kişisel albümlere yaklaşırken birçok okumayı yan yana getirebilmek gerekiyor ki, tam da o fotoğraflardan talep ettiğimiz disiplinlerarası tartışmaları açabilelim. Günümüzde bu fotoğrafa bakan bir İstanbullu Levantenle bir modacının yaklaşımı ya da bir tarihçiyle bir gösterge bilimcinin arasındaki bakış açıları kuşkusuz farklı olacaktır. Bu prototipler, birçok açıdan okunmaya açıktır. Örneğin dikkat ederseniz burada da aynen oryantalist temsillerde olduğu gibi kadınlar yerde kümeleniyor. Kadınların bu poziysonu, Avrupa’daki stüdyo temsillerinden farklı olarak onların kurduğu mizanseni bir şekilde melezleştiriyor ve İstanbullulaştırıyor. Onlara bir coğrafya - orient havası -katıyor aslında. Bir Doğulu için oldukça Batılı fakat bir Batılı için hayli Doğulu algılanabilecek melez bir aura yaratır bu fotoğraflar. Kadınlar yerde olmakla birlikte - fotoğrafın adından anladığımız kadarıyla - arkadaşlık kurdukları erkeklerle aynı kadraj içerisinde poz veriyorlar. Bu diğer pozisyon, mizansenin Avrupalı yüzünü betimliyor. Sütun kullanımları ve yerlere kadar uzanan kadife perdeler bu fotoğrafların uzun yıllar olmazsa olmaz bileşenleri.


Bir diğer örnek 1913’ten, Sofia Papazoğlu. Yine Büyükada’da çekilmiş bir fotoğraf. O gün için sadece anı objesi olarak kurgulanan bu fotoğraflarda yapmaya çalıştıkları şey, bugün bizim fotografi olarak tanımladığımız alanın görsel prototiplerini oluşturmaktı. Çoğu aile albümlerinde yer almak üzere üretilen bu anı fotoğrafları, sonraki dönemlerde fotoğraf dediğimiz alanı okumak için sayısız veri sağlayacaktı bizlere. Bu her ne kadar stüdyo dışı bir örnek olsa da, Walter Benjamin “Fotoğrafın Kısa Tarihli” isimli çalışmasında dönemin benzer fotoğraf mizansenlerine şöyle atıfta bulunur:

“Böylesi portrelerin avadanlığı olan ayaklıklar, parmaklıklar ve küçültülmüş oval masalar ve o uzun süre poz verilen, dolayısıyla modelin kıpırtısız durabilmek için destek gereksindiği zamanları çağrıştırır. Başlangıçta birisi baş için yastık ya da diz için destek kullandıysa, diğer avadanlıklarda kısa zamanda buna paralel olarak ortaya çıkar. Hem ünlü tablolarda da bulunduklarına göre sanatsal olmalıydılar. Önceleri kolon ya da perdeydiler. 1860’lı yıllarda yetenekli kişiler bu anlamsızlığa karşı çıkmak gerektiğini duyumsadılar. Çağdaş bir İngiliz profesyonel fotoğraf dergisi şunları yazıyordu: “Yağlıboya tablolarda kullanılan kolon bir olabilirlik taşır ancak fotoğrafta kolon kullanımı tümüyle saçmadır! Çünkü genellikle bir halı üzerinde durur. Ancak mermer ya da taş kolonların temel yerine bir halıyı gereksinmediklerini inandırmamız gereken kimsenin kaldığını sanmıyoruz”.

Erken dönem fotoğraf stüdyoları, aslında fotoğrafın “aynı zamanda sanat” olarak üretilmeye çalışıldığı başlangıç periodunun mabedleridir. Fotoğrafın daha fazla “sanat” olarak üretilmeye başlanmasının ardından dışarıda bırakılan ve küçümsenen bu mekanlar, kısa sürede fotoğraf sanatı içerisinde dezavantajlı bir pozisyon edinir. Fakat, bir stüdyonun gerekli gördüğü mizanseni evinin bahçesine taşıyan Sofia Papazoğu örneğinde olduğu gibi, yüzyılın ilk çeyreğine kadar stüdyoların uygun gördüğü mizansenler yaratmak insanlar arasında bir tür gelenek halini almıştır. Bu açıdan fotoğrafın ilk ortaya çıktığı andan itibaren kendisine özgü bir “görsel kültür” yarattığından söz etmek gerekir. Erken dönem fotoğraf stüdyoları, aslında bugün bizlerin tam da sanat alanı içerisinde tartıştığımız bir kültür meselesinin gündelik hayatla buluştuğu yegane mekanlar olmaları açısından emsalsizdir.


Burada göstermekte olduğum fotoğraflara benzer örneklerin birçoğunu kolaylıkla kendi aile arşivlerinizde bulmanız mümkün. Örneğin ailenin en yaşlı ve genç bireylerinin bir arada fotoğraflanması halen devam eden bir gelenek. 1905 tarihli “Öjeni Alalemciyan ve müzisyen torunları; Hayk, Hermine, Anahid ve Nubar” ve 1895 tarihli “Zinovia Ballidis ve torunları; Nico ve Andonia” isimli anı fotoğrafları bu üretimlerin en tipik örneklerindendir. Yaşlı ve gençlerin bir arada fotoğraflanması, soyun devamlılığına vurguda bulunmak amacıyla günümüz kültüründe de yer verilen bir temsil biçimi. Bu fotoğraflarda yanlızca ailenin en yaşlı ve en genç bireyleri biraraya gelir. Bu bireyleri birbirine bağlayan ara kuşaklar yoktur. Yaşlı bireyler muhakkak oturur poziyonda durular ve etraflarını onların birer uzantısı olan genç kuşaklar çevreler. Nico ve Andonia kardeşlerde olduğu gibi bazen tüm genç kuşaklar tek tip kıyafet girerler, böylelikle aralrında bir tür özdeşlik ilişkisi kurarlar.


“Özdeşlik” olgusu, klasik fotoğraf stüdyolarından günümüze uzanan en çarpıcı mizansen kategorilerinden birisidir. Bu tip temsiller genellikle kız kardeşler ya da aynı eve gelin gitmiş olan kadınlar arasında gerçekleşse de, ben bu başlık üzerine çalışmayı çok sevdiğimden sayısız farklı biçimine tanık oldum. Geçmişe özgü geniş aile yapısı içerisinde kültürel olarak birbirine yakın yaş ve akrabalık pozisyonu içerisinde olan kadınlar arasında bir benzerlik yaratma çabası olduğunu biliriz. Örneğin bu kadınlara genellikle aynı renk ve desende kumaşlardan giysiler alınır. Kültür, bunu yakın yaş periyodunda olan kadınlar arasında kıskançlık olmaması üzerinden açıklar. Bu akrabalık çemberini torunlar, kuzenler, görümceler olarak genişletmemiz mümkün. Fotoğrafın icadi ile birlikte, geçmişi yüzyılları bulan bu kültürel olgu aynen fotoğraf karelerine yansımaya başlar. Böylelikle kendiliğinden, neredeyse birbiriyle ikiz gibi giyinmiş olan binlerce insanın fotografik temsiline dair bir külliyat meydana gelir. Özdeşler büyük oranda iki kişi olurlar, birbirleri ile eşit göz hizasında, yanyana poz verirler, çok benzer aksesuarlar ve giysiler kullanırlar ve neredeyse hepsi birbirleriyle tensel temasa girerler. “Vasiliki Uslucuoğlu ve arkadaşı” isimli fotoğrafın yanında yer alan aynı ailenin iki kız bireyinin özdeşleştirildiği kare bu mizansenlerin en tipik örneklerindendir. Tamamen kişisel arzularla çekilmiş olan bu fotoğraflar, ilerleyen yıllarda sosyal bilimler ve sanat tartışmalarına çokça konu olmuştur.


Erken dönem stüdyolarını, lojistik açıdan kolaylıkla günümüzün film platoları gibi düşünebiliriz. Beyazıt’da bulunan iki stüdyoyu saymazsak, İstanbul’da ardı ardına açılan ilk 30 civarında stüdyonun tümü Beyoğlu, hatta daha spesifik olarak İstiklal Caddesi üzerinde faaliyet gösteriyordu. Bu mekanların neredeyse tümü apartmanların çatı katlarında kurulmuştu. Henüz fotoğrafta suni ve yapay ışık kullanımı söz konusu olmadığı için, fotoğraf stüdyoları çok yüksek oranda gün ışığına gereksinim duyuyorlardı. Bazen normal tavan yüksekliğini aşacak boyutta büyük kadrajlı fotoğrafların kolaylıkla çekilmesi açısından da açık teras katlar erken dönem fotoğrafçıları için birçok olanak sağlıyordu. Bu mekanların içerisinde soyunma odalarından, kostüm kabinlerine ve bütün bu fotoğraflarda gördüğünüz dekorasyon objelerinin saklandığı depolara kadar birçok bölüm yer almaktadır. Bugünkü anlamda tanıdığımız fotoğraf stüdyolarından hayli farklı olarak; yapay taşlar, kayalar, sürekli değişen resimler, ölü hayvanlar, ağaç kökleri ve doğaya dair aklımıza gelebilecek sayısız materyal bu mekanlarda bulunduruluyordu. Henüz fotoğraf makineleri kolaylıkla taşınabilir ergonomik özellikler kazanmadığı için, dönemin yaratıcı fotoğrafçıları açısından en pratik yöntem doğayı fotoğraf stüdyosunun içerisine taşımak olmuştur. Örneklerde gördüğünüz kayık gezintisi mizansenleri, dönem stüdyolarının doğayı kurgulamadaki başarısı açısından çarpıcı örneklerdir. Bu ve benzer fotoğrafların tümü iç mekanlarda çekiliyor ve ardından el rotüşu ile film üzerinde deniz dalgaları yaratılıyordu.



Benim “idealize edilmiş çocuk bedenleri” olarak tanımladığım mizansenler erken dönem fotoğrafı içerisinde başlı başına bir kurgusal alan yaratmaktadır. Burada idealize edilen şey, gerçekte ailelerin kendi çocukları üzerindeki fantezilerinden ibarettir. Bizzat aileler tarafından çocuklarının bedenleri üzerinde yaratılan kimlik kurguları, bugünün kültüründe de sıkça rastlayabileceğimiz anlayışlardan bir tanesi. Eğer aile erkek çocuğunu ileride asker olarak görmek istiyorsa ya da onun erkeklik ile olan ilişkisini askerlik üzerinden tanımlıyorsa, beş altı yaşlarındaki oğluna kolaylıkla askeri kıyafetleri içerisinde bir fotoğraf çektirebilir. Benzer bir biçimde, kız çocuklar için üretilen küçücük gelinlikler günümüzde de fotoğrafa yansıyan çok tanıdık prototiplerdir. Bunlar büyük oranda toplum tarafından tasvip edilen temsillerdir. Örneğin, Balatlı Galimidi ailesi 1915 tarihinde evin en küçük bireyi Yeuda Leon Galimi’yi neredeyse kendisi büyüklüğünde bir kitap ile fotoğraflamayı tercih etmiştir. Ailenin çocuğunun geleceği adına öngördüğü eğitim talebi, kendisi büyüklüğünde bir kitabın yanında, çocuğun eline tutuşturulan daha küçük boyutta bir kitapla özdeşleşerek fotoğrafa yansımaktadır. Basit bir izleme yöntemi ile dahi bu fotoğrafların içerisindeki hiçbir kurgunun tesadüfi olmadığını ve her birinin apayrı kültürel uzantıları bulunduğunu öngörebiliriz. Özellikle toplumsal cinsiyet kodlarının kullanımı, çok erken yaşlardan itibaren çocuk fotoğraflarına yansıyan ikonografiyi belirler.


Post Mortem olarak tanımlanan ölüm sonrası portreler, inanç kültürünün fotoğrafa yansıması ile alakalıdır. Bu örnekler çok büyük oranda fotoğrafın tümüyle azınlıkların tekelinde olduğu ilk yetmiş senelik erken dönemde üretilmişlerdir. Bu üretim biçimini tamamen Hıristiyan kültüre ait bir geleneğin fotoğraf sonrası uzantısı olarak düşünebiliriz. Burada yer verdiğim, Garabet Çilingir efendiye ait olan 1896 tarihli portre ve diğeri Abdullah Biraderler tarafından 1885 tarihinde çekilen isimsiz örneklerin her ikisi de yaşlı bireylere aittir. Ancak İstanbul arşivlerde her yaştan post mortem portre bulunduğunu biliyoruz. Özellikle çocuk ölümlerinin çok fazla olduğu yüzyıl başında, birçok aile ölen çocuklarını defnetmeden önce muhakkak bir fotoğrafını çekmişlerdir. İlk bakışta çoğu canlı gibi duran ve gayet şık kostümler içerisinde fotoğraflanan ölü çocuk portreleri, post mortem portreler içerisinde adeta ayrı bir alan yaratmaktadır. İçerisinde post mortem portreyi de barındıran bir diğer fotoğraf, İstiklal Caddesinde gerçekleşen bir cenaze merasimine aittir ve büyük oranda yüksek katlarda yer alan bir stüdyodan çekilmiştir. Dönemin Ermeni Katolik Patriği Pierre İsdepan Azaryan’ın 20 Mayıs 1899 tarihinde gerçekleşen cenaze merasimine ait olan bu kare, bugün bizlere yanlızca post mortem bir fotoğraf örneği olarak değil, aynı zamanda dönemin ritüelleri ve Hıristiyan azınlıkların kamusal alandaki görünürlüğü açısından da çarpıcı bir bilgi sunmakta. Fotoğrafa biraz daha detaylı bakarsanız, bir zamanlar konut olarak kullanılan İstiklal Caddesi üzerindeki binaların balkon ve cumbalarında biriken eski sakinlerinin görünümleri ve sosyolojileri hakkında şaşırtıcı bir netlik ortaya çıkar. O günlerde yanlızca patriğin cenaze merasimini belgelemek için çekilen bu fotoğraf, bugün bizler üzerinde daha çok “o günlerin neye benzediğine dair” bir derinlik yaratıyor aslında...


Fotoğraf teknoloji, ergonomik imkansızlıklardan dolayı icadından sonraki uzun yıllar boyunca stüdyolardan çıkamadı. Bu büyük ve hantal alet bir biçimde stüdyolardan çıktığı ya da çıkmaya başladığı dönemde de, kamusal alandaki kimliği betimlemeye devam etti. Mesela Kudüs Ermeni Patrikhanesi’nin, fotoğraf teknolojisinin Kudüs’e ulaşmasından sonra yaptığı en önemli aktivitelerden birisi, patrikhane olarak fotoğraf workshop ve eğitimlerini organize etmek oluyor. Fotoğrafın temsil edici gücü, kuşkusuz o dönemlerde çok daha özel bir önem arz ediyordu. Diğer yandan aslında bir çok fotoğraf, bugün sırf yeterince yaşlı oldukları için, bazıları sadece yüzyılı devirmiş olduğu için artık müzedeler. Fotoğrafın zamanla, mekanla ve içinde bulunduğu koşullarla kurduğu değişken ilişki, aslında onun bugün ile kurduğu ve temsil ettiği şeyin bugün bağlamında yarattığı kritiği betimliyor. Roland Barthes fotoğrafın rastlantısal olarak ortaya koyduğu bilgiye atifta bulunurken kendi deneyiminden bir örneğe başvurur;

William Klein, Moskova’da ‘Bahar Bayramı’ 1959’u fotoğraflarken bana Rusların nasıl giyindiğini, hepsinden öte hiç bilmediğim bir şeyi öğretiyor; bir çocuğun kocaman kumaş şapkasını, bir başkasının boyunbağını, yaşlı bir kadının başındaki örtüyü, bir gencin saç kesimini fark ediyorum. Bu tür ayrıntılara daha da derinlemesine girebilir, Nadar’ın fotoğrafladığı erkeklerin çoğunun uzun tırnaklı olduğunu gözlemleyebilirim: işte etnografik bir soru: acaba belirli bir dönemde tırnaklar ne kadar uzun bırakılıyordu?

Fotoğrafın toplum ve kültürle ile arasında yarattığı derin bağ, bugünün fotoğrafının pekte farkına varmadığımız sayısız detayında yaşamaya devam ediyor aslında. Bu bağlamda fotoğraflayabildiğimiz ve fotoğraflanabildiğimiz kadarıyla, her birimizin sandıklarında biriken o görsel külliyatın emsalsiz değerde olduğunu hatırlatmak istiyorum. Fotoğraf albümlerimize çok iyi bakalım...

Wednesday, August 14, 2013

Bir Gezginin Küba ve Venezüela İzlenimleri

OLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERAOLYMPUS DIGITAL CAMERA6 Kasım 2007 (harflerden dolayı özür dileriz)
Kuba’dayim. Havana. Ucak sehre dogru alcalmaya basladiginda, Air France’in 500 kisiden fazla yolcu tasiyan jumbosunun pencereleri asagida yanan sehir isiklarina bakan merakli gozlerle doluyor.
Kuba, kimileri icin geriye kalmis son kale, sosyalismo o muerte diyenlerin yasadigi, umut filizlerinin yesil yesil dalgalandigi bir yer. Kimileri icin ise, dusmesine ramak kalmis, Castro olmeden, gidelim bir sosyalist ulke gorelim diyenlere bir acik hava muzesi, sonuna gelinmis bir filmin kacirilmamasi geren son karelerinin gectigi eski bir sinema. Benim icinse eve gelmek gibi bir sey, tum devrim tarihini cocuklugumdan beri ezbere yutmusum.
Havaalanina iner inmez, bizimle beraber baska bir ucagin yolcularinin da ayni saatte indiklerini goruyoruz. Pasaport kuyrugunda en az bin kisi var. Onumdekiler italyan, arkamdakiler berlinli alman, yan kuyruktakiler fransiz ve tabii bol bol ispanyol, kanadali.
Salon, her ismin basina bir compeneronun (yoldas) eklendigi isimlerin cagirildigi anonslarla doluyor, Compenero Menez, Compenero Fernandez. Duvarlara asilmis renkli posterlerde ‘visit Trinidad, visit Santiago de Cuba’ yazilari, guzel plajlar, eski kolonyal evler.
Benim yanimda da Kosta Rika’daki gemiye calismaya yollanan erzincanli gemici bir Turk, bir geceligine geldigi Havana’nin kizlarinin en kolay nerede bulunabilecegini soruyor onune gelene.
Elimde pasaportum, Turkiye’den bir seyahat acentasindan pazarlikla 60 liraya satin aldigim vize kuponum ve sirt cantamin arkasinda sarkan uyku tulumumla onune dikildigim gozlerine yesil uniformasina uygun far cekmis memur kiz, kalacagin adresi yazmamissin dediginde, nerede kalacagimi bilmiyorum, bir arkadas gelip alacak deyince, kendi elleriyle buranin en pahali otelilinin adini yaziyor: Hotel National. Arkasina gizlenmis kamerayla bir resmimi cekip, bilgisayarina kaydediyor ve kapiyi aciyor, iyi tatiller diye. Muchas Grazias Compenora, deyince de gulumsuyor.
Gumrukten cikmam da uc saatimi aliyor, yurt disindan gelmis kubalilarin goze kalin gelen bavullarindaki her bir giysi parcasi tek tek cikartilip masaya yigiliyor, elektronik aletler sokuluyor, iclerine bakiliyor.
Disari cikiyorum, Apo karsiliyor. Binip bir taksiye sehre iniyoruz. Yolda Paris’te aktarma yaparken benim gibi potansiyel terorist arap gencleriyle beraber havaalani karakoluna goturuldugumu anlatiyorum.
Cadde boyunca billboardlarda Fidel’in devasa resimleri, Cuba Libre yazilari. Temizlenip boyandiktan sonra cam bir muhafazaya konulmus, Granma gemisi, arkasindaki bina ise Devrim Muzesi.
Ilk geceyi Apo’nun yataginda bayilarak geciriyorum.
Sabahsa ilk isimiz bana ‘illegal’ bir oda bakmak oluyor. Yasli bir ciftin yaninda iki odali evlerinin bir odasini geceligi bes dolardan onbes gunlugune tutuyorum. Aslinda ‘Casa Partikular’ dedikleri, yari ozel pansiyonlarda geceligi 25-30 dolardan bir oda tutmamiz gerek. Bunlarin da bu kaldigim evden bir farki yok. Tek farklari, devletten, kazandiklari paranin buyuk bir bolumunu vergi olarak odemek kosuluyla aldiklari izinler. Oteller ise cok pahali, en ucuzu yuz dolardan basliyor ve hemen hepsi luks.
Ev sahiplerim altmisli yaslarinda bir cift. Adam ekonomist ve yuksek dereceli bir memur. Kapinin girisinde oglunun polis yuzbasisi diplomasi asili ancak, kapi caldiginda benim odaya saklanmam gerek ve balkona cikmam kesinlikle yasak. Yikadigim camasirlari veriyorum kendisi asiyor. Kadinsa, binada baska dairelerde kalan turistlerin camasirlarini yikiyor, odalarini temizliyor. Oglen yemege eve gelen kocasina yemek hazirliyor. Aksam oldugunda da odalarindaki iki sandalyeye karsilikli oturup biraz muhabbet ediyor ve saat yedi gibi de caddede sarhos turistlerin yaptiklari gurultuyu bastirmak icin televizyonu acik birakarak yatiyorlar.
Evde uc gunde bir buzlari eritilen eski bir rus mali buzdolabi, sesinden baska her seyi parazit yapan siyah beyaz bir televizyondan baska dise dokunur bir sey yok. Seyrettikleri kanaldan bizdeki eski kurtulus savasi filmleri gibi goruntuler gosteriliyor. Her yarim saatte bir ‘Viva Fidel, Viva Raul, Viva Cuba Libre’ cangili giriyor. Artik oturdugum yerden, Fidel’in, Raul’un ve Che’nin seslerini taniyabilecek kadar kulak dolgunluguna erisince, ilk gunlerden hosuma giden bu paralolari, bir hafta da cekemez hale geliyorum. Oysa burada bu goruntuler kirk yildan beri aynen devam ediyor. Fidel hergun en az yirmi kere Havana’ya giriyor, Che traktorun uzerinde tarla suruyor, Raul her toplantinin sonunda son sozu soyluyor, toplanti salonundaki herkes ayaga kalkiyor, ayni sloganlari atarak, canhiras alkisliyor.
Kuba’da bes televizyon kanali var. Bunlarin dordu devlet televizyonu, biri ise yirmi dolarlik ek bir masrafla izlenebilen, Miami’den yayin yapan karsi devrimci Kubalilara ait. Bu sonuncusunu izleyemedim ancak devlet kanallari tam bir kesmekes. Ellerindeki teknik malzemenin yetersiz olusu anlasilabilir fakat yine de aksam haberlerinden sonra baslayan ve sokakta kimseyi birakmayan brezilya dizisini anlayabilmis degilim. Seyrederken bari Kole Isuara’yi koysaydiniz diyor insan ister istemez. Brezilyali zengin bir ailenin karsilikli ask mesk, para iliskileri, tek bir bolumu bile kacirilmadan toplu halde izleniyor. Oncesindeki haberler de hep ayni, birbirlerine madalya takan yasli askerler, bilmem hangi basarilardan dolayi A3 boyutlarinda takdirname dagitim torenleri ve ispanyolca CNN’den alinan goruntuler esliginde Irak Savasi. Program aralarinda yine Viva Fidel, Viva Cuba Libreler. Bir keresinde de ulkenin disa yonelik petrol bagimligini azaltacak elektrikli ocak tanitiliyordu, ondan sonra da ‘bugun ne pisirelim’de yumurtali ekmek tarifi verildi.
Oysa yumurtayi bulmak cok zor. Gittigimiz pazarin disinda, bir kovaya saklamis satan bir kadindan, Turkiye’deki fiyatindan bile pahali aldik. Pazarlarin durumu tam bir icler acisi. Etler ‘ucuncu dunya’ pazari standartlarinda, havanin sicagina ragmen sinekler icerisinde, acikta satiliyor. Ancak cok ucuz, bir kilo domuz eti iki dolara alinabiliyor. Yenilebilir tek bir domates yok. Karpuz, salatalik, patlican artik sebze ve meyve olarak ne varsa ki ceside baktiginda, ‘buyuk’ bir pazarda bile sayisi onu, onbesi gecmiyor, cope atilacak cinsten, ham, yarali bereli yada ici gecmis seyler. Alinabilecek tek meyve civil civil kirmizisiyla elma ki bunlar da Amerika Virginia’dan ithal edilmis ve dolara endeksli marketlerde tanesi 50 cente satiliyor.
Kiminle konusmaya kalksam, karsima hemen ambargo cikiyor. Eger ambargo olmasaydi, boyle olmazdi, hersey daha guzel olurdu deniyor ancak burada insanlar ne kadar buna ikna edilmis olurlarsa olsunlar, beni ikna etmekten cok uzak. Bir ulkenin tarim politikasini, ozellikle uzun surecek bir ambargonun altinda kirilan bir ulkede en azindan kendi kendine yetecek kadar gelistirmis, degistirmis olmasi gerek. Fakat burada devrimden once ekilen seker kamisindan ve tutunden halen vaz gecilmis degil.
Devrimden once ulkeyi yozlastiran turizme geri donus simdilerde sicak doviz girisinin tek yolu olarak goruluyor. Sehir merkezinde, turistlerin bol bulundugu Eski Havana’da gecmisten kalmis birbirinden guzel binalar restore ediliyor, sehir en azindan turistlerin gozune hos gorulecek hale getirilirken, hemen yani basindaki binalarda her odasinda ayri bir ailenin kaldigi dairelerde insanlar isiksiz, havasiz odalarda tika basa yasiyorlar. Her sey dokuluyor. Sanki kimse el atmamis. Bir binanin, icinde insanlar yasiyorken bu hale gelmesinin, merdivenlerinde isik olmamasinin, kapilarinin kirik olmasinin hic bir aciklamasi yok. Bazilarinin duvarlarinda ‘devrim savunma komitesi, bilmem kacinci seksiyon’ tabelalarina ragmen, kimse cikip da, hadi bir el atalim, kendi oturdugumz binalari bir elden gecirelim, en azindan suraya bir duy takalim, kapiya iki civi cakalim dememis. Evlerde oturanlarin yaptiklari tek degisiklik, her pencereye hirsizliga karsi takilmis demir parmakliklar. Devletin ilerde lazim olur diye bos tutulan buyuk binalari cercevelerine varana kadar sokulmus, calinmis. Kimiyse cokmus. Herkes kendi kendine yasiyor. Bir apartmandaki komsuluk iliskileri, Tarlabasi’nda yikilmaya yuz tutmus binalarda yasayan insalarin kendi aralarindaki iliskiden farksiz. Kimseye en azidan, kendi yasadigi binada, yasam kalitesini yukseltecek kadar bile bir orgutlenme, dayanisma ruhu verilmemis. Sehrin en iyi durumda olan yerleri devlet dairelerinin bulundugu binalarla kiliseler.
Uzun yollarda toplu ulasim araci olarak, ya uzerlerine saclarin kaynaklanarak kapatildigi kamyonlara bineceksin ya da yine convertible (dolara endeksli ikinci bir para birimi) ile yeni otobuslere. Sehir icinde ise tirlarin uzerlerine yerlestirilmis ve nedense ortalari basik birakildiklari icin iki horguclu deveye benzediklerinden ‘deve’ diye adlandirilan gunun her saati tika basa otobusler var yada devrim sirasinda sahiplerinin birakip kactiklari eski amerikan arabalari dura kalka calisiyorlar dolmus olarak. At arabalari da var tek tuk de olsa. Bir de Kalkuta’da bile ‘bir insanin baska bir insani kendi gucunu kullanarak tasimasi, insanlik disidir’ diye yasaklanmis riksalar geziniyor ortalarda. Sehir dumduz bir alana yayilmisken, bisiklete binen yok gibi. Ama ozel araba da yok degil. Eski zamanlardan kalma ladalar ve bol bol da yeni model avrupa, japon arabalari doldurmus caddeleri, opel, toyota en revacta olanlari.
Sehirde hic bir yesil alan yok. Central Park denilen yer, sadece iki ana caddenin arasinda bir kac agacin ve bir kac bankin konuldugu bir yer ki burasi da genellikle gunun tum saatlerinde bagiris cagiris bezybol tartisanlarin isgali altinda. Insanlara biraraya gelecekleri mekanlar ‘sokak barlari disinda- olusturulmamis. Sehrin disinda ise ortasinda kocaman bir Lenin bustu ve Castro’nun onu oven sozlerinden baska hic bir seyin olmadigi, ben gittigimde de dev bir lunapark insa edilen Lenin Parki var. Burada da ne oturulacak bir yer gordum ne de gelmis gezinen kubali birisini. Zaten araban olmadan buraya kadar gelmek ayri bir sorun.
Sokaklarda kimi kadinlar evlerinin onune koyduklari taburelerin uzerlerine yerlestirdikleri, incik boncugu satiyor. Koca koca adamlar, ellerinde karton kutularda ev yapimi pasta dilimlerini dolastiriyorlar. Bazi evlerin pencelerinde pizzalar, kucuk sandevicler. Hemen her sokakta bir bar, rom icen sarhoslar. Her evden yukselen, eskiliklerinden yorulmus teyplerden muzik sesleri. Kimilerinin elinde bizdeki kucuk sut kutularina benzer kutularda satilan romlar. Her koseye oturmus, issiz gucsuz gencler. Balkonlarda, pencerelerde yaslilar. Bezybol oynayan cocuklar, top niyetine mesrubat kapagi firlatiyorlar birbirlerine. Iki uc kisi bir araya gelmis, araba tamir ediyor. Kimileri sallanan koltuklarinda cocuk emziriyor.
Ve tabii her kosede bir iki polis. Kollarina dikilmis islemelerinde PNR, Polica National Revolutionar yaziyor, devrimci milli polis yani. Kafalarina gore birini durdurup, kimlik bilgilerini merkeze bildiriyor, gelecek cevabi bekliyorlar. Eger cebinde bir cep telefonu, kolunda pahali bir saatin varsa ve belli bir isin de yoksa, alti ay bir kampa goturuluyorsun. Nereden buldun parayi da bunlari aldin? Hele bir de kadinsan ve ustelik rengin de siyahsa, yaninda da turist bir erkek varsa, kimligini veriyor ve sokagin ortasinda en az yarim saat surecek bir sorguya aliniyorsun. Uyusturucu satmak, fahiselik yapmak kesinlikle yasak! Oysa, daha ilk gunden fahiseler nerede, kokain kaca ogrenmek mumkun. Ustelik buralari sehrin diger barlari ve restoranlari gece 11de kapandiklari halde sabaha kadar acik olan tek yerler ve hemen merkezde, buyuk otellerin oldugu kosedeler.
Apo’nun ev sahibi karisiyla kavga etmis, Apo’da kaliyor. Gece iciyoruz, o anlatiyor, Fidel icin kolunu verirmis. Fidel, bu dunyadaki tek devrimci, en iyi ekonmist, en zeki insanmis. Yasasin Kuba diyor, yasasin sosyalizm. Evet, insanlar Che’ye Bolivya’da yardim etmedi, olumune sebep oldu, Camillo’yu ayarlanmis bir ucak kazasinda oldurdu, iktidara tek basina oturdu diyorlarmis ancak hepsi yalanmis. Kuba emin adimlarla, yavas yavas fakat emin adimlarla yukseldikce yukseliyor, onurunu korumaya devam ediyormus. Ama bu el ici kadar odayi geceligi 15 dolardan kiraya veriyor ve bana ucuza ‘ayarladigi’ purolarimi iciyor gizli gizli. Sag yanimizdaki diger odanin duvarlari da ciplak kadin posterleriyle suslenmis, otellerine kadin goturemeyen turistlere 25 dolardan saatlik kiraya veriliyor. Sol yanimizda ise eski karisi ve 20 yaslarindaki kizi kaliyor. Onlarin hemen yanindaki odada ise iki ay Ispanya, Sevilla’da avukatlik yapan, iki ay da burada yasayan insan azmani cussesiyle bir avukata kiraya verilmis. Avukat, kubali bir kadinla beraber kaliyor. Yemegini pisirtiyor, temizligini yaptiriyor, arada da yatiyor. Cogu zaman da kendisine baska kadinlar bulmasi icin disari gonderiyor. Eger cani o gun grup yapmak istemezse de koridora attigi bir sandalye uzerinde saatlerce bekletiyor. Ev sahibi, biraz daha sarhos olunca, kendi kizinin da turistlerle para karsiligi yattigini, kendisinin utancindan agladigini anlatmaya basladigi sirada, ispanyol beyimiz bir seylerden rahatsiz olmus olacak ki, o gece beraber oldugu her iki kadini da gozlerimizin onunde tekme tokat doverek odasindan disari atarken, ben ve Apo’dan baska mudahale edip, kadinlari adamin elinden almaya cabalayan kimse cikmiyor.
Sokaklarda, ellerinde bir sigara, turistlere atesiniz var mi diye yanasip puro, kadin, esrar, kokain satmaya calisanlar, evsizler, dilenciler dolasiyor. Buna ragmen sehirde sadece dolara endeksli Kuba Convertible ile alis veris yapilan marketlerle, restoranlar ve barlardan da var bol bol. En pahali televizyonlardan, kedi kopek mamasina kadar her seyi bulmak mumkun. Coca cola da var, Nescafe de. Kucuk bir pet sise suyun fiyati boyle bir markette yarim dolara geliyor. Ulkedeki ortalama maas ise 20 dolar civarinda. Ancak, hemen hepsi tika basa dolu ve millet alis veris yapiyor. Muzik guruplarinin mikrofonsuz performans sergiledikleri barlarda sadece turistler yok, kubalilar da yerlerini almis. Bir Mojito 3-4 dolar ediyor. Sadece kuba pesosunun gectigi dukkanlarda ise, bir kac alimunyum tencere ve bir kac plastik ivir zivirdan baska bir sey bulmak mumkun degil. Parasi olmayana hicbir yerde bir sey yokken Venezuela uzerinden ulkeye getirilmis 60 dolardan baslayan fiyatlariyla, Cin isi Adidas ayakkabi magazalarinin onunde kuyruklar oluyor.
Ancak, ulkeye akin akin gelen turistlerin, bir aksam yemeginde odedikleri para bir aylik bir maasa denk gelirken, bunu goren insanlara siz bunlara aldirmayin, bu tip seylere ozenmeyin demek haksizlik. Ustelik, buradaki her sey turistin cok zengin olduguna ve ceplerindeki parayi son kurusuna kadar almaya yonelik gelistirilmis. Eger kisitli bir butcen varsa ve hakikatten bu ulkeye turist olarak degil de sosyalist bir ulkede neler oluyor, Kuba’da neler yapilmis, neler yapiliyor diye geliyorsan, ve eger devlet tarafindan davetli degilsen hareket etmen cok zor. Kubalilarin bindikleri otobuslere, dolmuslara binmen, onlarla ayni sinemaya gitmen olanaksiz. Bir sehirden bir sehire giderken binecegin tren bile turist olunca cok yuksek fiyatlara satiyor biletini, ulkenin ortalarinda 20 kilometrelik plaji ile Varadero’da bir gecelik otel fiyati 150 dolardan basliyor, yok, benim derdim degil oralara gitmek, desen de yapabilecek bir seyin yok. Baska bir yere gitmeye kalkistiginda da odeyecegin fiyatlar bunlardan farkli degil. Havana’da devrimden sonra karargah olarak kullanilan, eski Hilton, sonraki adiyla Cuba Libre’nin onunden son model, gicir gicir Mercedes taksiler kalkiyor. Ortalama bir amerikalinin bile konusamayacagi kadar guzel ingilizce konusan resepsiyonist kiz, paran varsa Che’nin yattigi odayi ayarliyor.
Hotel National’de ise kiyafetin uygun! degilse otele alinmiyorsun. Yemek salonunda sunulan yemeklerde kus sutu bile var. Biz biriyle bulusmaya gittigimizde, Turkiye Avea’nin gidin bakin, eglenin gelin diye gonderdigi bir grupla karsilastik. Kubalilari doviz dar bogazindan kurtaracigina inanilan ve aslinda tam bir sikisilmisliktan kurtulmanin son caresi olarak, yeniden kesfedilen turizm, ulkeye bir daha kapanmasi zor olan yaralardan baska bir sey acmiyor. Devlete ait iki sayfalik Granma gazetesinden, Bohemia dergisi ve televizyon kanallarindan baska insanlari dis dunya ile baglayacak hic bir iletisim kanali yok. Internet sadece belli bazi -Havana’da sadece 2 tane gordum- internet kafeden, otellerden, seyahat acentalarindan baska bir yerde yok. Ve simdiye kadar gordugum en pahali (saati, calisanin kendi cebine attigi ile beraber 5 euro) ve en yavas baglantilardi. Boyle olunca da bu ulke disinda yasayan herkesin, ozellikle kapitalist ulkelerden gelenlerin hayatlarinin cok iyi olduguna inaniliyor. Uzerlerindeki tisortlere, ayaklarindaki ayakkabilara imreniliyor. Her yedigin ictiginde hesap fazladan getiriliyor, yada tezgah altindan satilan seylerin parasi cebe atiliyor. Burada uygulandigi haliyle ‘turizm’, hem dunyayi kubalilara hem de dunyaya kubalilari ve devrimi yanlis tanitiyor. Zamaninda hasbel kader solculuk yapmis insanlar gelip, ceplerinde dolarlar ellerinde pahali fotoraf makinalariyla eski model arabalarin resimlerini cekiyor, yenilerini gormezden geliyor, Devrim Muzesi’ne (!) gidiyor, ardi ardina devirdikleri romlarla beraber eski kahramanlik hikayelerini anlatiyor, istahlari kabarinca da geceligi 10 dolardan iki genc kiz goturmeye calisiyorlar.
Evet ulkede okuma yazma orani cok yuksek ancak, dogru durust bir kitapci dukkani bile yok. Yabanci bir gazete, dergi okumak imkansiz cunku satilmiyor. Bir gece gittigim uc hastanenin ikisinde doktor yoktu ve simdiye kadar gordugum en kotu durumda olan hastanelerdi. Tum fayanslari kirik, tekerleksiz bir sedyede bekleyen yasli mi yasli bir hasta. Her taraf les gibi, hani su saglam girsen hasta cikarsin dedikleri cinsten, 70′li yillarin SSK hastanelerinin bire bir ornegi. Ne oluyor peki?
Kuba’yi diger eski ‘sosyalist’ ulkelerden fakli kilan ne? Che mi? Che yillardan beri burada yok. Tisortlerde ve sarhos bar sarkilarinda geciyor adi. Kimi insanlarin kollarinda dogme olmus. Bazi sokaklarin duvarlarinda profesyonel ellerden ciktiklari belli olan resimleri boyanmis. Turistler, Kuba hatirasi diye onunde durup resim cektiriyor, kendi ulkelerinde bulunmuyormus gibi posterlerini satin aliyorlar. Che’nin dunyada satilabilen bir marka haline getirildigini ve posterinden tutun, parfumune kadar her seyinin yapildigini biliyoruz ama burada da az bir para kazanilmiyor Che uzerinden. Ve Havana’da kaldigi evin hemen yakinina dikilen sehrin hemen her yerinden gorulebilen Havana’nin en yuksek heykeli, Che’ye degil, Isa’ya ait.
Devrim 48 yasinda. Nereden baksan iki nesil gecmis aradan ve olurse ne yapacagiz diye adi gecen sadece biri var; Comandate Jefe, Fidel. Ve ulkede tek bir muhalif yok! Tek basina bu bile bazi seylerin eksik kaldigini gosteriyor. Evet ‘eksik’ ve ‘yanlis’ gordugum bir suru sey var. Ancak, sunu da acikca soylemek gerek ki, tum bu cok kisa bir zaman icerisinde gorduklerimden kendim de emin degilim. Her seyden once sadece Havana’yi gordum, ve HIC ispanyolcam yok. Bir de Kuba nufusunun cok buyuk bir kisminin yasadigi bu sehri gormek, ulkenin tumu icin ne kadar bir fikir verebilir bilemiyorum.
Ayrica unutulmamasi gereken bir sey daha var, o da ne yaparsak yapalim, kendimizi hem bize dayatilan ‘modern’ yasam anlayisindan hem de bize bir sekilde ogretilen ve kendi kendimizi de bilip bilmeden ikna ettigimiz, sosyalist dunyanin ‘guzellikleri’ fikrinden siyiramiyor, subjektif kaliyoruz.
Sosyalizm uzerine, birakin en kucuk mahalle biriminde bile yasama gecirmeyi, daha dogru durust bir tartisma bile yurutememis ulkelerden gelerek, yine kendi aklimizca, nasil bir sey oldugunu bilemedigimiz bir hayal dunyasini ariyoruz. Tabii ki bulamiyoruz. Cunku oyle bir sey yok. Esitlik, bagimsizlik, ozyonetim, huzur, yuksek yasam kalitesi ve bunlarin elde tutulmasina yonelik direnisin nasil bir sey oldugunu, en azindan sosyalist bir dunyada tam olarak nasil bir sey olmasi gerektigini bilemiyoruz. Sonra da kalkip, Kuba’ya gelerek, ‘dilek ve temmenilerimizin’ gerceklesmemis oldugunu gormek, kelimenin anlamina cuk diye oturan bir hayal kirikligi yasatiyor.*
Devrim, bir melodinin iyi kotu calinan ilk notalari olabilir ancak sonralari herkesin davulunu, zilini alarak katildigi ve bir orkestranin caldigi bir parca haline gelebilmeli ki, hem calan hem dinleyen herkesin kulaginda hos tinilar biraksin. Calanlara yeni katilimlar saglansin, dinleyicilerden kimse yerinde duramasin, oynasin, dans etsin.
Tum bu yazdiklarimin aslinda kendi kendine konusmalar oldugunu da belirtmek istiyorum, amacim kimseyi devrimden, esitlikci bir dunya ozleminden sogutmak degil. Aksine, tekrar ve baska dusunmeye baslamanin zamani geldigine inaniyorum.
Eger yayinlanirsa, ilk sayisinin prova baskisindan baska hic bir nushasini bile okumadigim bir gazetede yayinlanacagini bilmek de tuhaf bir duygu. Umarim, fazla kizanim cikmaz, venezuela’yi da yazarim.
Fazla param yok, hatta neredeyse hic yok ancak yarin Venezuela’ya, Karakas’a geciyorum. Ve elimden geldigince tum kitayi dolasmak istiyorum. Ispanyolcayi da bir an once ogrenmeliyim, nasil olacak bilmiyorum. Elimde, resimlerle kendi kendine ispanyolca diye, resim dolu bir kitap ve sayfalari daha simdiden cildinden yaprak yaprak ayrilmis, aradigim hic bir kelimeyi bulamadigim kotu bir sozluk var. Ne bir harita ne de bir hazirligim olmadan, gidebildigim kadar gidecegim.
Bakalim yol ne zaman geriye donecek.
Zafer
*buralarini cogul gectim, gercekte tekil haliyle
————————————————————————
Venezuela, Chavez’in ulkesi
Havaalanindan cikip bir otobuse binip sehre gideyim diye bekledigim duragin onundeki yuzlerce metre uzunlugundaki duvara bir duvar ressami ustaligiyla, hic acele edilmeden Chavez’in, Simon Bolivar’in rengarenk resimleri cizilmis, sosyalist Venezuela yazilari yazilmis. Arkamda ise kiyi boyunca uzanan tepelerde sivasiz evleriyle gecekondu mahalleleri.
Sehir kiyidan otuz kilometre kadar icerde, yuksek daglarin arasindaki bir yaylaya yerlestirilmis. Ilk bakista Artvin’i, Bursa’yi hatirlatiyor. Sehir girisindeki tepelere birbirlerine siki siki bitisik ve hemen hepsi birbirinin bire bir benzeri gecekondular, tepenin tam seklini almis altlarindaki yukseltiyi aynen yansitiyorlar.
Metro istasyonu onune gelip de indigimde karsilastigim ilk sey, her yere naylon ortulerini sermis, birbirinin ayni seyleri satmaya calisan isportacilar oluyor. Koselerde de celik yelekleriyle devasa polisler.
Metroya binip, sehir merkezine geldigimde ayni manzaranin daha da bir katmerlisi cikiyor karsima. Bir metre onumu gormeme imkan yok, her yerde tisort satanlar, gozlukculer, ayakkabicilar, masalarinin uzerine zincirlerle bagladiklari telefonlaryla gorusme yaptiran konturlu telefoncular, tek sigara satanlar, kopya Dvd, muzik cdleri satanlarin seslerini sonuna kadar actiklari televizyonlari, muzikler, hamburgerciler, mesrubat, dondurma satanlar. Ortaliga atilmis alcak masalarda siraya girmis, parmaklarina uzun yapma tirnak taktiran kadinlar, yarin geceki yilbasina hazirlaniyorlar.
Ugradigim tum oteller cok pahali, ustelik cogunun kapisi demir parmakliklarla kapatilmis, resepsiyonda oturan ile kapi gorevlisi vasitasiyla konusabiliyorum. Buldugum ucuz fakat kotu bir otelde ise, pasaportumdaki hilali goren gorevli, arap oldugumdan kuskulanip, oda vermek istemiyor once. Meger Saddam’i asmislar bu sabah ve Madrid Havaalani bombalanmis. Venezuela’yi bombalamaya gelmis bir fanatik zannediyor beni. Ikna edip, odayi tutuyorum asagi inip biraz gezineyim, bir sey yiyeyim dedigimde de oturdugum bir sokak lokantasinda bira icerken, onumde iki kisiye dort kisi saldiran ve doverek soyanlari seyrediyorum. Milletin tepkisi, hey hey diye bagirmaktan ileri gitmiyor. Ustelik gaspcilardan biri karni burnunda hamile bir kadin ve hic de acele etmeden kacip karisiyorlar kalabaligin arasina.
Otele gidip yatiyorum, bilirim boyle sehirleri, gunduzleri daha guvenli olur diye ukalalik yapiyor ve sabah otelden on-onbes metre bile ilerlemeden gogsunden en az bes bicak yarasiyla oldurulmus birinin ceplerinde kimlik arayan polisi gorunce, simdiye kadar bildigim tum guvenlik bilgilerimin sinifta kaldigini goruyorum.
Aksama da Istanbul’dan tanistigim bir arkadasin evine gidiyorum. Beylukduzu gibi biryerde guvenlikli bir site. Bana anahtari getirenler, Karakas’i dogru durust bilmiyorlar bile, cok tehlikeli diyorlar. Oysa burada da onbes yirmiyi bulan katlarin en ustteki pencerelerine varana kadar parmakliklar takilmis. Sokaklarda park etmis arabalardan baska hic bir sey yok. Kazara karsilastigin biri arkasindan yurumene izin vermiyor, alenen duruyor, onune gecesin diye bekliyor.
Cok sasiriyorum, zira Guney Amerika ulkeleri icerisinde bu goruntulerle Venezuela’da karsilasacagimi hic sanmiyordum. Oysa yapilan istatistiklere gore, Karakas, Brezilya, San Paola’dan daha tehlikeli gozukuyor. Hatta kimilerine gore oldurulen insan sayisi acisindan bazi savas bolgelerinden bile riskli bir bolge. Bu sene yilbasi sonrasi gordugum bir gazete, ‘yilbasi, yirmi dort saate otuz dort olu’ basligi atmis. Hafta sonlari bu sayi kiminin dedigine gore onda falan kaliyormus, kimine goreyse elliyi buluyormus.
Tabii bunlar oluenlere ait sayilar, o gunu yaralanarak atlatanlarin kac kisi oldugunu allah bilir. Sokakta gordugum her polisin belinde kalin bir tabanca ve sirtinda celik bir yelek var. Insanlar iki adimlik yol icin bile minibuse biniyor, yolda yurumek istemiyorlar.
Sehirde her yer banka subesi dolu, bu kadar cok bankayi Turkiye’de bile gordugumu hatirlamiyorum. Merkezdeki yuksek binalarin tepelerinde isikli devasa reklam panolari, Pepsi, Nescafe ve Nestle. Herbiri urettikleri urunlerin hammadesini yine bu topraklardan aliyor ve yine ayni insanlara, ‘sosyalist devrimin saha kalktigi’ ulkenin insanlarina takir takir geriye satiyor. Yuruken karsima, Bolivar’in muzesi cikiyor. Yeni restore edilmis eski bir bina. Giris bedava. Salonlarina o zamanlara ait antika mobilyalar yerlestirilmis. Duvarlarinda ise altisar yediser metreyi bulan genislikleriyle tarihi yagli boya tablolar. Birinde Kristof Kolomb yeni cikmis karaya, kendisini sevincle karsilayan yerliler ve basini baba sefkatiyle oksadigi bir cocuk. Arkasinda da hacini kaldirmis, hak dinini mujdeleyen bir papaz. Diger birinde ise, sehrin girislerinde gordugum simdi uzeri derme catma tugla evlerle kaplanmis bir tepeye benzeyen bir yerin yesil tepesinde atini saha kaldirip, kilicini cekmis, ‘ozgurlusterici’ Bolivar. Golgesi arkadaki buluta dusmus.
Disari cikip bir gece onceden internetten adreslerini buldugum anarsist halk kutuphanesine dogru devam ediyorum. Bindigim minibus, asagilardan hep merak ettgim gecekondu mahallelerinden birine dogru tirmanmaya basliyor. Inecegim yere geldigimizde, minibus soforu, emin misin der gibi gozlerime bakiyor. Indigimde ise, durup dururken basina is alacaksin mealinden cesaret verici sozler ediyor. Girdigim sokagin tum koselerine dagilmis adamlar, kosedeki tum cepheleri parmakliklarla cevrilmis bakkalin onunde uzerlerinde atletleri ellerinde bira siseleri ile sarhos sarhos yuzume bakiyorlar. Ne oldugunu anlamarina izin vermeden gecip gidiyorum onlerinden. Kucuk cocuklar ucurtma ucuruyor, biraz daha palazlanmislari, park etmis eski otomobillerin kaputlarina oturmus, kimbilir hangi planlarin son detaylarini gozden geciriyorlar. Aslinda hic de o kadar tehlikeli gozukmuyor burasi ama kutuphaneye geldigimde her yanindan demir parmakliklarla kapatilmis, eski bir mahalle bakkalindan kutuphaneye cevrilmis oldugunu goruyor, iceride bir yerde kafeste oturur gibi oturan onsekiz yaslarinda iki genc buluyorum. Yabanci oldugumu anladiklarinda biri gelip kapiyi aciyor. Digeri de hemen arkasinda. Icerisi kitap dolu, duvarlar eski yuruyuslerden arta kalmis pankartlar, afislerle kaplanmis. Disarida kapi girisinde ise Drakula’nin ilk film versiyonundaki resminin yer aldigi, ‘devlet, vampirdir, kaninizi emer’ yaziyor. Konusmaya basliyoruz ve ispanyolcamin (!) en azindan az da olsa anlasabilecek seviyeye gelmis oldugunu goruyorum. Biraz sonra da otuz yaslarinda insan irisi Raphael geliyor arabasiyla. Ingilizce biliyor. Kahve yapiyorlar, konusmaya basliyoruz. Kapi niye kilitli diye soruyorum once, guvenlik diyor. Kapiyi acik birakirlarsa soyulacaklarindan korkuyorlar. Peki o zaman niye actiniz burada bu kutuphaneyi dedigimde de kirasi ucuzmus, baska bir yerde bu kadar ucuzunu bulamadiklarindan kiralamislar burayi. Parmakliklari siyirarak kapiya saplanmis dokuzluk bir mermi cekirdegini gosteriyor.
Bu insanlar yasamak icin calmak zorundalar, baska da bir yollari yok diyor. Calmak ve soymak disinda geriye kalan tek alternatifleri, bu fare deligi gibi evlerden de olmak ve disaridaki evsizler ordusuna katilmak. Chavez iktidara geldi geleli sekiz sene olmus ve bu son secim zaferi ile de daha 2012′ye kadar garantisi var. Ancak anlattigina gore Chavez’den once ulkenin yoksul orani %40′dan %80′e firlamis. Yirmiyedi milyonluk Venezuela’da yaklasik iki milyon kisi evsizmis. Asagi inersen, nehrin kiyisindaki agaclik alanda binlercesini birarada gorebilirsin diyor. Arada bazilari alinip ustu acik stadyumlara konuluyormus. Bazen yemek de veriyorlarmis. Ulkede acilan okuma yazma kurslari da gercek anlamda cahilligin onune gecmek icin degil, istatistiksel gelismeleri kayit altina alabilmek icinmis. Bu kurslara kayit yaptiranlara, devam etmeseler bile para yardimi yapiliyormus. Bir cesit oy satin alma diyor. Diger bir yontem de insanlara ‘sadece kirmizi- tisort ve siperlikli sapkalar dagitmak. Peki diyorum, bu Chavez ne yapiyor? Bilmiyorum diye cevap veriyor. “Degisen bir sey yok, sosyalist ve devrimci oldugunu soyluyor ancak yaptigi seyin devrim olduguna inanmiyorum. Ulkedeki petrolu halen amerikali sirketler cikariyor, rafine ediyor ve yurt disina goturuyorlar. Ulkenin tum onemli gereksinimleri yurt disindan ithal ediliyor, ulke yabanci banka, yatirimci dolu ve hic birinin ulkede yeni calisma alani actigi yok.” Son zamanlarda uyusturu ile mucadeleye onem verilmis ancak, polis ayni polis, asker ayni asker. Rusvet ve yolsuzluk diz boyu. Bir seyin engellendigi yokmus. Cezaevleri ise bir dram. Gecen sene cezaevlerinde olen mahkum sayisi tam 474! Her biri silahli cetelerin kontrolu altinda, suyu akmayan, yemek dagitilmayan, tuvaleti bile olmayan cezaevleriymis bunlar. Tutuklular, tuvalet olarak daha sonra pencereden attiklari gazete kagitlarini kullaniyorlarmis.
Politik tutuklulari soruyorum, darbe ile suclananlar ve Kolomb’un heykelini devirdigi icin iceri atilan bir anarsistten baskasini bilmiyor.
Laf hazir cezaevlerinden acilmisken o da bana, isim isim hem de hic sasirmadan, Mehmet Tarhan’i, Hayata Donus Operasyonu’nu, F tiplerini, aclik grevlerini soruyor. Kendimden utaniyorum zira benim bu ulke hakkinda bildigim tek sey Chavez, baska da bir sey bilmiyorum.
Egitim sistemini, universiteleri konusuyoruz, agirlik ozel okulardaymis. Cok kotu durumda olan iki devlet universitesi varmis. Gerisi ozelmis. Iscileri konusuyoruz. Grevler bitti diyor, ozellikle son secimlerden once grev yapmaya kalkismak, hukumeti elestirmek hemen karsi devrimci olarak suclanmaya yol aciyormus.
Kalkip, tum kutuphaneyi, kalin demir saclarla bir daha kilitledikten sonra, arabasina bindirip, en yakin metro istasyonuna birakiyor beni. Gaz pedalinin oldugu yere icten kilitli bir kapak yaptirmis, ayaklarimin altinda da bacagim kadar bir direksiyon kilidi var. Hepimiz dolusunca arabaya, hemen tum kapilari kilitliyor, hizini hic kesmeden devam ediyor. Yolda bir cami goruyorum, Peki Chavez ve din diye sorunca da, camiye gidince musluman, kiliseye gidince katolik, tam bir iktidar asigi makyevelist diye acikliyor.
Ya diger devrimciler, solcular? Hemen herkes chavesist olmus, hatta chvesist anarsitler diye adlandirilan bir gurup bile varmis. Devlette gorevler verilmis, kurumsallasmaya baslamislar. Chavez oncesi silahli mucadele veren orgutler de ellerinden silahlarini birakmamis, yuzlerinden maskelerini cikarmamislar ancak, Chavez hukumetini karsisinda silahli mucadele verilecek bir yonetim olarak gormuyor, aciktan desteklemeseler bile kosteklemiyorlarmis da.
Bir sonraki gun tekrar ayni yere gittigimde, ellili yaslarda baska biriyle karsilasiyorum. O da ayni mealde seyler anlatiyor. Tam bir pazarlamaci, iyi bir demegog diye tarif ediyor Chavez’i. Chavez diyor, Venezuela icin tam da Amerika’nin ihtiyac duydugu tipte bir lider ve Bush, Venezuela’dan gelen petrolu garantiye almadan Irak’a saldirabilir miydi diye de sorarak ekliyor. Birlesmis Milletler’de yaptigi konusmada, Chaomsky’nin oldugunu soylerken, dili falan surcmedi, zira kitabi eline birisi vermis, ne kitabi okumuslugu var ne de Chaomsky’in adini duymuslugu diye anlatirken parmakliklara yanasan biri, para istiyor israrla. Zorla savusturyor, merkezi kapatip, cikiyoruz. Bu da beni en yakin metro istasyonuna goturup birakiyor. Iki de bir de kendine dikkat, buralarda dokuz yasinda cocuklar bile silah tasiyorlar, yabanci oldugunu anlamasinlar, gelir soyarlar diyor. Oysa benim her halimden yabanci oldugum belli. Saclarim uzun ve buraya geldim geleli sakallari tras vaktini haftalar gecmis tek kisi olarak kendimi gordum. Daha agzimi acar acmaz da bir suru hata yapiyor, istiyorum diyecegime, ben peynirim diyorum. Ispanyolcadaki tum kelimeler birbirine benziyor gibi geliyor bana. Yazili olarak gorunce anlamasi kolay ancak, is seslendirmeye gelince cok zorlasiyor. Dolayisiyla boyle bir gasp olayi ile karsi karsiya kalsam ne yapacagimi bilemiyorum. Yolda yuruken kendi kendime soruyorum; ya, ben niye araya o kadar yolu, koca okyanusu koyup da kalktim buralara geldim. Ne guzel yasayip gidiyordum, Amerika’da devrimler baslamisti ve yakinda bizim oralara da gelecekti. Oysa simdi buralarda Amerika’yi yeniden kesfediyor gibiyim. Dunyanin yuvarlak oldugunu ve nereye gidersem gideyim ayni kapiya ciktigini goruyorum. Kendi kendime kiziyorum. Kendin kasindin, evinde otursaydin, soguk biralarini icip, televizyon seyretseydim diyorum. Guluyorum.
Sehrin kuzey kisimlarina dogru gidiyorum. Yuksekligi bin iki bin metreyi bulan daglarin eteklerinde bambaska bir Karakas ile cikiyor karsima. Son model arabalar, yemyesil caddeler, devasa alis veris merkezleri, son derece modern vilalarla doldurulmus yuksek duvarli siteler uzaniyor onumde. Sosyalist devrim burada mi yasaniyor?
Aksam olunca da eve donmek icin otobuslerin kalktigi garaja geliyorum. Tum venezuela’da, metrodan baska devletin islettigi HIC bir toplu ulasim araci yok! Her sey yolcu tasima ucretleri hukumetce duzenlenerek taksilere, minibuslere ve ozel otobuslere birakilmis. Benzin cok ucuz olmasina ragmen (bir depo dizel icin bir (1) dolar odenirken benzinli arabalar icin bu fiyat sadece iki (2) dolar. Oysa bunun altinda arabasi olmayana hic bir faydasi yok. Zira minibuse indi bindi icin verilen para yaklasik 4 litre benzin parasina esit. Metro da ilk bakista ucuz geliyor ancak o da 2,5 litrelik benzin degerinde. Aksama yemeklik bir seyler almak icin markete ugradigimda fiyatlara daha aliskin gozlerle bakiyorum; 12lik bir yumurta kutusunun fiyatina bes sise bira alinabiliyor ve bu para bir ekmek almaya yetmiyor.
Sise sise bira aliyorum ben de, kasada para odendikten sonra, aldigin seyleri posetlere bahsis karsiligi dolduran cocuklarin uzerlerinde yine o kirmizi tisortlerden var.
Eve gelip elimde biram, televizyonu actigimda Chavez yeni kabinesini acikliyor, bakanlarini tanitiyor, her birinin omuzuna guzellik yarismalarinda takilanlar gibi kalin birer kurdele asiyor, tek tek sarilip opuyor. Baskan yardimcisi olarak atadigi milletvekiline de kinindan cikarip havada salladigi suslu bir kilic hediye ediyor. Ardindan ozel bir sirkete ait elektrik sirketi ile bir telefon sirketini devletlestirecegi mujdesini veriyor. Merkez bankasinin bagimsizligini kaldiracagini, kendisine baglayacagini ve yeni bir devrimci anayasinin son hazirliklainin bitmek uzere oldugunu, yakinda milletvekillerine sunulacagini, ozel yetki istemlerinde bulunacagini acikliyor. Devrimimizi yapiyoruz, kendi Venezuela devrimimizi, hic bir sey bizi bu devrimi gerceklestirmekten alikoyamaz diye de bitirdigi konusmasi salon dolusu partili tarafindan coskuyla alkislaniyor.
Oysa bu elektrik sirketinin 14.000 calisani, bir bucuk seneden beri toplu sozlesmeleri sonuclanmadigi icin, gectigimiz secimlerden once greve gitmek istediklerinde, sirketin eski calisanlarinin grev kirici olarak cagirilmalariyla engelleniyorlar. Ve sirketin basinda bulunan, Nervis Villabos, ayni zamanda son hukumetin enerji bakani yardimcisi.
Ne diyeyim, hayirlisi olsun. Kamulastirmak iyidir. Devrim iyidir. Karsi cikacak bir yon bulamiyorum.
Fakat yarin sabah erkenden kalkip, Otobuse binecek ve Kolombiya’ya dogru yola cikacagim. Daha cantami hazirlamam gerek, televizyonu kapatip yatiyorum. Canta dedigim zaten uc tisort bir pantalon.
Zafer
Aykiri Venezuela haberleri icin: www.nodo50.org/ellibertario

Monday, August 12, 2013

Can’dı, Baba’ydı, Şarabi’ydi…


‘Şüphesiz, Türk şiirinin son büyük ustalarından olduğu kadar, son ‘rock star’larından birisiydi Can Yücel. Can Baba! Memleketin ‘üstat’ diye seslendiği birkaç tane şair vardır ama ben ‘baba’ diye seslenilen Can Yücel’den başkasını bilmiyorum. Zaten başkasına da o kadar denk düşmezdi ‘baba’ olmak. Çağın en güzel gözlü maarif müfettişinin, anadan doğma şair oğlu Can Yücel. Şarap içer! Şiir yazar. Küfür eder! Şiir yazar. Kitap çevirir! Şiir yazar. Şairlerle dosttur ama kavga da eder! Şiir yazar. Datça’ya yerleşir! Şiir yazar. Antik tanrılar çağından bugüne gelmiş gibi karşımızda dikilen bir şairi anlatmak öyle kolay değil.‘ diye başlıyor Cezmi Ersöz Can Baba’yı anlattığı kitabına.

nihat gençNihat Genç:
Can Baba ile birkaç çok sert ve güzel anım var. Ancak; Türk toplumu buna hazır değil. Hele bugünlerde hiç değil. Başka zamana kalsın, sizinle bir anı değil fotoğraf paylaşabilirim. Biraz sonra Susurluk’a karşı bir dakika karanlık eylemi başlatacağız. Can Baba, İmam Adnan sokakta Leman’ın 2. katında kısa konuşmalar yapıp şalteri indirecek.
Masada 5 kişiyiz. Can Yücel, eşi Güler Yücel, Orhan Pamuk ve Nihat Genç. Masada hararetle tartışılan isim ise Aziz Nesin. Bu kadar!

                                       
cezmi ersöz
Cezmi Ersöz:
Can Baba, ölesiye ağlardı, gülünecek şeyler için; ölesiye gülerdi, ağlanacak şeyler için. Ölesiye gülen bir adamdı. Son nefesine kadar yalandan nefret etti. Haksızlığa hep karşı çıktı. 2011’de mezarı parçalanmıştı. Ne trajik bir tesadüf ki 1967’de babası Hasan Ali Yücel’in mezarı parçalanmıştı. Can Yücel, yaşıyor ve her zaman yaşayacak. Nasıl yaşayacak? Şiirleriyle, muzipliğiyle, hınzırlığıyla, hayata bakış açısıyla, caza olan aşkıyla yaşayacak.
21 Ağustos’da Can Baba’nın doğum gününde vasiyetini yerine getireceğiz. Ölmeden önce ‘her devrimci için benim adıma bir fidan dikin’ demiş. Biz de Uğur Mumcu, Hrant Dink, İbrahim Kaypakkaya, Metin Göktepe, Ethem Sarısülük ve nice devrimciler için arkadaşları, akrabaları olarak ‘Can Yücel Devrim Ormanı’nı Seferihisar’da oluşturacağız. Can Baba hiçbir zaman unutulmayacak, bu topraklar onu unutturmayacak.

metin üstMetin Üstündağ:
1996 yılında Leman ve Öküz dergileri için “Can Yücel 70 Yaşında” gecesi düzenledik. Eşber Yağmurdereli ile birlikte sahneye çıktık. Eşber, kendisini kuliste sanıyor, “Metin, ne olacak bu Türk solunun hali?” diye sordu, ben de ‘Ne olacak, kör-topal ilerliyoruz!’ dedim. Can Baba, sonrasında sürekli bölünmeler yaşayan Türk soluna olan kızgınlığını burada dile getirdi:
İşte Türk solu! Eşber gibi kör, Metin gibi topal, benim gibi sarhoş!
Sonra birbirimize sarıldık. Can Yücel sonra arkası gelecek şiirinin ilk dizelerini orada söyledi:
“Eşber kör ama, Renk körü diyil, Kızılı hepimizden iyi biliyor.”
 Can Yücel’in kendi sesinden;


 Can Yücel kimdi?
Can Yücel; Türk şiirini büyük üstadı, Eski Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğlu olarak, 21 Ağustos 1926′da İstanbul’da doğdu. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. 1956 yılında çok sevdiği Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı Güzel ve Su ve bir oğlu Hasan oldu.
Can Yücel’in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygular oldu. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardı. ‘Maaile’ şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemliydi eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansıdı. ‘Küçük Kızım Su’ya’, ‘Güzel’e', ‘Yeni Hasan’a Yolluk’, ‘Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim’ bu sevgi şiirlerinden bazıları…
Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça’ya defnedildi. Türkiye, bir babayı, büyük bir üstadı, yüzyılın son büyük düşünürünü kaybetti.


Saturday, August 10, 2013

Photos of Armenian Genocide



The destroyed Armenian quarter of Adana
Archive of the German Assistance Association,
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 80, Fig. 15


Over three thousand Armenian refugees sought refuge with the Protestant church in Bakhche (Cilicia)
Archive of the German Assistance Association, Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian,
Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 82, Fig. 19


Two workers of the Assistance Association accompanying three local workers in the burying of the highly decayed corpse of an Armenian victim of the Cilician massacre
Archive of the German Assistance Association for Christian Charity Work in the Orient,
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 75, Fig. 10


An Armenian victim of the Cilician massacre
Archive of the German Assistance Association,
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 76, Fig. 11


An Armenian woman from Adana, having been tortured and maimed by knife wounds
Ernst Jaeckh, Der Aufsteigende Halbmond: Beitruge zur Turkischen Renaissance (Berlin-Schoeneberg, 1911)
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 76, Fig. 12


Armenian Children from Adana, from whose bodies? pieces of flesh were ripped off with cotton hooks and whose kneecaps were severed
Ernst Jaeckh, Der Aufsteigende Halbmond
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 78, Fig. 13


The Armenian quarter of Adana, razed and plundered
Ernst Jaeckh, Der Aufsteigende Halbmond
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 79, Fig. 14


Adana: Ruins and robbed safes in the Armenian quarter
Archive of the German Assistance Association,
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 80, Fig. 16


After the massacre: Armenian widows and orphans in Tarsus
Archive of the German Assistance Association,
Tessa Hofmann & Gerayer Koutcharian, Armenian Review, Spring/Summer, 1992, Vol. 45, No. 1-2/177-178, p. 82, Fig. 18


The ruins of Adana (Cilicia), 1909

Thursday, August 8, 2013

The CIA, an American Pinay Circle & the Muslim Brotherhood

The CIA, an American Pinay Circle & the Muslim Brotherhood

” … The CIA funded the Muslim Brotherhood in 1977, and trained Mujahadin to support Hekmatyar of the Brotherhood in Afghanistan. The Muslim Brothers have served the CIA operationally for some 40 years, an arrangement rubber-stamped by Allen Dulles, Frank Wisner and Kermit Roosevelt. Airline hijacker Mohammed Atta was ID’d as a Muslim Brother in the Wall Street Journal and New York Times shortly after the jet attacks on the World Trade Center. So were Khalid Shaik Mohammed, and Ramzi Yousef, reportedly guided to a sacrificial pyre in the sky by Aman Zawahiri, Al Qeada’s second-in-command – also a co-conspirator, while operating under the aegis of the CIA, in the murder of Egyptian President Anwar Sadat and the 1993 WTC bomb plot. … “

“… The sky burns, A copper roof over the shriveled corn. Children and camels gasp in the noonday heat. Enemies sweat in their steel, cry out at night, And wake up trembling, wet with fright. We squat and stare
Across the nervous barbs, tied by our common dreads…”
– Aubrey Hodes, “Hating
Adnan Khashoggi’s mercenary army of global corporate criminals lives in Mafia mansions, basks in the political limelight, enjoys privileges of royalty in tyrannical desert dystopias, sips vodka in the shadow of gleaming Moscow spires. They are kings, Pentagon officials, priests, S&L thieves, assassins, prostitutes, nazis, Big Oil executives, metals merchants, New Age cultists, drug barons, boiler-room con artists, mobsters, dictators by the horde. And terrorists, of course.
Khashoggi is a Turkoman, the son of a doctor who tended to Abdul al-Aziz Ibn Saud. The Khashoggi brothers were classmates of the future King Hussein and several sons of the bin Ladens.1 His career as an international “connector” began in the 1950s, while still an undergraduate at Chico State College. His purchase of fifty Kenworth trucks for resale to Saudi Arabia’s bin Laden Group demonstrated his business savvy, and provided him the capital to launch his career as world-class death merchant.
In the early 1960s, he could be found languishing in the sun or plotting world domination at Edwin Pauley’s Coconut Island estate in Hawaii. Pauley, then Democratic Party chairman, operated an oil company called Zapata with the son of Prescott Bush, the Nazi collaborator.2
Houston attorney Linda Minor sidelines as an investigator into banking and political malfeasance. She discovered that Pauley was a slimy operator years before his alliance with Bush.
“He was a spy within the White House,” Minor says, “acting as a funnel for campaign funds to FDR, while at the same time gathering and transmitting information about oil policy and captured Nazi and Japanese assets back to his California business associates.”
Pauley’s political significance stems from his participation in Gulf of Mexico oil explorations in the 1950′s when, with an oil concession from Mexico, he threw in with Howard Hughes and George H.W. Bush.
“Pauley taught Bush how to launder money through corporate subsidiaries to be used for payoffs and the financing of political campaigns,” Minor notes. “Both Pauley and Bush used this system to finance Richard Nixon’s presidential campaigns.”
The laundering scheme unraveled after the 1972 election, when a check drawn at a Mexican bank – the subsidiary of a Houston corporation controlled by associates of Bush the elder – surfaced in the Miami bank account of a Watergate plumber.3
Saudi shiekhs and domestic oil barons struck up alliances. Shiekh Kamal Adham and a circle of cohorts founded Arabian Shield Development Co. in Texas. (since re-named the Arabian American Development Company).
Sheikh Mohammad Salem Bin Mahfouz at National Commercial Bank was an Arabian Shield investor.4 “During the 1980′s,” reports Martin J. Rivers of the Center for Research on Globalization, “Sheikh Mahfouz’s syndicate performed major CIA-inspired banking operations for such former CIA assets as Osama bin Laden … Saddam Hussein, Manuel Noriega and other drug dealing generals. George W. Bush, for his part, had important business relationships … with a total of nine prominent individuals central to Mahfouz’s financial empire.”5
The early 1970s also brought Saudis recruited by the CIA to train at American military bases, including Prince Bandar bin Sultan.6
After September 11, 2001, Bandar drew the attention of the press when it was discovered that two of the terrorists involved were found to have received financing from the Prince’s wife. Bandar trained at Ellington AFB near Houston.7
In the early 1970s, the prince fell in with James A. Baker’s social circle, struck up an alliance with Joanne Herring, who was instrumental in luring Texas Democrat Charlie Wilson to support Gul Hekmatyar of the Muslim Brotherhood chaptger in Afghanstan by the late ’70s.
The Big Oil-CIA-Saudi alliance was consummated with the establishment of the Safari Club of elite cut-throats, founded with covert Agency support on Sept. 1, 1976. George Herbert Walker Bush was then director of the Agency,. Nelson Rockefeller was vice president under Ford.
The Safari Club was a CIA cut-out: This clutch of intelligence agents, politicians and businessmen from three countries (Saudi Arabia, Egypt, and Iran) was founded with the express purpose of engaging in covert operations in Africa and the Middle East without leaving a CIA footprint.
Chicago Tribune book reviewer Padam Ahlawa neatly summarized the tensions that gave rise to the Safari Club: “The origins of world terrorism go back to the cold war era. Moscow’s monumental blunder in invading Afghanistan in 1979 set off a sequence of intrigue-laden events in Afghanistan…. High-profile military operations were out. Carter wanted a covert CIA operation like the one it had carried out in Laos, with no US personnel directly involved. The Agency, it was decided, would co-opt specialized American military personnel with the support of the Pakistan military to train an army of Muslim zealots.”
Anwar Sadat entered into an agreement to assist in the training and equipping of recruits for the coming Anti-Communist jihad. “Russian weapons were flown to Afghanistan. Encouraging fundamentalism to grow in Egypt had its fallout when these Mujahadins turned hostile to Sadat for signing the peace treaty with Israel. It led to Sadat’s assassination and terrorist acts of killing 58 tourists. Zia ul Haq of Pakistan made the best of this opportunity, created the ISI to train Pakistanis and Afghans. By doing this, Pakistan’s economic and social instability increased and terrorist acts in Sindh grew.”8
The Safari Club’s cover was blown when the Ayatollah Khomeini allowed an Egyptian reporter to peek into the archives of the exiled Shah of Iran – a Club member.9 The CIA/Safari Club left footprints in the destabilization campaign at Mengistu in Ethiopia, the unrest in Costa Rica, and there were treadmarks all over Iran-Contra, not to mention the funding of UNITA in Angola and the Afghan “freedom fighters,’ including bin-Laden.10
The CIA funded the Muslim Brotherhood in 1977, and trained Mujahadin to support Gulbuddin Hekmatyar of the Brotherhood in Afghanistan. The  Muslim Brothers have served the CIA operationally for some 40 years, an arrangement rubber-stamped by Allen Dulles, Frank Wisner and Kermit Roosevelt.
Airline hijacker Mohammed Atta was ID’d as a Muslim Brother in the Wall Street Journal and New York Times shortly after the jet attacks on the World Trade Center. So were Khalid Shaik Mohammed and Ramzi Yousef, reportedly guided to a sacrificial pyre in the sky by Aman Zawahiri, Al Qeada’s second-in-command – also a co-conspirator, while operating under the aegis of the CIA, in the murder of Egyptian President Anwar Sadat, and the 1993 WTC bomb plot.

NOTES

1) Roland Jacquard, In the Name of Osama Bin Laden, Duke University Press, 2002, http://print.google.com/print/doc?isbn=0822329913   2) Bruce Campbell Adamson, letter to Congressman Sam Farr, September 15, 2001, http://www.mail-archive.com/ctrl@listserv.aol.com/msg96515.htm
33) Linda Minor, “Follow the Yellow Brick Road: From Harvard to Enron,” http://www.newsmakingnews.com/lm4,30,02,harvardtoenronpt4.htm
4) LB, e-mail exchange with author, October 2, 2004.
5) Martin J. Rivers, “A Wolf in Sheikh’s Clothing: Bush Business Deals with Nine Partners of bin Laden’s Banker,” geocities.com, March 15, 2004, www.globalresearch.ca/articles/MAR403A.html.
6) Anonymous, “Bandar bin Sultan, a CIA Agent,” House of Saud web site, http://www.geocities.com/saudhouse_p/irancont.htm.
7) LB.
8) Padam Ahlawat, “Journalists’ account of terrorism,” Chicago Tribune, May 5, 2002 – review of Unholy Wars. Afghanistan, America and International Terrorism, by John K. Cooley, Penguin.
9) Imad-ad-Dean Ahmad, review of Unholy Wars, Journal of Islam and Muslim-Christian Relations, Minaret of Freedom Institute, http://www.minaret.org/cooley.htm.
10) Dr Samir Rihan, “Arms or democracy, but not both,” http://www.globalcomplexity.org/Arms%20or%20Democracy.htm
11) Debbie Schlussel, “Bush’s Favorite Terrorist Buddy,” WorldNetDaily, October 1, 2001.

Wednesday, August 7, 2013

Kent iflası-Metin YEĞİN

metinSeviyorum bazen bu kapitalistleri. Eğlenceli oluyorlar. ABD’de Detroit şehri battı. Hani şu Chrysler ve General Motors’un efsanevi kenti. Fotoğrafını görüyorsunuz yukarda. Peh peh pek de alımlı. Yüksek yüksek binaları filan var. Bir Teksaslı iş adamı da alıcı çıkmış. İçinde insanlarıyla birlikte muhtemelen. Çünkü kent içinde işçiler, yoksullar olmadan hiçbir şeydir. Daha önce de demiştim ya mesela zenginler Mars’da kendilerine yer kurmuş, dünya mahvolunca orada yaşayacaklarmış diye uzay kent efsanesi vardır. Olup olmadığını bilmiyorum Mars’a gitmedim ama (Henüz diyim havam olsun) böyle bir kent olamayacağını biliyorum. Yani yoksullar olmadan zenginler yaşayamaz. Aksine zenginler olmadan da yoksullar bal gibi her yerde yaşarlar ve yoksul da olmazlar üstelik.

Bu kadar keyiflenmemin nedeni simgesel bir kentin yıkılması. Ben bütün kentlerin yani temerküzün ve iktidarın yıkılmasını savunduğumdan hoşuma gidiyor. Yok diyeceksiniz sadece el değiştiriyor. Pek öyle demeyin ve keyfime de en azından biraz için dokunmayın. Şener Şen’in Züğürt ağa filmindeki domates satan sahnesini General Motors’un sahipleri için gözümde canlandırıyorum. ‘Domates, domates’ diye mahçup domates sattıklarını ki artık onu da yapamazlar çünkü patentsiz domates satılamaz oralarda.

Kürt özgürlük hareketi katılımcı bir ekonomiyi ve kooperatifleri savunduğunda hemen herkes bir kooperatif örneği verir. Hatta DTK’nın bir çalıştayında, o zamanlar DTP’li bir belediye başkanı ‘Kooperatif diyorsunuz ama biz bir tane kurduk. Battı. Bütün köylü de birbirine girdi’ dedi.  Yalan söylemiyordu tabii ki ama söylediği doğru değildi. Ben de ona, batan kapitalist şirketlerden bazılarını saymıştım. Öyle ufak tefek şeyler değildi saydıklarım. Aralarında bu Genaral Motors ve Creysler de vardı.  Yetmediyse size orada yaptığım gibi biraz da batan ülkeleri sayıyım isterseniz, Yunanistan, Portekiz, İspanya ve hatta İngiltere ve ABD’yi... Bunlar kooperatif mi? Bu yüzden mi battılar? Neden kooperatifler bugüne uymaz diyorsunuz da defalarca daha fazla batan, arkasında dünyanın en büyük sermayeleri ve saydığım gibi bizzat devlet olan, bütün halkı da batarken arkasından sürükleyen kapitalist şirketleri, devletleri görüp, unutuyorsunuz? ‘Biz binlerce şirket kurmuştuk battı. Kapitalist devletler battı. Bir daha, neden kapitalist şirket kuralım? Neden kapitalist devlet kuralım? Yerin dibine batsın devletleri, boyunları devrilsin kapitalist moderniteleri’ demiyorsunuz? Yani bu fıskiyeyi kim kırdı?

Ancak tabii ki Kapitalist Modernitenin peş peşe çöküş haberleri aslında bir şeyi değiştirmez. Sadece sistemi değiştirebilme şansı taşır içinde. Yani çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üç sıçrar, dört sıçrar, beş sıçrar... Kafasına vurmazsanız hep sıçrar. Özellikle de bu nedenle ‘Ekoloji Kooperatif’lerini örgütlemek zorundayız. Ekoloji kooperatifleri sadece organik gıdalar üreten köy kooperatiflerini içermez. Özellikle ekoloji vurgusu, gıdanın organik olup olmaması değil, kararların eşit, demokratik ve kolektif alınmasıdır. Kent topraklarının demokratikleştirilmesi, herkesin kendi evlerini inşa edebilmesi, Su dağıtımı kooperatifleri, enerji kooperatifleri, işsiz işçiler kooperatifleri yani hayatın her alanına demokratik bir biçimde örgütlemek, ekolojik demokrasidir.

Yoksa 18.5 milyar dolarla Teksaslı, Teksas’ın içinden bir iş adamının taksitle belki alabileceği kent sadece bir yazılık keyif verebilir bana. Ne zaman ki bu dutluklar eskiden gökdelendi diyebilirsek o zaman dünya bizim...

Monday, August 5, 2013

“Terörün tek çözüm yolu demir yumruktur”


“Terörün tek çözüm yolu demir yumruktur”
Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, terör sorununun siyasetle değil, demir yumrukla çözülebileceğini belirtti.

YDH-El Menar televizyonunun haberine göre Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, dün cumhurbaşkanlığı sarayında verdiği iftarda yaşanan son gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, iki yıldan fazla bir süredir devam eden terör sorununun demir yumruktan başka bir çözüm yolu olmadığını belirterek halkın terörle mücadelede orduya verdiği destek sayesinde bu sorunun birkaç ay içerisinde sona ereceğini söyledi.
Suriyeli çeşitli din ve mezhepten din adamlarının ve çeşitli toplumsal örgütlerin temsilcilerinin de katıldığı iftarda toplumda ahlaki değerlerin ve sevginin yerleştirilmesi gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Esed, “Ramazan ayı gerçek anlamda bir fedakarlık ve cihat ayıdır” dedi.
Ülkede yaşanan sorunu, Suriyelilerden başka kimsenin çözemeyeceğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Esed, reform için yapılacak diyalogun da şeffaf olması gerektiğini söyledi.
Çeşitli ülkelerin sınırlardan silahlı gruplara verdiği silah desteğine dikkat çeken Suriye Cumhurbaşkanı, “Şu an Suriye’de iki taraf bulunmaktadır. Beyaz taraf vatanı savunmakta, siyah taraf ise vatana karşı savaşmaktadır. Bu ikisinin arasında gri bir taraf yoktur. Çünkü gri tarafın hedefi ve projesi de ülkeyi yok etmektir” dedi.
Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, ikinci Cenevre konferansına katılmaya hazır olduklarını, halkın da bu konuda yetkililere güvendiğini belirterek başka kimsenin desteğine ihtiyaç duymadıklarını söyledi.
Terörle mücadelenin siyasi yollarla değil demir yumrukla yapılacak bir şey olduğunu vurgulayan Esed, terörle mücadeledeki kararlılığın süreceği mesajın verdi.

Thursday, August 1, 2013

Hollandalı seks işçileri birleşiyor



 Seks işçileri birleşiyor
Yusuf ÖZKAN / BBC Türkçe (Lahey)
1 Ağustos 2013
 Seks işçileri birleşiyor
Ekonomik kriz nedeniyle yoğun gelir kaybı yaşayan Hollandalı seks işçileri, kooperatifleşme karar aldı.
Hollanda’da hayatın her alanında hissedilmeye başlanan ekonomik kriz, seks işçilerinin yaşamını da olumsuz etkiliyor. Kriz nedeniyle önemli ölçüde gelir kaybı yaşayan seks işçileri, kooperatifleşiyor.
Ekonomik kriz nedeniyle seks işçiliğindeki fiyat ve ücret politikası da alt üst oldu. Birçoğu düşük ücret karşılığı hizmet vermek zorunda kaldı. Özellikle Amsterdam, Lahey ve Rotterdam gibi büyük kentlerde, seks işçileri için sorunlar giderek artıyor.
Hollandalı seks işçilerinin kurduğu Geisha adlı derneğin başkan Ilonka Stakelborough’a göre, birçoğu müşteri bekledikleri vitrinlerin kirasını bile ödeyemez durumda.
Amsterdam’daki ünlü “Red Light District”te (Kırmızı Fener Sokağı) daha önce seks işçilerinin hizmet bedelinin ‘alt sınırı’ 50 eurodan başlarken, bu miktar şu an 20-30 euro düzeyine gerilemiş. Lahey’de ise fiyatlar çok daha aşağılara düşmüş.

RİSK ARTIYOR

Geisha Derneği Başkanı Stakelborough, fiyatlardaki düşüş ve krizin derinleşmesiyle beraber seks işçilerinin “riskli cinsel uygulamalara” boyun eğmeye başladıklarını söylüyor.
Dernek, seks işçilerini krizden korumak için yeni bir proje hazırlıyor. Buna göre kriz, “kooperatifleşme” yoluyla aşılacak.
Seks işçileri, gelecek yıldan itibaren kooperatiflerin kiralayacağı yerlerde çalışacak. Hayat kadınları koopertife, sadece kullandıkları saat kadar kira ödeyecek. Fiyat politikası ve seks işçilerinin güvenliği de kooperatifin sorumluluğnda olacak.

“KIRMIZI FENERLER” TARİHE Mİ KARIŞIYOR?

Bu arada Amsterdam’ın simgelerinden biri olan “Red Light District” ya da “Kırmızı Fener Sokağı”, yenileme projesi kapsamında büyük ölçüde kapanacak.
Amsterdam Belediyesi, bölgenin “suçtan arındırılması ve daha yaşanabilir bir yere dönüşmesi” için proje hazırladı. Proje kapsamında, bu bölgede bulunan ve seks işçilerinin müşteri beklediği vitrinlerin kapatılması da gündeme geldi.
İşletme sahiplerinin karara itirazı üzerine başlayan yargı süreci, belediyeden yana sonuçlandı; temyiz mahkemesi, projeyi olumlu bularak vitrinlerin kapatılmasına onay verdi. 62 vitrin kapatıldı ve bu sayının 100’ün üzerine çıkması bekleniyor.
Bölgenin yaşam koşullarının iyileştirilmesini amaçlayan yenileme projesi kapsamında vitrinlerin bir kısmının “ölçülü ve kontrol altına alınmış biçimde” açık kalmasına izin verilecek.
Avrupa’daki bazı tıklayın kadın örgütleri, para karşılığı seks hizmetinin kısıtlanmasını ve fuhuşun yasaklanmasını talep ediyor.

Friday, July 26, 2013

60th Anniversary of the Attack on the Moncada Barracks


Fidel Castro (centre) and other Moncada rebels released from prison, May 1955, following a failed attempt to
overthrow the U.S.-installed puppet dictatorship of Fulgencio Batista on July 26, 1953. They would return not long after
on the ship the Granma, to lead the revolution to victory.


Halifax
Demand Freedom for the Cuban Five End the U.S. Blockade!
Friday, July 26 -- 2:00-6:00 pm, Rain or Shine
Music * Dancing * Poetry * Displays * Speeches

On the 60th anniversary of the beginning of the Cuban revolution, the Nova Scotia Cuba Association invites you to a celebration of Cuba, its people, its culture, its history.

Film Screening: Moments wit h Fidel
Friday, July 26 -- 6:30 pm
Dalhousie Student Union Building, 6136 University Ave.