Sunday, March 16, 2014

Onur Aksoy Yazdı: 60′ların hürriyet kuşağından 68′lerin devrim kuşağına gençlik hareketleri





Onur Aksoy Yazdı: 60′ların hürriyet kuşağından 68′lerin devrim kuşağına gençlik hareketleri


Bu yazımızda amacımız; hem geçmişten bugüne öğrenci ve gençlik hareketlerine, bu hareketlerin oluşmasını sağlayan etkenlerin neden ve sonuçlarına kısa bir bakış atmak hem de günümüz gençliğine, 60 Hürriyet şehitleri ve 68 Devrim şehitlerinin ışık olmasında ufak da olsa katkıda bulunmaktır.

27 Mayıs 1960 öncesi genel durum

Konumuz, gençlik hareketleri ve bu hareketlerin sebepleri üzerine kafa yormak, süreci anlamak ve günümüze ışık tutmasını sağlamak, ancak gelin biz yazımızı biraz geriden başlatalım.
1938’de Mustafa Kemal Paşa’nın ölümü ile yeni bir dönem açıldı diyebilir miyiz? Evet, deriz! Bizim literatürümüzde Ulusalcı-Kemalist aydınlarımızın çok sevdiği, sıklıkla kullandığı “Karşı Devrim”in 1950’li yıllarda, DP iktidarı ile başladığına dair bir fikir vardır ki yazıyı 38’den başlatmamın nedeni de budur aslında. Çünkü biz artık biliyoruz ki karşı devrim, DP iktidarı ve kurucu kadroları ile değil, Mustafa Kemal gözlerini kapadığı andan itibaren, içinde kendi silah arkadaşlarının da bulunduğu bir süreç ile başlamıştır.
1947’de, ABD başkanı Truman’ın, Türkiye ve Yunanistan’a, olası bir komünizm tehlikesine karşı, komünizmle mücadele amaçlı yardımı, bu süreç için önemli bir dönüm noktasıydı. Bu amaçla ilk iktisadi açık ve arkasından gelecek olan ikinci bir kapitülasyon sürecine benzer ekonomik bağlılığın ilk sinyalleri verilmişti. Bu aşamada gerek Stalin önderliğindeki SSCB, gerekse 2. Paylaşım Savaşı sonrası dünyayı şekillendirmeye ant içmiş olan ABD ve İngiltere’nin amaçları, sürece giden yolda önemli etkenler olmuştur. Avrupa’daki ülkelerin birer birer sosyalizmi benimsemesi karşısında, coğrafik ve politik önemi bulunan iki ülke; Türkiye ve Yunanistan, ABD için cazibe merkezi haline gelmişti. Türkiye 2. Paylaşım Savaşı’na katılmasa da ekonomik yönden etkilenmiş, Yunanistan’da ise zayıf merkezi hükümet ile komünist gerillalar arasında savaş baş göstermişti. Artık ABD’nin duruma müdahale etme zamanı gelmişti ve  ne yazık ki İnönü önderliğindeki Türkiye, Truman Doktrini ile kendisinden sonra Menderes sayesinde tepe noktasına ulaşacak olan bir sürecin ilk adımlarını da atmış oluyordu.
Nihat Erim’in Ulus gazetesindeki yazısı aslında durumu en iyi şekilde özetliyordu:
Şimdi Truman’ın ağzından dünyanın en kuvvetli cumhuriyetinin bizim yanımızda yer aldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu vaziyet alış bizim için sürpriz olmamıştır.”
 truman
(Truman Doktrini kapsamında Türkiye’ye verilen yardımlar.)
Sonrasında gelişen olaylar ise daha vahimdir. CHP iktidarı, “fomünizm tehlikesi” üzerine verilen bu yardıma karşılık, ülkede bir komünist avı başlatır. Zaten kendilerini gizlemeye bile gerek duymayan bir avuç sosyalist ve komünist için zor günler bu kararla başlamıştır. 4 Aralık 1945’te, iktidardaki CHP’nin gençleri Tan Gazetesi’ni, ABC ve Yeni Dünya kitapevlerini basar, matbaa makinelerini yerle bir eder. Bu “av mevsiminin” toplumun aydınlık yüzü olan üniversite ve öğretim elemanlarına uğraması şaşırtıcı olamazdı. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyeleri başta olmak üzere, birçok akademisyen açığa alınır. Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil ve Niyazi Berkes bu doğrultuda görevlerinden uzaklaştırılır. Artık iktidar küçük bir yardım için kendi evlatlarına kıymaya başlamıştır.
Truman doktrini ile açılan yarık, Marshall planı ile biraz daha açılacak ve ekonomik bağımsızlığa elveda denilen bu yolda bir adım daha atılmış olacaktı.  2. Dünya Savaşı sonrası ekonomik çalkantılarla kötü günler geçiren Avrupa ülkelerini şekillendirmek isteyen ABD, aslında bu yardım planına Türkiye’yi dahil etmemişti. Ancak Türk hükümeti buna çok üzülmüş olacak ki, kendi başvurusunu kendi yaparak yardım isteğinde bulundu!
Bu sırada Türkiye’den Washington’a rapor gönderen ABD büyükelçiliği, Türkiye’nin askeri gücü ve iç düzeni bakımından önemini Amerikan idarecilerine (darbecilerine) iyi anlatmış olacak ki, karar değiştiren ABD, daha Avrupa İktisadi İşbirliği Antlaşması imzalanmadan Türkiye’yi Marshall Planı içine almaya karar verdi ve 4 Temmuz 1948 tarihinde ABD ile Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalandı.
Tüm bu olanlar aslında şaşırtıcı değildi. Tabii ki sonrasında gelecek olanlar da! CHP, özellikle tek parti döneminin sonlarına doğru, propagandasında dinsel vurguya karşı liberalizmi öylesine öne çıkarmıştı ki, nerdeyse Atatürk devrimleri yeniden yorumlanıyordu. Bu vurgu, Demokrat Parti (DP) ve öteki muhaliflerin İslamcılık sesine karşı bir anlayışı temsil ediyordu sözüm ona. Yükselen İslamcılık vurgusunun karşısında liberal laiklik! Peki çözülmenin, irade kaybının başlangıcı olan bu liberal laiklik neydi, neler yapıyordu?
  • Daha önceki dönemlerde devletin okullarından kaldırılmış olan din dersleri, 1946’da gerçekleştirilen 7. CHP Kurultayı’nda teklif edilen ve kabul gören bir anlayışla 1948 -1949 ders yılından başlayarak ilkokulların 4. ve 5. sınıflarında, öğrenci velilerinin isteğine bağlı olarak, program dışı okutulmaya başlandı.
  • Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı, imam ve hatip yetiştirilmesi için 10 aylık kurslar açtı.
  • Devletin diğer organları da bu çözülmeye ortak olarak, Hacca gideceklere (savaş sonrası ekonomiyi göz önünde bulundurun) döviz izni vererek, umudu kırık seçmeni etkilemeyi denedi.
  • Topraksız köylüye yönelik 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, zaten hiçbir zaman uygulamaya geçilmemesine rağmen, 22 Mart 1950 gün ve 5618 sayılı yasayla CHP tarafından yürürlükten kaldırıldı.
  • 1950 seçimlerine sadece iki ay kala, 1925 yılında büyük gürültülerle (yüzlerce insan idam edilerek) çıkarılmış olan tekke-Zzaviye ve türbelerin kapatılmasına dair kanunun 1. maddesi değiştirilerek, Milli Eğitim Bakanlığı’nın öngördüğü, 19 türbe halka açıldı (!)
turbe
Eğitim ile türbelerin, dinin ne gibi bir ilişki içinde olacağını o güne kadar anlamayanlar, bugün içinde bulunduğumuz dönemi, cemaat-biat kültürünü ve okullarıyla, yurtlarıyla, binlerce vakıf ve dernekleri ile Türkiye’nin, Cumhuriyet’in tasfiyesine girişmiş yapılanmayı yıllar sonra anlayacak ve tadacaktı.
Demokrat Parti dönemi
Tüm bunlar olurken bir yandan da çok partili sisteme geçiş sancıları sürmekteydi. Demokrasinin olmazsa olmazı çoğulculuk ve çok partili hayata geçişin ilk sinyalleri, Türkiye’de, CHP dışında başka siyasal partilerin de gerektiği yolundaki ilk ciddi açıklama, ne hikmetse Birleşmiş Milletler Örgütünün kuruluşu için San Fransisco’da bulunan Türk heyetinden gelmiştir(!) San Fransisco’daki Türk temsilciler artık Türkiye’de demokrasinin kurulacağını açıklamışlardır.
Sonrası malum. DP  iktidarı geldi. Zaten kendinden ve devrimlerinden taviz vermiş ve yanlış bir yol izlemiş CHP’nin ardından iktidara gelen DP; kafası karışık, bir çıkış yolu arayan, yoksul ve toprağa bağlı halkı “din sömürüsü” ile etkilemekte pek fazla zorlanmadı. İlk adımları İnönü zamanında atılmış revizyonları bu sefer bunlara dört elle sarılmış bir hükümet uygulamaktaydı.
  •  ABD ile imzalanan ikili anlaşmaların -ne hikmetse- 1 yıl sonrasında Kore Savaşı patlak vermişti. 2. Paylaşım Savaşı sonrası iki güç elinde şekillenmeye başlayan dünyanın, “Soğuk Savaş” olarak nitelendirdiğimiz aşaması artık resmen başlamıştır. İşin enteresan yanı NATO’ya üye olmadığımız halde, birilerine yaranmak için(!) 4500 askerimiz Kore Savaşı’na gönderilir. 700 küsur ölü, 2000’in üzerinde yaralı verilir. Mükâfat ise NATO asil üyeliğine kabul edilmek olur(!) (Dünün okyanus ötesi sevdalıları NATO’ya böyle destek verirken, günümüzdekiler ise “Ne işi var NATO’nun Libya’da” demesinden hemen sonra meclisten yetki çıkarıp Libya’ya, NATO kuvvetleri ile asker gönderiyor).
  • l954 yılında imzalanan “Askeri Kolaylıklar Anlaşması” ile ABD artık Türkiye’de fiili bir güç durumundadır. Bu anlaşmaya göre Türkiye topraklarının, Amerika tarafından, barışta ve savaşta kullanılması için her türlü kolaylık sağlanacaktır. Yani Türkiye toprakları üzerinde üs, tesis, çeşitli mevziler açılması, buralara Amerikan askeri ve sivil personelinin yerleştirilmesi, kendi güvenlikleri için gerekli tedbirlerini almaları gibi kolaylıklar sağlanmaktadır. Yine buraların işleyişi ise tamamen Amerika tarafından belirlenmektedir. Bu üsler içerisinde müşterek kullanılması gerekenler de vardır. Ama buradaki Türk askerleri kendilerini başka bir ülkede gibi sanırlar. ABD ile yapılan anlaşmaların ardından Kurtuluş Savaşı’nın “milli” ordusu, ABD ordusuna benzetilmeye çalışılırken; geri teknoloji ve eski silahlarla ordu donatılmaya, personel ve işleyişte aynen uygulanmaya başlanır. Hatta “Küçük Amerika” olma hayalleri askerleri de sararken Yankee orduları “kardeş ordu” olup çıkmıştır.
    Böylece sonu olmayan bir uşaklığın köşe taşları işte böyle döşenmeye başlandı.
kore
  • Truman doktrini ile emeklemeye başlayan, Marshall Planı ile yürümeye kalkan dış borçlanma DP iktidarında şahlanmış, artık sahneye IMF çıkmıştır. Yabancı Sermaye Kanunu, Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanunu birbiri ardına çıkarılırken, bir yandan da borçlanma tam gaz ilerlemektedir. Bu konu ile ilgili en “çıplak” ifadeyi ünlü Amerikan tekeli Rockefeller’in patronu olan Nelson A. Rockefeller, dönemin ABD Başkanı Eisenhower’e 1956 yılında yazdığı o tarihi mektubunda şöyle anlatıyor: “Birinci gruba; bizimle dost olan ve bize uzun süreli, sağlam askeri paktlarla bağlanmış olan anti-komünist hükümetlerin iktidarda olduğu ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. OLTAYA YAKALANMIŞ BALIĞIN YEME İHTİYACI YOKTUR.”
  • Artık ‘Sol’un kökünün kazınma vakti de gelmiştir. Seri tutuklamalarla yüzünü aydınlığa çevirmiş kim varsa tutuklanmaya başlanır. Bu arada milliyetçiler, Komünizmle Mücadele Dernekleri ve benzeri örgütlenmeleri ABD fonları ile kuracak, ABD’ye minnet borçlarını ise ABD bayrağı önünde poz vererek ödeyeceklerdir. (Bu arada bu komünizm ile mücadele derneklerinin Erzurum ayağında, o dönem basit bir vaiz olan adam kimdi sizce? Rabbime sordum: Fethullah Gülen dedi(!))
  • Dini siyasete alet etmek bu dönemde DP iktidarının en sık başvurduğu yöntem olacaktır. Bir yandan “Siz isterseniz Hilafet’i bile geri getirebilirsiniz” derken, bir yandan Said-i Nursi’ye selamlar gönderilir. Din dersleri önce seçmeli, sonra zorunlu derslere dönüştürülür.
  • “Vatan Cephesi” denen bir sivil halk örgütlenmesi kurularak, toplumu DP iktidarından yana olanlar ve olmayanlar gibi bir fişleme yoluna gidilir. Bu cepheye destek verenlerin isimlerinin tümü radyolarda okunur. Sanki bu cephede olmayanların Vatan’dan yana olmadığı kanısı topluma aşılanır.
  • 1951’de 7 ilde İmam Hatip okulları açılıverir. Bu okulların yapımı ve öğrencilere burs sağlanması İlim Yayma Cemiyeti’nce karşılandığından, bu tür okulların sayısı rüzgar hızıyla arttırılır. 1959’da da bu okullara öğretim üyesi yetiştirmek üzere 4 yıllık Yüksek İslam Enstitüleri açılır.
  • Yüz akımız Köy Enstitüleri 1954’te resmen kapatılır. (Köy Enstitüleri CHP iktidarında işlevsizleştirilmiş, kapıya kilit vurmak DP’ye düşmüştür!)
  • Ezan, 18 yıl sonra yeniden Arapça okunmaya başlanır.
koyenstitusu
Peki tüm bu olanların karşısında gençlik ne durumdaydı? Gençlik hareketi nasıl bir seyir izlemişti?
60’ların Hürriyet Gençliği: 68 kuşağının ilk kıvılcımları
Bu uzun girişi yapmak zorundaydım, çünkü her isyan kendini oluşturan nedenlerin bir birikimi sonucu oluşmaktadır. Etki karşısında tepki doğmaktadır.
Yavaş yavaş 60’lı yılların Hürriyet şehidi gençlerinin nasıl ortaya çıktığına dair devam edersek; ilk temas 23 Ocak 1956’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Fikir Kulübü’nün düzenlediği, “Demokraside Parlamento Hakimi Mutlak Değildir” konulu bir toplantıda olmuştur. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ise, üniversitelerin canına ot tıkayacağını söyleyerek, bu hareketlenmeye karşı tavrını çok net bir şekilde ortaya koyar. Gençlik ve iktidarı karşı karşıya getiren ilk eylem olarak tarihe geçen bu canına ot tıkama tehditleri, genç çevrede büyük tepkilere yol açar. (Erdoğan’ın da öğrencileri açıktan tehdit ettiği bu günlere ve AKP faşizminin geldiği noktaya ne kadar benziyor değil mi? Her defasında kendilerini Menderes’in takipçileri ilan etmelerine şaşırmamak gerek).
Her geçen gün, ülkede DP faşizmi, ayak seslerini biraz daha duyurmaya başlamıştır artık. Olayların çığırından çıktığı nokta ise Tahkikat (İnceleme) Komisyonu adı altındaki baskıcı uygulamanın yürürlüğe konulması olmuştur. Bu komisyon tam yetkiyle donanmış olacaktır (Günümüzün iktidar tarafından özel yetkilerle donatılmış savcılarına bin selam olsun!) ve çalışmalarını yayınlamak zorunda değildir. Yani bu komisyon olağanüstü yetkileriyle bir giyotin gibi Meclisin üstünde kara bir gölge gibi duracaktır.
hurriyetgenc
Bu olaylar ülkeyi özellikle üniversiteli gençliği kaynama noktasına getirmiştir. Artık öğrenci dernekleri yaptıkları toplantılarla tepkilerini dile getirmeye, baskıcı ve diktatörlüğü andıran gidişattan memnun olmadıklarını bildirmeye başlamışlardır. Çok geçmez, 27 Nisan 1960’ta eş zamanlı iki siyasi hareket, uzun zamandır beklenen kıvılcımı tutuşturuvermiştir.
Tahkikat Komisyonu’nun olağanüstü yetkilerine dayanarak her geçen gün artan baskısı, artık üniversiteleri ve gençliği de vurmaktadır. Sesi çıkmayan bir toplum içinde 3 maymunu oynamayacak kadar gerçekçi ve tüm olanlara sessiz kalmayacak kadar cesur olan tek bir kesim vardır artık, o da gençlik.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği’nin Beyazıt Beyaz Saray toplantı salonunda düzenlediği öğrenci kongresi polisler tarafından basılır ve öğrencilerin coplanması son damlayı da taşırmış, ertesi gün tüm yurtlarda ve eğitim kurumlarında büyük bir miting yapılacağı duyurulur. 28 Nisan 1960 gününün sabahı, Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Nuri Yazıcı’nın  tarihe geçen o sözleri ile direniş başlamıştı: “Hukukun bittiği yerde hukuk okunmaz.”
Binlerce öğrenci üniversitenin bahçesinde toplanarak yürüyüşe geçtiğinde “Hürriyet” sloganları İstanbul’u inletmektedir. Artık çanlar DP iktidarı için çalıyor, bir gençliğin uyanması İstanbul sokaklarında sergileniyordu. İktidarın sert müdahalesi gecikmedi. Eli tabancalı polisler hukuk profesörü rektör Sıddık Sami Onar’ı tartaklayıp yerlerde sürüklerler. Tepki gösteren öğrencilerin üstüne gaz bombaları atılır. Ama çevik öğrenciler, gaz bombaları henüz patlamadan aynı bombaları polislere geri gönderirler.
turanemeksiz
Ardından atlı polislerin gençlere açıktan saldırıları başlar. İşte tam da bu sırada Malatya doğumlu, Orman Fakültesi öğrencisi, henüz 20 yaşında bir genç olan Turan Emeksiz polisin kurşunlarına hedef olarak, oracığa yığılıp kalır. Cumhuriyet tarihinin ilk öğrenci şehididir Turan Emeksiz ve hep 20 yaşında kalmıştır kalbimizde. Onun ardından onlarca yaralı genç serilir yerlere. Hukuk Fakültesi öğrencileri; Cengiz Ballıkaya, Kenan Özten, Hüseyin Onur, Tıp Fakültesi’nden Mevlüt Kurtoğlu, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden Hüseyin Irmak ağır yaralanırlar. Sol kasığından giren kurşun damarını patlatmıştır Hüseyin Onur’un. Onu, sol bacağını dibinden keserek kurtarabilirler ancak. Kenan Özten’in bacakları tank paletinin altında kalarak parçalanmıştır. Polisler vurdukça öğrencilerden çıkan tek ses: “Hürriyet’tir.”
İstanbul olayları 29 Nisan 1960 günü Ankara’ya sıçrar. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri zulme ve diktatörlüğe karşı başkaldırırlar. Bu tepkiye karşılık fakülte binası polislerce kurşunlanır. Olaylar dur duraksız sürerken, gerilim DP hükümetini belki de ilk kez huzursuz eder. 30 Nisan 1960’da İstanbul Sultanahmet’te çıkan olaylarda İstanbul Lisesi öğrencisi Nedim Özpolat da öldürülür. Aynı gün DP hükümeti Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan eder.
29nisan1960
Artık ok yaydan çıkmış, 27 Mayıs’a adım adım yaklaşılırken, DP destekçileri de Ankara’da bir miting düzenlemişlerdir. Buna karşılık olarak gençler misilleme yapmak için, 555K (5’inci ayın 5’inci günü, saat 5’te, Kızılay’da) adında bir miting düzenlerler. Tüm bunların yarattığı huzursuzluk karşısında 19 Mayıs gösterilerinin yasaklandığının açıklanması, ordu ile hükümet arasını iyice germiş, 22 Mayıs’ta sıkıyönetim komutanlığının 5 kişinin bir arada gezmesini dahi yasaklaması, artık 27 Mayıs’ın ayak seslerini halka duyurmaktaydı.
Sonrası malum; 27 Mayıs askeri darbesi, 3 kişinin asılması ve 68 gençliğinin de doğmasında büyük rol oynayacak 61 Anayasası’nın kabulü…
Buradan da anlaşıldığı üzere, 68 gençliğinin devrim şehitlerine giden süreç bir anda ortaya çıkmadı. 68 kuşağına giden yol, 60’ların “Hürriyet” şehidi gençliğinden ve bu yolda dökülen ilk kanın sahibi Turan Emeksiz ve yoldaşlarından geçmektedir. (Not: Turan Emeksiz ve 28 Nisan olaylarında ölen 5 kişi daha sonra resmi törenle Anıtkabir’e, Atatürk’ün yanına gömülmüştür. 28 yıl sonra, 1988’de ise mezarları Anıtkabir’den alınacaktır. Asıl amaç 12 Eylül’ün 27 Mayıs’tan intikamıdır. Yani bir askeri operasyon sonrası oraya gömülen gençler, başka bir operasyon ile oradan koparılacaktır. Ne de olsa devletin artık onlarla işi bitmiştir(!))
Hürriyet şehitlerinden doğan ateş: 68’lerin devrim gençliği
Görüldüğü gibi, 68 gençliği yıllar süren baskı, zulüm ve akıtılan kanların bir birikimi olarak devrimci bir direniş haline, etkiye karşı tepki olarak doğmuştur. Dünyaya da baktığımızda durumun pek farklı olmadığını, Türkiye’deki gençlerin de bu olaylardan etkilenerek hareket ettiklerini görüyoruz. Ayrıca 61 anayasasının getirmiş olduğu özgürlükçü haklar bu oluşumun şekillenmesinde önemli bir etken olmuştur.
Fikirsel anlamda dünya literatüründen etkilenen 68 gençliğinin pratikteki ilk eylemleri ise üniversitelerdeki sınav yönetmelikleri, öğretim elemanlarının ve eğitimin kalitesi, kantinlerin işleyişi, öğrencilerin üniversite yönetiminde rol oynamaması gibi konulara karşı olarak doğmuştur. Bu bağlamda en etken kurumlar ise Fikir Kulüpleri ve Öğrenci Dernekleri olmuştur. Kendisi de 68 kuşağının tanıklarından olan Gökalp Eren’e bir söyleşi sırasında, o dönemin gençlerinin mitingler ve afişler için gerekli olan gelirleri nasıl elde ettiğini sorduğumuzda, bize ilk olarak bu bahsettiğimiz iki kurumdan söz etmişti. Fikir Kulüpleri ve Öğrenci Derneklerinin avantajlarını ve gelir kaynaklarını anlattığında hepimiz şaşkınlığa uğramıştık. Şimdi bu konuya kısaca değinelim.
O dönemde öğrenci derneklerinin yönetimini elinde tutmak, bazı cazibelere daha kolay ulaşmak demekti. Öğrenci derneklerinin belli ücret karşılığında öğrencilere verdiği, şebeke denilen kimliklerle, belediye otobüslerinde ve sinemalarda öğrenci indiriminden yararlanılıyordu. Bazı öğrenci gezileri ve spor yarışmaları düzenlemek, korolar kurmak, geleneksel hale getirilmiş bazı gün ve gecelerde çeşitli eğlence programları düzenlemek gibi çalışmalar, öğrenci derneklerinin gelir getirici uğraşı alanıydı. Ayrıca fakültelerin sağladığı fondan yoksul öğrencilere yemek çıkarma organizasyonu ve kantin gelirlerinin bir kısmı  da öğrenci derneklerine bırakılmıştı.
devgenc64
Harekete geçen devrimci öğrenciler, 1965’ten sonra, öğrenim gördükleri kurumların öğrenci derneklerine el attılar öncelikle. Bu oluşumları ideolojisi ve düşünsel zemini olan birliklere dönüştürmeye başladılar. Öğrencilerin böylece kendi öğrenim sorunlarının yanı sıra, yurt ve dünya sorunlarıyla da ilgilenmelerini sağladılar. Öğrenci derneklerinin seçimlerini kazanarak, derneğin elindeki avantajları ellerine geçirdiler. Kantinleri, yemekhaneleri ya da üniversitedeki değişik birimleri, kolektif anlayışla tüm öğrencilerin yararlanabileceği bir biçimde yönetmeye başladılar. Bir bakıma hayalini kurdukları düzeni kendi üniversitelerinde başlattılar. Tabii ki bu filizlenme bazı kesimleri rahatsız etmiş, öğrenciler çeşitli sebeplerle okullarından uzaklaştırılmaya ve atılmaya başlanmıştı. Bu noktada ise boykotlar baş gösterdi. Bu denli büyük bir direnişi beklemeyenler geri adım atmak zorunda kaldı(!).
Tüm bu gençlik hareketlerinin filizlendiği bir ortamda alınan en verimli meyve, kuşkusuz Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu, yani Dev-Genç’tir. Bu süreç içinde Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulmuş, öğrenci örgütleri içinde aktif olarak çalışmaya başlamıştır. Ankara Üniversitesi’ndeki devrimci gençler, kendi içindeki örgütleri “Fikir Kulüpleri” olarak birleştirmiş, daha sonra da 5 üniversitenin fikir kulüpleri birleşerek “Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF)” adı altında toplanmıştır. Son olarak adını Dev-Genç olarak belirleyen örgüt, artık Türkiye tarihine damga vurmaya hazırdır.
Herkese eşit hak ve adaletin dağıtıldığı bir Türkiye için yola çıkan bu gençlik birçok eyleme, ses getiren gösterilere imza attı. Bunlardan bazılarına kısaca bakacak olursak;
68 kuşağı üniversitelere sığmıyor, dünya ve Türkiye konularına eğiliyor, politik önermelerde ve isteklerde bulunuyordu. Bu bağlamda ilk ve düzenli kitlesel eylemlerden biri de Kıbrıs Mitingleri idi. Kıbrıs’taki olaylara sessiz kalan BM ve iktidar, 22 Kasım 1967’de protesto edildi.
Dev-Genç, önemli bir başka eylemini Ankara’da 29 Nisan 1968 günü Ankara Zafer Meydanı’nda gerçekleştirdi. Sosyalist ve ilerici kuvvetler, omuz omuza vererek, büyük bir kitlesel miting yaptılar. Eyleme FKF önderlik etti.
68 kuşağı aynı zamanda 1961 yılından başlayarak her 28-29 Nisan tarihlerinde, kendilerini oluşturan çekirdek etmenlerin başında gelen, 60’ların gençlik mücadelesinde hayatını kaybeden “Hürriyet şehitlerini” anma etkinlikleri düzenliyor, toplanıp Turan Emeksiz ve diğer gençler için çelenk koyma, saygı duruşunda bulunma ve geceli-gündüzlü nöbet tutma eylemlerinde bulunuyordu.
genclikilkeylemler
Kıbrıs gibi meselelere sessiz kalmayan gençlik, “Yerli Malı Haftası” gibi etkinliklere de kayıtsız kalmıyordu. Emperyalizmin pazar aracı olan yabancı şirketlerin malları boykot ediliyor, Pepsi, Coca-cola gibi markaların afişleri sokaklarda indiriliyordu. Vatandaşa yerli malı kullanımının ülkenin çıkarlarına yönelik olduğu bilinci aşılanmaya çalışılıyordu.
ABD’nin yarı sömürgesi olduğumuzu her alanda belirten gençliğin hassas olduğu bir başka konu da, emperyalizmin kolluk kuvvetleri olarak gördükleri NATO idi. Gençlik NATO ve ona ait üsleri ve tesisleri protesto ederek, bu kurumların derhal işlevlerine son verilmesini ve NATO’dan çıkmak gerektiğini savunmuştur. Hatta bu amaçla 14–19 Mayıs tarihleri arası NATO’ya Hayır Haftası olarak ilan edilmiş, “NATO, emperyalizmin sömürge aracıdır” sloganını yaymak amacıyla işçi bölgelerine gidilmiş, sömürünün kaynağının NATO olduğu buradaki işçilere anlatılmaya çalışılmıştır.
9
Dönemin aslında en önemli ve üzerinde durulması gereken eylemleri ise üniversite öğrencileri tarafından gerçekleştirilen işgallerdir. Çünkü gençlik eylemleri bu işgallerle doruk noktasına ulaşmıştır. Yüksek öğrenim gençliği içerisinde daha önceki yıllarda da birçok eylem meydana gelmesine rağmen, hiçbiri 1968 yılındaki üniversite işgalleri kadar ses getirmemiştir. Bunun temel nedeni ise; 1968 yılı itibari ile yüksek öğrenim gençliğinin artık sadece eğitimde bazı değişiklikler ve reformlarla oyalanamayacağının, ilköğretimden yükseköğrenime kadar eğitimde devrim istediğinin ortaya çıkmış olmasıdır. Türkiye tarihinin en kitlesel ve en etkili öğrenci eylemlerini içeren demokratik üniversite hareketi, 10 Haziran 1968 günü Ankara’da DTCF, Hukuk ve arkasından Fen Fakültelerinin işgaliyle başladı. İki gün sonra, 12 Haziran günü, öğrenciler İstanbul Üniversitesi ve Teknik Üniversite’nin neredeyse bütün fakültelerini işgal ettiler. O iki hafta süresince, gençlik kitlesi içinde sosyalizm saflarına geçişler hızlandı. Büyük devrimci eylemlerin kitlelerin bilincinde nasıl büyük sıçramalar yarattığına tanık olundu adeta…
hukukisgali
68 kuşağı eylemlerinin en unutulmazlarından biri de kuşkusuz 6. Filo eylemleridir. Artık küçük Amerika olmak yolunda hızla ilerleyen Türkiye’yi emperyalist işgal başlamış, 6. Filo ise bunun sadece küçük bir ayağını oluşturmuştur. Ancak 6. Filoya karşı oluşacak direnç hiç küçük olmayacaktı.
6. Filoya karşı ilk eylemlerden biri 1967 yılında, filo komutanın Taksim’deki Atatürk anıtına bıraktığı çelengin yakılması ile başlamış, yürüyüşe geçen gençlerin ABD bayrağını indirmeye yönelmesi ile devam etmiştir. Filonun İstanbul’a asker çıkaracağını öğrenen gençlik oturma eylemlerine başlar ve şehre ABD askerlerini sokmaz. Öyle ki filo komutanı planı dahilinde bulunan gezilere, karaya inemediği için gemiden kalkan helikopter ile gidebilmiştir. Sonuç olarak eylemler meyvesini vermiş, 6. Filo Türkiye’yi terk etmiştir.
6filo
1968 yılında ise 6. Filonun tekrar İstanbul’a gelmesi, sadece gençliğin değil, tüm halkın protestosuna maruz kalmıştır. Ancak aylar öncesinde yaşadıklarını bir daha yaşamak istemeyen Amerikalılar hükümeti uyarmış(!) olacak ki, protestolar henüz başlamadan çok sert önlemler ile baltalanmaya çalışılmıştır. Gençlik, asker ve polis ile susturulmaya başlatılmıştır.
En trajedik olay ise İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Yurdu’nda yaşanmıştır. Yurdu basan polis, 6. Filoyu istemiyoruz diye haykıran gençlere müdahale etmiş, çıkan olaylarda Vedat Demircioğlu penceren aşağı atılarak öldürülmüştür. Bunun üzerine olaylar daha da alevlenir. Ankaralı gençler, Amerikan Haber Alma Merkezi’ne, Pan Amerikan Havayolları’na, Amerikan Kültür Merkezi’ne ve sadece Amerikalılara kendi ürünlerini gümrüksüz getirip satan Tuslog binalarına saldırırlar. Öte yandan Trabzon’daki gençler de Amerikan radar üssüne hücum ederler. 6. Filonun  İzmir Limanı’na girmesi üzerine, İzmirli yurtsever gençler de sokaklara dökülürler. Artık ok yaydan çıkmış, ABD askerleri görüldükleri her yerde saldırıya uğramakta ve denize dökülmektedir. Bu öyle bir uyanış, öyle bir direniştir ki, İstanbul, İzmir gibi illerde bulunan genelevleri ziyaret(!) etmeye gelen ABD askerleri, genelev kadınlarının saldırısına uğramışlardır. Gençler bu durumu iyi kullanmış, ABD askerlerinin sadece cinsel istekleri için karaya ayak bastıklarını halka anlatmış, halkta büyük nefret uyandırmıştır.
6filoaskerlerivedatdemircioglu
6. Filo eylemlerinden bir başkası ise gençlerin, 16 Şubat 1969’da, 6. Filo’yu protesto etmek için Beyazıt’ta on binlerce kişilik “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” düzenlemesidir.  Camilerde toplanan gericiler, bu mitinge saldırıp iki kişiyi öldürdükleri için, “Kanlı Pazar” denilen bu eylemin bütün yurtta gericiliğe karşı kamuoyu oluşumunda büyük bir etkisi olmuştur.
Bu olayda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı biri mühendis, diğeri öğrenci olan iki genç bıçaklanarak öldürülmüştür. Yaklaşık yüz kişi de yaralanmıştır. Ertesi gün Günaydın gazetesinde Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklandığı anın fotoğrafı yayınlandı ve o sırada yanında duran polisin hiçbir müdahalede bulunmadığı görülüyordu.
islamcilarabd
Bu noktada gözden kaçmasını istemediğim iki ayrıntıya dikkat çekmek isterim. Kanlı Pazar’dan çok kısa bir süre önce Bugün gazetesinde Mehmet Şevki Eygi imzalı şöyle bir yazı yayınlanmıştı:
Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf(tarafsız) kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim. Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, Molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz(!) Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.”
aliturgutaytac
Komünizmle Mücadele Dernekleri Genel Başkanı İlhan Darandelioğlu ise, Milli Türk Talebe Birliği’nin Cağaloğlu’ndaki merkezinde şöyle bir konuşma yapar:
Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin.”
6. Filo eylemleri hakkında son sözlerimi söylerken şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Yukarda anlattığımız gibi can vererek, kan vererek ülkenin sömürücü emperyalistler tarafından kuşatılmasını protesto edenler varken, bir kısım kendini “Milliyetçi ve Muhafazakar” ilan edenler ne yapıyordu dersiniz? Evet, kendileri devrimci gençlere saldırıp, 6. Filoyu kıble belleyip, karşısında namaz kılıyordu(!)
abdkible
Bu dönemin bir diğer ses getiren eylemi ise kuşkusuz Samsun’dan Ankara’ya “Mustafa Kemal Yürüyüşü” olmuştur. 68 gençliği fırsat buldukları her alanda, kendi değimleriyle, “2. Kuva-i Milliyeciler” olarak “2. Kurtuluş savaşını” verdiklerini söylüyorlardı. Bu bağlamda, 30 Ekim-10 Kasım tarihleri arasında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının düzenlediği yürüyüş için gençlerin dağıttığı bildiride şunlar yazmaktaydı:
Büyük Türk Milleti! Atatürk için toplanalım!
Mustafa Kemal’in milli kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal Devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için, Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal’in milli kurtuluşçu saflarında toplanalım!”
mkemalyuruyus
Dönemin halk tarafından büyük ilgi çeken ve ses getiren bir başka aktivitesi ise sokak tiyatroları idi. Gençler, sanatı en büyük eleştiri ve örgütlenme aracı olarak görüp, bu şekilde halka daha iyi bir biçimde anlatmak istediklerini sunuyorlardı. Bu etkinliklere Devrim İçin Hareket Tiyatrosu diyorlardı. Eylül 1968’de başlayan bu uygulama öylesine etkili olmuştur ki, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasına kadar, sokaklarda, miting alanları ya da grevlerde yaklaşık 360 değişik oyun oynanmıştır.
Bu oyunlardan örnek verecek olursak, belki de en çok ses getirenlerinden biri “Köprü” oyunu idi. 1968 yılında bir grup genç üniversiteli, İstanbul Boğazı’na yapılacak olan Boğaz Köprüsü projesine karşı çıkarak, Hakkari’de, Zap Irmağı üzerine “Devrimci Gençlik Köprüsü’’ adı altında bir asma köprü kurulması için kampanya başlatırlar. Amaç, ülkemizin her yanının bizim olduğunu hatırlatmak ve bölgesel milliyetçiliğe karşı olmaktır. Gençler Zap’a, iktidar Boğaz’a köprüleri oturtur. Ancak yıllar sonra, 1999’da ne hikmetse gençlerin yaptığı köprü kimliği belirsiz kişilerce havaya uçurulur(!). ( Devrimci Gençlik Köprüsü projesini yaşatmak isteyen örgütler 2010 Ekim ayında bir törenle köprüyü yeniden kullanıma açarlar ancak saldırılar bundan sonra da durmaz. Şimdiye kadar her saldırıdan sonra köprü, devrimci dayanışma ruhunu yaşatanlar tarafından her defasında onarılmıştır.)
zapsuyu
Sonra tekrar işgal mevsimi başlar. 1969’da İÜ rektörlük binası işgali, AÜ Siyasal Fakültesi işgali, ODTÜ işgali ve en ünlü işgallerden biri olan İÜ Hukuk Fakültesi işgali baş gösterir. Kısa bir zaman sonra gençlik bir şehit daha verir toprağa. Bu kez ODTÜ’lü Taylan Özgür, İÜTB kongresi sırasında çıkarılan bir provokasyon sonucu, Beyazıt’ta bir polis tarafından vurularak öldürülür.
odtutaylan
Tüm bu olup bitenlerin sırasında Türkiye, birçok ABD’li diplomat ve yöneticilerin sıkça ziyaret ettikleri uğrak bir yer olmuştu. Ancak bunlardan birinin yeri diğerlerinden farklı idi. ABD’nin Vietnam’da verdiği sömürü savaşının aktörlerinden, nam-ı değer “Vietnam Kasabı” Robert W. Kommer  Türkiye’ye atanmış ve ODTÜ rektörünü ziyarete gelmişti. Bunu duyan gençler hemen harekete geçti. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü Bülteni’nde şu açıklama yapıldı:
“Vietnam halkının Hanço (kasap) ünvanını verdiği casus-elçi Türkiye’ye neden geliyor? Türk gençliği 1930 yılında Alman casusluk teşkilatı üyesi Von Pappen’in Türkiye büyükelçiliğini Mustafa Kemal’in reddettiğini hatırlıyor. Diyor ki, biz Mustafa Kemal gençliği olarak böyle bir adamın Türkiye’de elçilik yapmasını sakıncalı buluyoruz.”
Buna rağmen ODTÜ’ye ayak basan Kommer’i gençler rahat bırakmayacaktı. Kommer’in Cadillac marka arabası fakülte önünde ters çevrilerek yakıldı. Gençler, Kommer’in ayak basması ile karanlığa bürünen okullarını, yine onun arabası ile aydınlatmışlardı adeta. Ve bir açıklama yapıldı: “Bu yanan araba 2.Kurtuluş savaşımızın ilk kıvılcımıdır.”

commeraraba
Dönemin gençlerinin Vietnam gibi üzerinde durduğu bir başka konu ise Filistin sorunu idi. Filistin Kurtuluş Örgütü’nden oldukça etkilenmişlerdir. Örneğin, 1970 yılı Kasım ayında Ürdün Krallığı’nın yoksul Filistin’e saldırması Türkiyeli gençlerin büyük tepkisine yol açar. Ankara’daki Ürdün elçiliğini basan gençler, elçilik balkonuna Filistin bayrağı asarak, tepkilerini apaçık bildirirler.
Artık gençlik her yerdedir ve bir hareketi ile yer yerinden oynamakta, binlerce kişiyi sokaklara dökebilmektedir. Eğitim sorununda, ulaşım sorununda, gıda sorununda, iç ve dış politikada söz sahibi ve yönlendirici olmaktadır.
Hatta bir radyo programının kaldırılmasını protesto etmek için dahi binlerce kişiyi alanlara dökebilmektedir. Bozkurt Nuhoğlu anılarında bu olayı şöyle anlatır:
Biz TRT’de sevdiğimiz bir program kaldırıldı diye, Harbiye’deki Radyoevi’nin önüne 20 bin kişiyle çıkmıştık. “Gençlik Saati” isimli bir programdı. Bu programı yayından kaldırdılar. Koalisyon Hükümeti vardı. İsmet İnönü koalisyon hükümetinin Başbakanıydı. Programın kaldırıldığını öğrenince ben bir hışımla İsmet Paşa’yı aradım. Özel Kalem Müdürü çıktı telefona. “İsmet Paşa gözlerinden öpüyor, sakin olmanızı, herhangi bir taşkınlık yapmamanızı istiyor” dedi. “Sayın Başbakan’a saygılarımı sunarım, bir ricamız var, radyoda yayınlanan Gençlik Saati programını iptal ettiler. Bu programın hemen şimdi konmasını istiyoruz, İsmet Paşa’yı bağlayın” dedim. Özel Kalem Müdürü, “İsmet Paşa sağlık sorunları nedeniyle şu an seninle konuşamaz ama söylediklerini aynen aktaracağım” dedi. “Eğer anlatmazsanız ve program tekrar yayına konmazsa yarın İstanbul’da beğenmeyeceğiniz olaylar olacak, bu programın mutlaka konmasını istiyoruz” diye üstü kapalı tehdit ettim. İki gün geçti üzerinden. 28 Nisan olaylarıyla ilgili bir yürüyüşe hazırlanıyorduk zaten. 20 bin kişi kadar olmuştuk, çok görkemli bir yürüyüştü. Harbiye’deki Radyoevi’ne doğru yürüyüşe geçtik. Binlerce kişi Radyoevi’nin önünde yere oturdu. Öğrencileri temsilen Radyoevi’ne girdim. “Kaldırılan Gençlik Saati programının derhal konmasını istiyoruz, yoksa buradan ayrılmayacağız” dedim.Yöneticilerden biri bu isteğimin gerçekleşmesinin şu an imkânsız olduğunu ama ilgililerle konuşup bu programı yeniden yayınlayacağını söyledi. Ben de “Hayır, program şu an yayınlanmadan buradan çekilmeyeceğiz” karşılığını verdim. İstanbul Birinci Ordu Kurmay Başkanı Emin Aytekin devreye girdi, “Müdür size söz veriyor, bu söz kâfidir, eyleminize son verin” dedi. “Sivillere asla güvenmem, program konulmadan ayrılmayacağız” deyince Emin Aytekin çok sinirlendi. “Ordu adına sana şerefimle söz veriyorum, bu program bu akşam tekrar yayınlanacak” dedi. Bu benim için kâfi bir teminattı. Marşlar söyleyerek Taksim’e yürüdük, oradan dağıldık. O akşam, Gençlik Saati programı yeniden yayınlanmaya başladı.”
nuhoglu
Yazılara sığmayacak çoğunlukta olan 68 kuşağının eylemlerini son birkaç örnekle noktalayalım.
Ulaşım sorunu üzerinde de kafa yoran gençlik, öğrenci derneklerinin devrimcilerin eline geçmesi ardından Ankara Belediyesi Otobüs İşletmesinin (EGO) öğrencilere verdiği şebekeyi ve bazı indirimli tarifeleri kaldırmasına tepki göstermiştir. Bu bağlamda otobüs işgalleri başlar. Öğrenciler toplu halde otobüslere binip, otobüsleri okudukları üniversitenin bahçesine çektirirler. Bahçeye çekilen otobüsün şoför ve yolcularına bu eylemi neden yaptıklarını anlatarak onların da desteğini almaya çalışan öğrenciler, çok başarılı sonuçlar elde etmişlerdir.
Devrimci gençler öğretmen ve memurların gerçekleştirdiği eylemlere de destek vermişlerdir. Örneğin, 1969’da Kayseri’de Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)’nın ikinci genel kurulunun yapıldığı sinema, bir gün önce iki cami avlusu, imam hatip lisesi ve Kayseri Türk Kültür Derneği önünde patlatılan dinamitleri bahane edip “Komünist öğretmenler camileri bombalıyor” sloganları ile gericilerce kundaklanır. Kongreye katılanlar diri diri yanmaktan son anda kurtulurlar. Dışarı çıkanlarsa linç edilmeye çalışılır. Tüm bunlardan sonra TÖS ve İLK-SEN üyeleri, 4 günlük derse girmeme eylemi başlatırlar. Gençler bu eylemlerinde de öğretmenlerinin yanında dururlar.
toskayseri
Süreç saymakla bitmeyen ve her biri ses getiren gençlik eylemleri ile devam etti ve geldi o kara yıl olan 1971’e dayandı. Bir yandan 68’in her alanda birlik ve beraberliği ile ön planda olan, “Gücümüz birliğimizden gelir” diyen, kitlelere önem veren kuşağın kendi arasında farklı seyirlere yönelmesi, bir yandan da tüm bunların sonucunda artık ses getirmeye başlayan bu hareketin tasfiye çalışması olan “12 Mart” darbesi.
Sonra? Sonrasını çok iyi biliyorsunuz:
Şarkışla’ya düşürmesin
Allah sevdiği kulunu
Gemerek’te çevirmişler
Deniz Gezmiş’in yolunu” (Aşık Mevlüde Günbulut)

Telden tele söz misali
Esen rüzgar yel misali
Kızıldere kan misali
Sorarlar bir gün sorarlar (Erdal GÜNEY)
Kaynakça:
  • Oral Sander, Siyasi Tarih (1918-1994), İmge Kitabevi
  • Ahmet Kuyaş, Gençler İçin Çağdaş Tarih, Epsilon Kitabevi
  • Keskin Kozat, Burcak. “Modernizing the Turkish Economy through the Marshall Plan (1948-1952)”
  •  Barıs ERTEM, Truman Doctrine and Marshall Plan in Turkey-USA Relations
  •  “Bir Barbarlık Hareketi: Tan Gazetesi Baskını- Feza Kürkçüoğlu-  Birgün
  •  Mithat Kadri VURAL, II. DÜNYA SAVAŞI TÜRKİYESİ’NDE BİR MUHALEFET ÖRNEĞİ OLARAK “TAN” GAZETESİ
  •  Cumhuriyet Tarihi Kronolojisi(1923-1998)
  •  Yaşar BAYTAL, Demokrat Parti Dönemi Ekonomi Politikaları (1950-1957)
  • Süleyman İNAN, Demokrat Parti Dönemi, Pamukkale Üniversitesi
  • Hayrettin FİLİZ, http://www.btasahnesi.net/
  • Bozkurt NUHOĞLU, Turan Emeksiz ve İsyan
  • Alev COŞKUN, 27 Mayıs ve Gençlik
  • Cumhuriyet’in Seksen Yılı, Cumhuriyet Gazetesi, 2003, s. 203.
  • Soner YALÇIN, 68 Kuşağının Anlatılmayan Öyküsü
  • Elçin ATEŞOĞLU, TÜRK SİYASAL YAŞAMINDA MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM DÜŞÜNCESİ
  •  Hikmet ÇETİNKAYA 68′den 78′e Sancılı Yıllar Kuşatılmış Sokaklar, Günizi Yayıncılık, İstanbul, 2002.
  • Turhan FEYİZOĞLU, FKF: Demokrasi Mücadelesinde Sosyalist Bir Öğrenci Hareketi, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2002.
Telgrafhane.org

Devletin devamlılığı...


Sezgin, 19 yıl önce vurulduğunda 16 yaşındaydı, Berkin 14... Bu iki çocuk ekmek kadar temiz ve su gibi aydı. Ama kibir ve zulüm imparatorluğunun bekası için katledildiler. Siyasetçiler, meydanlarda hukuk devleti teranesi ile bağırırken bir kere bile başsağlığı dilemedi


Devletin devamlılığı...

Okuyucu Modunu Aç Yazıyı Büyüt:

EFKAN BOLAÇ
“Sizde çocuk olmuştunuz bir zaman
Çocuklara kıymayın efendiler”
    Nazım Hikmet

Devlette devamlılık esastır. Evet, bu doğru bir tanımlamadır. Yıllardır devlet kendisinden saymadıklarını katletmekte ve bu katliamlarını meşru müdafaa veya orantılı güç kullanımı adıyla cezasızlık koruması içerisine almaktadır.
Ölenlere baktığımızda bazıları daha bebek, bazıları daha çocuk ama devlet için aralarında hiç fark yok.
Küçükarmutlu’da 7 yaşında panzerin ezdiği Sevcan, 10 aylık bebeğin balkonda ana kucağında öldürülmesi, panzerin ezdiği insanlar için “Elinde bomba vardı” denilmesi hepsi belli bir geleneğin devam ettiğinin göstergesi.
1995 Mart ayı idi. Devlet yeni bir katliamın kapısını aralıyor ve Gazi Mahallesi’ne girerek kahvehaneleri, pastaneyi tarıyor, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yakıcılığı hala ortada iken yeniden böyle bir girişimin olması bölgede yaşayan insanların can güvenliğinin tehdit altında olduğunu gösteriyordu. Gazi Mahallesi sakinleri durumu anlamaya çalışıyor ve halkın güvenliğini tehdit eden devlete karşı kendini korumaya çalışıyordu. Okula gidecek çocuklar okula gidememiş ve sabaha kadar ne olacağının korkusuyla aileler evlerinde uykusuz saatler geçirmişti. Mahmut ve Sabahat Engin’in evlerinde de benzeri bir durum vardı. Çocuklarını korumaya çalışıyorlardı. Sezgin evden çıkmak istedi, annesi izin vermedi. Dışarısı Sezgin için güvenli değildi. Sezgin annesine gazete alacağım döneceğim dedi. Ama Sezgin dönmedi. Arkadaşları annesini aradı ve Sezgin’in vurulduğunu söyledi. Sezgin vurulduğunda henüz 16 yaşındaydı.
Gazi Katliamı’nın olduğu o anlarda ve sonrasında sık sık Sezgin’in evine gittim. Annesinin yemeğini yedim, nasihatlerini dinledim. Belki beni Sezgin’in yerine koydu arada bir “Dikkat et” der, uyarırdı. Gözlerinin önünde gözaltına alındığımda beni sahiplendiğini ve artık herkesi korumaya çalıştığını anlamıştım.
Tam 19 yıl sonra bir başka çocuk, ekmek almaya giden Berkin evine dönemedi. 269 gün direndi 15 yaşına hastanede girdi, tam üç mevsim geçti uyanmadı. 15 yaşında 16 kiloya kadar düştü. Vicdanlar tutuldu. Emri ben verdim diyen AKP lideri bir kez olsun geçmiş olsun demedi. Tıpkı Metin Lokumcu’nun öldürülmesi olayında olduğu gibi.
Gezi süreci başladığında sokaklarda çatışmalar yer yer sürüyordu. Baro’da gözaltılarla ilgili ne yapacağımız konularını konuşurken belli belirsiz hatırladığım iki çocuk geldi içeri. TOMA’dan sıkılan tazyikli suyla ıslanmışlar ve derileri fena halde yanmıştı konu ile ilgili tutanak tutuldu ve çocuklar evlerine gönderildi. O arada dışarıda gaz atılması sebebiyle baroya sığınan birkaç çocuk daha vardı. Çocuklar ne olduğunu anlamak için bilgisayara bakıyorlardı. Berkin’i uyutan gaz fişeği yuvasından çıktıktan sonra bu çocuklardan birinin Berkin olabileceğini söyledi arkadaşlarım. Bilemiyorum hayal meyal hatırladığım o çocuk belki de Berkin’di. Ama o direngen çocuk üç mevsim direnişini sürdürdükten sonra artık pes etti.
Bir ülkenin rejimini merak edenler ölüm nedenlerine bakmalıdırlar diye bir söz vardır. Bizim ülkemizde analar babalar çocuklarını gömüyor. Bu, rejimin ne olduğunu daha net anlatır belki.
Bu iki çocuk ekmek kadar temiz ve su gibi aydı. Ama kibir ve zulüm imparatorluğunun bekası için katledildiler. Hukuk devleti teranesi ile meydanlarda bas bas bağırırlarken bir kere bile başsağlığı dilemediler. Gazi zamanı kibrin temsilcisi Çiller; 22 kişi öldükten sonra “devlet sağduyulu hareket etmiştir” derken günümüz temsilcileri ise “nekrofili” lafları ile hakaretler yağdırmaktan çekinmiyorlar.
Bakın beyler size iki çift lafımız var: bizim temiz çocuklarımızın adlarını kirli ağızlarınıza almayın. Neruda’nın dediği gibi “Değil mi ki kırdınız bu fidanları, değil mi ki ağlattınız bu anaları, bitti bitti artık her şey bitti. Onlar için her şey bitti…”
Sizin için de her şey bitti…

 

Friday, March 14, 2014

NATO tarafından eski Yugoslavya’ya karşı askeri operasyon başlatılalı 15 yıl oldu.

Kiyev için Balkan dersi
Fakat Balkan trajedisinin gölgesi yeniden Doğu Avrupa’yı kaplamakla tehdit ediyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bunu önlemek için ne yapmalıdır? Balkan olaylarına tanık olanlar ve katılanlar bu konuları görüşüyorlar.
ABD dünya politikasında üstün konum aldığı 1990lı yılların sonlarına doğru Vaşington şu problem ile karşı karşıya gelmişti: Bu gerçeğin uluslararası toplumun bilincinde sağlama bağlanması için ne yapmak gerek? Geopolitik problemler Akademisi başkanı korgeneral Leonid İvaşov, Batı’nın herkesi bu gerçeğe inandırma aracı olarak Yugoslavya’yı seçtiğini belirterek şunu söyledi:
O zaman iki kutuplu dünya düzeni vardı. Uluslararası güvenlik sistemi ve genellikle uluslararası hukuk sistemi güç dengesi döneminde oluşuyordu. Böyle durumda iki kutuplu güvenlik modeli oluşmuştu. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Amerika’nın Birleşmiş Milletler Tüzüğünün tüm uluslararası hukuk kurallarına yan baktığı ve bu kuralların Amerika’yı rahatsız ettiği açık olmuştu. Amerika bu normlara uymaktan vazgeçerek dünyaya kendi davranış kurallarını dayatmak istedi. Yugoslavya’nın topraklarında güç dengesi gibi demokratik koşullarda meydana getirilen uluslararası güvenlik sisteminin kaderi belirleniyordu.
Yugoslavya kurban olarak rasgele seçilmedi. İslav tarihi Enstitüsü Balkan krizini inceleme merkezi şefi Yelena Guskova Yugoslavya’ya karşı gerçekleştirilen silahlı saldırıyı çok uluslu devletin dağıtılması amaçı ile düzenlenen operasyonun bir kısmı olarak nitelendirerek şunu söyledi:
Bunun nedeni, Yugoslavya yönetiminin uysal olmak ve dıştan dayatılan irade ile mutabık kalmak istememesi oldu. 1998 Ekiminde Slobodan Miloşeviç ile o zaman ABD’nin Kıbrıs ve Yugoslavya’daki özel temsilcisi görevini yapan Riçard Holbruk arasında yapılan görüşmeler istenilen sonuçlar vermemiş ve Slobodan Miloşeviç Yugoslavya’nın topraklarına NATO birliklerinin konuşlandırılmasına izin vermemişti. Nato Miloşeviç’i cezalardırmaya karar verdi.
Neticede eski Yugoslavya’nın topraklarında oluşan devletlerin ekonomisi harap hale geldi. Tarım yaptırımların etkisi altında yıkıldı,sanayi üretimi de gerçekte mahvoldu Tüm bunlar Avrupa ülkelerinin işine yaradı. Onlar mallarına müşteriler bulmada yeni olanaklara ulaştılar. Leonid İvaşov şimdi Ukrayna’da da benzer durumun oluşabileceği fikrini belirterek şunu söyledi:
Bugün Ukrayna’da tanık olduğumuz gelişmeler eski politikanın devamı olarak nitelendirilebilir. Zaten Yugoslavya’da elde edilen deneyim, Avrupa’nın, devletin yıkılmasından ekonomik yarar elde edebildiğini gösterdi, Yıkılan ülkelerin temelinde Avrupa ülkelerinin malları için sürüm piyasası oluşuyor.
Korgeneral İvaşov’un kanısınca Ukrayna asıl Rusya’nın gelişmelere karışması sayesinde Balkan senaryosuna benzer kaosa sürüklenmedi. Yeni Ukrayna yönetimi Batı hamileri ile birlikte Rusya’nın Kırım’daki eylemlerinden dolayı öfke belirtiyorlar. Fakat kimse, böyle bir şey olmasaydı Ukrayna kana boğulacaktı, demiyor.
Tamamını oku: http://turkish.ruvr.ru/2014_03_13/Kiev-ichin-Blkan-dersi/

Sunday, March 9, 2014

Hatay Abdocan için yürüdü

Katledilmesinin üzerinden 277 gün geçen ve katilleri hala yargı önüne çıkarılmayan Abdullah Cömert için binlerce Hataylı , 8 Mart’ta Abdocan’ın doğum gününde Abdullah için adalet istedi
hatay6Abdullah Cömert’in katledildiği sokakta bir araya gelen Hatay halkı buradan Abdullah’ın mezarına yürüdü. “Abdullah cömert ölümsüzdür”, “Katil polis hesap verecek”, “Anaların öfkesi katilleri boğacak” sloganlarının atıldığı yürüyüşe Ahmet Atakan ve Ali İsmail Korkmaz’ın aileleri de katıldı.
Yürüyüşte sık sık Berkin Elvan içinde “Uyan berkin, Antakya seninle” sloganı atıldı.
Cömert’in katledildiği sokakta Gezi şehitleri anısına yapılan saygı duruşuyla başlayan yürüyüşte Grup Yorum üyeleri de söylediği marşlarla anmaya katıldı. Abdullah’ın mezarında aile adına basın açıklması okundu. Abdullah Cömert’nn ablası açıklamada şunları söyledi:
Abdocan bugün maalesef ilk defa  pasta üzerindeki mumları üfleyemeyecek,biz de üflemeyeceğiz. Bugün katledilmesydi 23 yaşına girecekti Abdocan ama maalesef halkının yanında yeraldığı için faşist diktatörün emriyle katledildi hayatının baharında.
Annem babam oğulları Abdocan’a helal lokma yedirmek için tarlada gece gündüz çalışırken, “Ben çocuklarıma helal lokma yedirmedim” diye meydanlara çıkan, azmettirici faşist diktatör bu yaptıklarının hesabını yargı önünde verecektir. Biz ona başbakanın yargılanabileceğini öğreteceğiz. Emri verenler, uygulayanlar ve uygulatanlar aynı derecede suçludur ve en ağır şekilde yargılanmaları için son nefesimize kadar mücadele edeceğiz.
Abla Cömert, Abdocan’ın katillerini yargılamayan AKP iktidarına şöyle seslendi:
Sanmayın ki bu devir böyle devam edecek hepiniz yıkılacaksınız, Abdocan’a sözümüz var. Eski adaletsizlik bakanı Sadullah Ergin bizden hala cevap bekliyormuş. 9 aydır cevabını almamış herhalde. Tekrarlayalım, katiller evimize giremez. Hukuki süreç, müdahaleler ve alo Fatihler yüzünden ilerleyememektedir. Zaten valinin ‘Bundan bir şey çıkmaz’ söylemini de unutmadık. Katilin ismine kadar bilindiği halde hala dava açılmamıştır. Burdan sorumlulara sesleniyorum, Cömert ailesi ve halk olarak iki elimiz yakanızda. Siz yıkılana ve cezalandırılana kadar her alanda her platformda mücadeleye devam edeceğiz.
Tüm emekçi kadınlarımızın, analarımızın 8 mart kadınlar günü kutlu olsun. Ve inanıyoruz ki umudun çocuğu Berkin daha güzel bir ülkeye açacak gözlerini. Konuşmamı Abdocan’ın sözü ile bitirmek istiyorum: ‘Her şey devrim için.’
hatay1
hatay2
hatay3
hatay4
hatay5
hatay7
Sendika.Org/ Hatay

Friday, March 7, 2014

Belgesel Fotoğraf Topluluğu’ndan Direnişin Kitabı Çıktı

2012 yılında Taksim Yayalaştırma Projesi onaylandığından bu yana Taksim Meydanı’nda yaşanan değişimleri kaydeden fotoğrafçılar, özellikle geçtiğimiz Mayıs ayında başlayan direnişin her karesini, her anını unutulmayacak görüntülerle hafızalarımıza kazıdılar. Ellerinde biriken binlerce fotoğraftan bir seçki yaptılar ve “Fotoğraf Notları” adıyla devam ettirmek istedikleri çalışmanın ilk ürününü, Taksim Direnişi fotoğraflarından oluşan “Gezi Direnişi” başlığıyla kitaplaştırdılar. Kitabı hazırlayan Belgesel Fotoğraf Topluluğu’ndan Bahar Gökten ve Yücel Tunca ile yaşanan bu süreci konuştuk.
Meydan: Önce kısaca kendinizden söz ederek başlayalım isterseniz. Kimdir Bahar ve Yücel, ve böyle bir çalışma yapmaya nasıl karar verdiniz?
Bahar Gökten: Ben fotoğrafçılık okudum, şimdi de fotoğraf çekiyorum. Gezi sürecinde de fotoğrafçı ile direnişçi arasında gidip gelmeler yaşayan, o süreci fotoğrafla anlatmaya çalışan biri diyelim kısaca.
Yücel Tunca: Ben eskiden gazeteciydim, 10 yıldır Galata Fotoğrafhanesi’ndeyim. Fotoğraf Vakfı’ndayım ve fotoğraf dersleri veriyorum. Son 7 yıldır, bu çalışmanın pratik kısımlarını Gezi Parkı’nda yapıyordum. Dolayısıyla 2011 sonlarında bu parkın ortadan kaldırılma planlarını yavaş yavaş duymaya başladığımızda, bir şehir refleksinin ötesinde başka bir dikkatle de dinlemeye başladım. Çünkü burası aynı zamanda benim yaşam alanımdı. Bu konuya biraz daha eğildim, Fotoğrafçı İnisiyatifi’nin kurulması da böylece ortaya çıktı.
2012’de projeler belli olmaya başladıkça, burayı elden giden bir şey değil de, savunulması gereken bir şey olarak gördük.
O zamanlar Taksim Platformuydu, sonrasında Taksim Dayanışması olarak bizlerinde çalışmalara fotoğraflarımızla destek olabileceğimizi söyledik. Daha sistematik çekimler yapmaya başladık. Belgesel fotoğraf grubumuz da bu konuya özellikle eğildi. Ardından yapılmaya başlanan Taksim nöbetlerine de katıldık. Bununla da yetinmeyip, 20-25 kadar fotoğrafçı kendi fotoğraflarını basıp yine bir Taksim nöbetinde, bir cumartesi günü, çıktık sokağa. Meydanda yürüyüş yaparak, insanların biraz daha bu konudan haberdar olması için gayret göstermeye çalıştık. Çünkü hala o tarihlerde, birçok kişi Gezi Parkı’nın nasıl bir tehdit altında olduğunu bilmiyordu.
Böylece yavaş yavaş kendi çevremizde de daha fazla sayıda fotoğrafçı bu yaptıklarımızdan haberdar oldu. Mayıs sonrasında başlayan saldırılarda da, daha önce oluşmuş olan “ortak akıl”, bundan sonra da beraber hareket edelim demeye başladı. Haziran ayının sonunda da “Taksim’den Elini Çek” internet sayfası oluşturup, çektiğimiz fotoğrafları orada paylaşmaya başladık. Ağustos ayının sonlarına doğru da bu kitabı hazırlamaya karar verdik. Kasım ayına yetiştirmeyi planlıyorduk ama olmadı. Şimdiye kalmış oldu.
Meydan: Taksim Direnişi haftalarca süren, birçok mekana sıçrayan bir eylemliliğe dönüştü. Tüm bunları fotoğraflamak elbette oldukça zor bir iş. Çekilen binlerce kare arasından bu kitapta kullandığınız fotoğrafları seçme işi de bir o denli zor olsa gerek. Neydi sizin hassasiyetleriniz, bu seçkiyi yaparken nelere dikkat ettiniz?
Yücel: Kitaptaki fotoğrafların seçiminde belli bir editör olmasın dedik. Herkesin gelip fotoğraflarla ilgili görüşlerini söyleyebileceği bir ortamda fotoğrafları seçtik. Binlerce fotoğraftan, daralta daralta, fotoğraf sayısını 350’ye kadar indirdik. Daha az fotoğrafla Gezi Parkı’nın istediğimiz bütünsellikte anlatılamayacağına ikna olunca, elemeyi durdurduk.
Elimizde bir liste oluşturmuş ve birçok başlık belirlemiştik, seçtiğimiz fotoğrafların bu başlıklarda olmasına gayret ettik. Hem temsiliyetler anlamında, yani kadın temsiliyeti, lgbt temsiliyeti, anarşist temsiliyeti, siyasi yapılar, örgütler, hem de revirinden kütüphanesine, bostanından seyyar satıcısına varıncaya dek, tüm o parçalı yapıyı eksiksiz verebilmeyi amaçladık. Dolayısıyla seçkiyi de bu gözle yaptık.
Hep geri dönüşler yaparak, eksik olan kısımları doldurmaya gayret ettik. Ama asıl eksenimiz kronolojik bir sıralamaydı. Gezi öncesi günlük hayat, yavaş yavaş başlayan protestolar, inşaat çalışmalarının başlaması, ondan sonra da en son Ağustos ayında başlayan forumlara, yeryüzü sofralarına varıncaya değin bizim tanık olabildiğimiz hemen her türlü eylemliliğin kitaba yansıyabilmesini sağlamaya gayret ettik.
Meydan: Direniş, Gezi Parkı’na başta söylendiği gibi bir kışla yapılmasına mani olabildi ama bugün hala tam da bizim istediğimiz gibi bir alan değil. Gezi Parkı’nın çevresine dökülen betonlar adeta bir beton çölünü andırıyor, AKM hala polis işgalinde. Sizin bu bölgeyi fotoğraflama çabanız devam edecek mi?
Yücel: Aslında kolektif olarak henüz böyle bir karar almış değiliz ama bireysel olarak ben hala Taksim’i çekmeye devam ediyorum. Biliyorsunuz, yakın zamanda belediyenin yayınladığı bir plan var Taksim Meydanı için. Bu plana baktığımızda, birkaç ağaç dışında meydan şimdikinden çok farklı konumda değil. Ve tepkilerin yeniden yükselmesi çok olası.
Ağustos’tan sonra biraz daha stabil durumdayız ama seçim öncesi tekrar başladıkları bu durumda taraf olmayı sürdüreceğiz elbette. Mesela, Gezi’nin yıl dönümünde açık hava sergisi düşünüyorduk ama bu planın açıklanmasıyla eylemlilikleri daha önceden başlatacağız gibi görünüyor.
Meydan: Kitabı incelerken, bazı fotoğrafların mozaiklenerek görüntünün netsizleştirilmiş olduğunu fark ettik. Bunun sebebi nedir?
Yücel: İki şey mozaikledik; birincisi, cinsiyetçi küfürler, diğeri de iki ya da üç fotoğrafta da fiili eylem halinde olan protestocular, doktor ve sağlıkçıların yüzlerinin net görünmesini engelledik.
Fotoğrafın yapısını bozuyorduk. Kişinin yüzünü mozaiklediğimiz fotoğrafta, fotoğrafın da anlamını yitirdiğini gördük, ama biz bunun böyle olması gerektiğini düşündüğümüzden yapacak başka bir şeyimiz yoktu.
Bahar: Gezi’de de sıkça bir araya geldiğimizde konuştuğumuz bir şeydi bu. Fotoğrafladığımız kişilerin hayatlarında olumsuzluğa dönüşebilecek birçok şey yaşanabilirdi; yüzlerin görünmeyeceği bir biçimde fotoğraf çekmeye çalışarak bu sorun aşılabilirdi. Bunun farkında olmayan arkadaşların çektiği fotoğraflarda, kameranın bazen polis kamerası konumuna geçtiği uyarısında bulunarak, o arkadaşların da hassas davranmaları konusu çokça konuşuldu. İster istemez bizim fotoğraflarımız bazen delil olarak sorun teşkil edebiliyor.
Meydan: Kitap, baştan sona kolektif bir çabaya vurgu yapıyor. Sizin için birlikte fotoğraflama ne anlam taşıyor?
Bahar: Mayıs’ta çalışmalarına başlayan Fotoğraf İnisiyatifi öncesinde de konuştuğumuz bir konu vardı; fotoğrafçıların fotoğraf çekip ortak bir çalışma yürütemediği, o nedenle çektikleri fotoğrafları kendi dosyalarında eşe dosta göstererek ya da kendi kişisel sitelerinde tuttukları.
Ama Gezi süreciyle beraber, bunun da aşılmaya başlandığını söyleyebiliriz. Yani bu kitap çalışmasının ve web sitesinin onun için ayrıca bir önemi var, birbirini tamamlayan çalışmalar bunlar. Çünkü hepimiz her yerde olamayacağımızı ve farklı bakış açılarına da sahip olduğumuz için bir araya geldiğimizde çok daha güçlü bir şey yapabileceğimizi, tabii ki biliyorduk. Bu sürecin buna vesile olması çok önemli, çok kıymetli.
Meydan: Son olarak bu kitabı nerelerden edinebileceğimizi söyleyebilir misiniz?
Yücel: Kitabı dağıtıma vermeyi ve birçok noktada okuyucuyla buluşturmayı istiyorduk ancak, dağıtım firmaları kitabı almak istemediler. Gerekçe olarak da Gezi ile ilgili kitapların satmadığını söylediler. Kitabımız şimdilik, elden dağıtım yaptığımız bazı kitapçılarda ve burada, Galata Fotoğrafhanesi’nde bulunuyor.
Bu söyleşi Meydan Gazetesi’nin 16. sayısında yayımlanmıştır.

Sunday, March 2, 2014

Türkiye’nin dinleme skandalları

 
Soner Yalçın
2 Mart 2014
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, milletvekili telefonlarının dinlenmesi konusunda suç duyurusunda bulundu. Başbakan Erdoğan’ın evinden-makamından çıkan böcek soruşturmasında sona gelindi. Ve üç yılda 2 bin 280 kişinin gizlice dinlendiği ortaya çıktı. Peki Türkiye’de ilk böcek hangi başbakanın yatak odasında çıktı? Hangi parti liderinin telefonu MİT üzerine kayıtlıydı? İlk dinlemeler kimin garajında nasıl yapıldı? “Telefoncu Ayten” kimdi? “9 Numaralı Dosya”da neler vardı?..
Kurtuluş Savaşı’nın istihbarat müdürü şair-yazar Hamdullah Suphi Tanrıöver idi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk istihbarat teşkilatı, Alman Genelkurmay istihbarat servisi eski Başkanı Albay Wolther Nicolai’ye 100 bin lira karşılığında kurduruldu.
Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) 6 Ocak 1926’da kuruldu. Yeri, İstanbul Valiliği içindeki mektupçu ofisinin yanındaki odaydı. Bütün teşkilat o odadaydı.
Sadece iki bölümü vardı; Espiyonaj (istihbarat) ve karşı espiyonaj.
Henüz dinleme için teknik servis yoktu.
Peki dinlemeyi nasıl yapıyorlardı?
Dairenin tavanında burguyla minik bir delik açıyor ve kiraladıkları üst kattan kulaklarıyla dinliyorlardı!
Sonra bu yöntemi geliştirdiler; İkinci Dünya Savaşı’nda, “elmas” adı verilen dinleyici koymaya ve bunun sinyallerini “Neptün” adını verdikleri kiralık ofisten dinlemeye başladılar.
Savaştan sonra dinleme servisi kuruldu.
Yıl: 1948 idi…
Ankara’daki “Teknik Servis Bölümü” Kavaklıdere’de iki katlı binada oluşturuldu. Birinci katındaki iki odasında elektronik tamir ve imalat yapılıyordu. Diğer odalarda idari büro ve asker koğuşu vardı. Üst katında ise servisin asker yöneticilerin lojmanında aileler yaşıyordu.
Binanın kapalı garajı ise ilk dinlemelerin yapıldığı yerdi!
Tüm dinleme cihazlarını ABD verdi. Ve zaten personeli arasında -nasıl dinleme yapılacağını öğreten- iki Amerikalı subay vardı!
Tüm çalışanlar sivil giyimliydi.
Birkaç yıl sonra Demokrat Parti hükümeti döneminde Kavaklıdere’deki daha büyük binaya geçtiler.
Bu dönem aynı zamanda, Kurtuluş Savaşı’na katılmış askerlerin MAH başkanlığı gibi görevlerinden alınma sürecinin başlangıcıydı.
Artık istihbarat koltuklarında NATO‘da görev yapmış subaylar ve siviller vardı.
Ve; ince tellere ses kaydı yapan büyük makaralı teyplerle, politikacı dinlemeleri de o tarihte başladı.
Başbakan Adnan Menderes de istihbarata meraklıydı. Özellikle CHP’lileri dinlettirdi. Dinletmekle kalmadı, CHP lideri İsmet İnönü‘yü adım adım takip ettirdi. İnönü bir taksiye binse, şoförün hemen “İnönü ne konuştu” diye ifadesi alındı.
Başbakan Menderes kendi DP’li milletvekillerini de dinletip, “Bizim aleyhimize konuşma” diye ihtar etti! Sadece CHP’liler değil DP’liler de telefonda konuşmaktan çekindi.
Menderes herkesin telefonunu dinlemek istiyordu ama olanaklar buna izin vermiyordu. Çünkü, MAH’ın teknolojik yeterliliği sadece günde 8 telefonu dinlemeye yetiyordu.
Ayrıca kesin dinlenilmesi gereken çevreler vardı; solcular gibi!
9 numaralı dosya
Türk istihbaratının en büyük hedefi solculardı; yurt dışından yayın yapan “Bizim Radyo”nun yayınlarını ülkenin çeşitli yerlerine istasyonlar kurarak engellemeye çalıştı. Pek başarılı olamadı.
27 Mayıs 1960 müdahalesi
olunca, MAH Teknik Servis elemanları Mazhar (Eymür) Bey ve yardımcısı Necdet Bey, binanın üst katındaki “özel dinleme” bölümündeki CHP’lilere ait kayıtları yok ettiler.
Ancak bu temizleme gözaltına alınmalarına engel olmadı.
(Zaman gelecek oğlu Mehmet Eymür, MİT’te çalışacak; ve MİT Müsteşarı Hayri Ündül’ü bile dinleyecekti!)
CHP Genel Merkezi’nin telefon dinleme tutanakları Yassıada Mahkemesi’nin “9 numaralı” dosyasında yer aldı.
Bu mahkemede neler ortaya çıkmadı ki:
Yurtdışı istihbaratını Amerikalılardan/CIA’den alıyorlardı. Yurtdışındaki tek faaliyetleri, Türk büyükelçilerine yerleştirilen böcekleri bulmaktı!
Keza, yurt dışına gönderilen Türk istihbaratçılar CIA adına çalışıyordu. Örneğin 1950’li yıllarda Batum’da çalışan Türk istihbaratçıların hepsi CIA adına görev yapmıştı!
Tüm bunlar bir dönem MAH Başkanlığı yapan Ahmet Salih Korur’un Yassıada Mahkemeleri’nde verdiği ifadeyle ortaya çıktı.
Acıdır, aynı duruşmalarda MAH’a aylık olarak; ABD’nin 100 bin, İngilizler’in 30 bin, Fransızlar’ın 7 bin ve İtalyanlar’ın 4 bin lira verdiği belgelendi.
Başbakan Menderes mahkemede öğrendi ki, Amerikalılar’ın maaş verdiği MAH mensupları kendisini de dinlemişti.
“Telefoncu Ayten”
Başbakan Menderes’i dinleyen başkaları da vardı: “Telefoncu Ayten”!
İzmir şehirlerarası telefon memuresi Ayten Aktuna, Yassıada’daki duruşmalarda büyük rahatlık içinde Başbakan Menderes’in telefon konuşmalarını anlattı. Örneğin Menderes’in İzmir’deki “Demokrat İzmir” gazetesinin yakılmasıyla ilgili nasıl yönlendirici olduğunu söyledi.
Sadece siyasal olayları anlatmadı; Menderes’in özel hayatından da bahsetti.
O günlerde de aynı bugün olduğu gibi, Ayten Aktuna’nın anlattığı özel konuşmalar gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlandı.
Adı, “Telefoncu Ayten” oldu!
Herkesin merak ettiğini mahkeme başkanı da sordu; “Kızım sen bu kadar bilgiyi nereden biliyorsun?”
PTT memuresi Ayten yanıtladı:
“Efendim, mühim konuşmaları kesilmemesi için dinleriz. Çünkü bir başkası araya girebilir. Hat kesilebilir. Konuşma aksarsa bizden şikayetçi olurlar; bu nedenle dinleriz.”
Gerekçe doğru muydu, bilinmez. “Telefoncu Ayten” için çok iddialar yazıldı çizildi. Sonra unutuldu gitti.
Herkesi dinlemeye meraklı Menderes’in duruşmalarda bir marifeti daha ortaya çıktı: Cezaevine attırdığı kimi gazetecilerin eşlerine yazdığı mektupları okuyup alıkoyuyordu. Mektuplar Başbakanlık’taki özel kasasından çıktı.
Menderes herkesi dinler de, askerler dinlemez mi?
Yassıada’da DP’lilerin kaldığı tüm koğuşlarda dinleyici cihazları vardı. Fakat…
Bir süre sonra kadınlar koğuşundan konuşma sesi gelmemeye başladı. Askerler dinleme cihazlarının bozulduğunu sandılar. Oysa kadınlar birbirleriyle kavga etmişlerdi ve birbirleriyle konuşmuyordu!
Türkiye’de dinleme skandalları yazmakla bitmez: 12 Mart 1971 darbesi öncesi solcuları takip eden MİT mensubu Mahir Kaynak karnına bantladığı teyple tam 61 bant doldurdu! Bant doldukça tuvalete gidip değiştiriyordu…
Ecevit’in telefonu
Dinleme skandallarının en tirajıkomik olanı Bülent Ecevit‘in başına geldi.
CHP Genel Başkanı Bülent
Ecevit’in Meclis’teki odasının telefon numarası 189524 idi.
Bir gün telefon çaldı; grup katibi açtı.
Arayan PTT görevlisiydi: “Telefonunuzun borcunu ödemezseniz kesmek zorunda kalacağız.”
Grup katibi, “Bize ihbarname gelmedi” dedi.
PTT görevlisi, “İhbarnameye gerek yok orası MİT değil mi” deyince gazetelere günlerce konu olacak malzeme çıktı. Tarih: 13 Aralık 1973’tü.
Ecevit Genel Başkan olduktan sonra 22 Haziran 1972’de masasına bu telefon konulmuştu. O kargaşalık günlerinde kimsenin aklına “Bu telefon da nedir?” sorusu gelmemişti.
Telefon MİT’e aitti! O güne kadar 3 bin 607 liralık fatura ödemişlerdi.
Ecevit, “Özgür İnsan” dergisinde “Bantlı Dünya Teorisi” adlı makalesinde, “gizli saklısı olmayan siyasi liderlerin dinlenmesinde sakınca yoktur” diye yazınca, bu Türkiye tarihinin en ilginç dinleme skandalı unutuldu gitti.
Özal’ın yatak odası
İlk böcek ise Turgut Özal’ın Başbakan olduğu 1984’te, Başbakanlık Konutu’ndaki yatak odasında çıktı. Hemen konutta arama yapıldı; kimi saksının içinde kimi tablonun kenarında toplam beş böcek bulundu.
Başbakan Özal, Ecevit gibi tavır gösterdi; böcekleri söktürmedi, gizlisi saklısı yoktu; dinleyebilirlerdi!
Özal kurnazdı; bir daha böceklerin bulunduğu odalarda ve salonda önemli telefon görüşmesi yapmadı.
Kuşkusuz teknolojiye meraklı Özal, sonraki yıllarda dinlemelere merak sardı; yurt dışından getirdiği cihazlarla milletvekillerini dinledi.
Aslında bugün yaşadığımız dinleme skandallarının sebebi de Özal oldu:
16 Haziran 1985’te Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası’na eklediği 7’nci maddeyle, polis istihbaratını MİT gölgesinden çıkardı. Özal’ın takıntısı MİT’in sivilleştirilmesiydi; yapamayınca polis istihbaratını güçlendirdi.
Bugün ise Erdoğan, Cemaatçi polisler nedeniyle istihbaratı MİT gölgesine sokmaya çalışıyor.
Aslında…
Tek istekleri kendi istihbarat birimlerini kurup istedikleri gibi kullanmak; diğeri laf-ı güzaf…
Not: İstihbarat tarihine meraklı olanlar Doğan Yurdakul ile birlikte yazdığımız “Bay Pipo” kitabına bakabilir.

İstihbaratın “güvenilmez fahişesi”
Tarihte en iyi istihbarata sahip üç kurum kabul edilir:
1. İngiliz İmparatorluğu…
2. Katolik Kilisesi…
3. İsviçre Bankaları…
Erdoğan’ın paraları nedeniyle bugünlerde pek adı geçen İsviçre bankalarına şaşırdınız mı? Şaşırmayınız.
Portekiz’de harp akademisi giriş sınavlarında şu soruyu sormak adettendi: “Bayrak mı ticareti izler; ticaret mi bayrağı?”
Roma Ordusu’nun “Frumentarii” adında özel istihbarat subayları vardı ve bu subayların asli görevi en uygun fiyatlı tahılı bulup almaktı.
Avrupa’nın ilk ticari süper gücü olan Venedik’in başarılı olmasında iki temel unsur vardı: Ticaret hırsı ve eşi benzeri görülmeyen bir ekonomik istihbarat toplama organizasyonu!
Venedik’in en önemli ekonomik kozu, Osmanlı’yla ticaret tekelini elinde bulundurmasıydı. Bu ilişki sayesinde Osmanlı “dış istihbaratını” Venedik’e verdi.
Denir ki, Türkler’in Avrupa’da uzun süre elçilikler kurmamaları ve istihbarat toplamakla fazla uğraşmamalarının sebebi, Venedik’ten “istihbarat yardımı” satın almasıdır.
Venedik aslında edindiği istihbaratı isteyene satıyordu. Bu nedenle “güvenilmez fahişe” olarak adlandırıldı.
Osmanlı Devleti’nin kurduğu ilk istihbarat örgütünün adı, “Martolos” idi. Elemanları yabancı dil bilen Yahudiler ve Hıristiyanlardı.
Kurumsal anlamda Osmanlı istihbarat örgütü, İngiliz Büyükelçisi Stratfort Canning‘in çabalarıyla kuruldu! Canning, gizli bir haber alma teşkilatı kurulması için Sadrazam Mustafa Reşid Paşa‘yı ikna etti.
Canning‘in, istihbarat şefi de hazırdı; Civinis Efendi!
Rum Civinis Efendi, Ege’nin güzel adası Mikonos’luydu. Yıllarca St. Peterburg’da yaşadı; sarayda Çariçe’nin özel hizmetçilerinden biri olmayı becerdi. Sarayda görevli bir subayın kızıyla evlendi. Fakat, “şeytana uyup” Çariçe’nin mücevherlerini alarak Rusya’dan kaçtı.
Sonra Anadolu’da görüldü; üzerinde imam kıyafeti vardı! Cami cami dolaşıp vaaz veriyordu.
Civinis Efendi daha sonra, Ege Denizi’nde yatıyla gezen zengin bir İtalyan rolünde ortaya çıktı. Adı, “Comte de Riveroso” idi!
Rum asıllı, Fransızca-İngilizce-Rusça konuşan, kibar-zarif Civinis Efendi herkesin ilgisini çekti.
Canning‘in takdimiyle Sadrazam Mustafa Reşid Paşa ile tanıştı. Hemen “miralay (albay)” yapıldı ve “Osmanlı istihbarat örgütünün” başına geçti.
Kısa zamanda kurduğu ekibine tanınmış tüccarların, paşaların özel hayatlarını izlettirmek oldu; toplattığı dedikoduları rapor haline getirdi. Evet, tek ilgilendiği mahrem hayatlardı.
Kuşkusuz tüm bunlar bir İngiliz entrikasıydı.
Osmanlı sonunda dayanamadı, istihbarat birimini lağvetti. Hayır, dönen dolapları anladığından değil; raporlarda ortaya çıkan mahrem hayatlardan rahatsız olduğu için kapattı.
Yine eski yöntemine döndü; kendi muhbirleriyle yetindi…
1863‘te istihbarat teşkilatı bir kez daha kuruldu. Başına bu kez Ermeni iş çevrelerinin baskısıyla “Baron C” getirildi. Yeni şef, hazırladığı raporu, hem Osmanlı‘ya, hem de el altından Viyana‘ya verdiği ortaya çıkınca kovuldu…
1880’de II. Abdulhamit, Osmanlı’nın ilk organize istihbarat örgütü, “Yıldız İstihbarat Teşkilatı”nı kurdu. Bu istihbarat birimi devlete değil sadece II. Abdulhamit’e hizmet verdi.
Bugün Türkiye’nin gündeminde olan telefon dinlemelerini, II. Abdulhamit o günlerde kökten çözdü:
1881’de ilk telefon hattı; İstanbul Soğukçeşme’deki Telgraf İdaresi ile Yeni Camii Postanesi arasına; ikincisi ise Posta Telgraf Nazırı ile
Telgraf Fabrikası Müdürü arasına çekildi.
II. Abdulhamit, ihtilalciler telefonla haberleşebilir diye telefonu yasakladı.
Osmanlı’nın, özellikle dışa dönük milli istihbarat örgütü 17 Kasım 1913’te “Teşkilatı Mahsusa”nın kurulmasıyla gerçekleşti. Said-i Nursi’den Mehmet Akif Ersoy’a kadar yakın tarihimizin birçok siması Teşkilatı Mahsusa’da çalıştı.
Bu teşkilatın elemanları ulusal Kurtuluş Savaşı’nda da görev yaptı. Felah Grubu içindeki Hat Başçavuş Hacı Mümtaz gibi yurtseverler Anadoluhisarı’nda “Telsiz Dinleme Merkezi” kurdu; işgal ordularının telsizlerini dinleyip Ankara’ya bildirdiler.
Tarih gösteriyor ki, istihbarat ne zaman milli bir kimliğe bürünürse ülke için görev yapıyor. Diğer türlüsünde yabancı istihbarat örgütlerinin oyuncağı oluyor.


Thursday, February 27, 2014

Washington eş zamanlı olarak üç yönetimi devirebilir mi?



Yazdır E-posta

Perşembe, 27 Şubat 2014 11:53
Thierry Meyssan

Bir devletin gücü, kendi sınırlarını koruma yeteneğine ve bir ya da birden fazla cepheye saldırı düzenleyebilme kapasitesine göre ölçülür. Konuya bu bağlamda bakacak olursak, Washington’un ilk defa, eş zamanlı olarak, üç yönetimi devirme girişiminde bulunduğu anlaşılıyor: Suriye, Ukrayna ve Venezuela hükümetleri. Washington bu yönetimleri devirme girişiminde başarılı olursa, artık hiçbir devletin karşı duracak gücü olmayacak.
2011’de Libya ve Suriye’yi aynı zamanda bombalamada başarısızlık yaşayan Washington şimdilerde yeni bir güç gösterisinde bulunuyor: Dünya’nın farklı bölgelerinde bulunan ülkelerde eş zamanlı olarak rejim değişiklikleri organize ediyor. Suriye (CentCom), Ukrayna (EUCom) ve Venezuela (SouthCom).
ABD Başkanı Obama, bu rejim değişikliklerini gerçekleştirmek amacıyla neredeyse bütün Milli Güvenlik Konseyi ekibini seferber etmiştir.
Bu ekipte yer alıp, seferber edilenlerin başında Güvenlik Danışmanı Susan Rice ve ABD’nin Birleşmiş Milletler nezdinde Büyükelçisi Samatha Power geliyorlar. Bu her iki kadın “demokratik” söylemin şampiyonudurlar. Soykırım olaylarını önlemek gerekçesiyle uzun yıllardan beri ABD’nin başka devletlerin içişlerine karışma konusunu savunmada uzmanlaşmışlardır. Ancak, masum görünen bu soykırım olaylarını önleme söyleminin ardında, Samatha Power’in Şam kenti varoşlarından birisi olan Guta’daki (El Ghutah) kimyasal silahlarla saldırı olayı krizi sırasında gösterdiği gibi, ABD’li olmayan insanların hayatıyla adeta alay etmek olduğu anlaşılıyor. Suriye yetkililerin bu konuda masumiyetini çok iyi bilen Büyükelçi Power eşiyle birlikte Charlie Chaplin onuruna düzenlenen sinema festivaline katılmak üzere Avrupa’ya seyahate çıktığı sırada, ABD yönetimi Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı insanlığa karşı işlenen bu suçtan sorumlu olduğunu ilan etti.
Bir de bölgesel sorumlulukları olan üç yetkili var: Philip Gordon (Ortadoğu ve Kuzey Afrika), Karen Donfried (Avrupa ve Avrasya) ve Ricardo Zuniga (Latin Amerika).
  • Philip Gordon (Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkazy’nin şahsi dostu ve tercümanı) Filistin sorununa ABD’nin öngördüğü şekilde çözüm yolu bulununcaya kadar Cenevre-2 Barış Konferansının sabote edilme işlerini organize etti. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Konferansın ikinci seansında yaptığı konuşmasında barıştan söz ederken, Philip Gordon yeni saldırılar düzenlemek amacıyla, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye istihbarat servis şefleriyle Washington’da bir toplantı düzenliyordu. Komplo düzenleyiciler, aralarında askeri eğitim alan 1000 kişinin bulunduğu, zırhlı araçları kullanmak ve Şam kentini ele geçirmek üzere 13000’den kişiden oluşan güçlü bir orduyu toplama hesabını yapıyorlardı. Riskli görülen sorun; 13000’den kişiden oluşan bu askeri gücün başkent Şam’a varmadan önce Suriye Ordusu tarafından tarumar edilme ihtimali. Ancak, daha sonra İsrail’e karşı bir saldırılarda kullanma ihtimaline karşı uçaksavarların uygun bir şekilde dağılımı olmaksızın savunma hattının nasıl olacağı konusunda anlaşmaya varamadılar.
  • Karen Donfried Avrupa konularından uzman eski bir istihbarat subayıdır. Donfried uzun süre Berlin’de Almanya Marshal Fonu’nu yönetmiştir. Bugün ise Washington’un Ukrayna’ya müdahalesini maskelemek üzere Avrupa Birliği faaliyetlerini manipüle ediyor. Karen Donfried, Büyükelçi Victoria Nuland’ın bir konuşma kaydının internet ortamına düşmesine rağmen, Kiev’deki muhalefet güçlerinin Avrupa Birliğine katılmak istedikleri ve ülkelerine demokrasi gelmesi için savaşım verdikleri konusunda Avrupa Birliği yetkililerini ikna etmede başarılı oldu. Ancak, Maidan alanında (Kiev’deki gösterilerin yapıldığı meydan) bulunan isyancıların yarısından çoğu Nazi Partisi üyesi olup, Stephan Bandera işbirlikçilerinin portrelerini taşıyorlar (Bandera; Sovyetler Birliği döneminde Ukrayna milliyetçiliğinin sembol ismi, ikinci Dünya Savaşı sırasında ve sonraki dönemin muhalif liderlerinden birisi)

  • Ricardo Zuniga, General Lopez Arellano lehine olacak şekilde 1963-1972 dönemi silahlı ayaklanma olaylarını organize eden Honduras Milliyetçi Partisiyle aynı adı taşıyan parti başkanının torunu. Zuniga, Fidel Castro’ya karşı muhalefeti örgütlemek üzere ajan istihdam ettiği ve finansman sağladığı Havana’daki CIA istasyon şefliğini yönetti. Stalinistçi olduğuna dair suçlama getirmek suretiyle Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Madura’yı devirmek üzere Venezuela Troçkist aşırı solunu harekete geçirdi.
Bütün operasyonlar Dan Rhodes’in liderlik şemsiyesi altında birleştirilerek yönetiliyor. Propaganda konuları uzmanı Rhodes, ABD Başkanlığına sunulacak Araştırma Komisyonu Raporunu yazarak, raporun 11 Eylül 2001 resmi versiyonunu tekrar kaleme almıştır. Rodes, yalnızca 11 Eylül saldırıları insanların hafızasında kalacak şekilde, ABD’ye vurulan bu darbenin toplum üzerindeki diğer her türlü izlerini yok etmede başarılı oldu (iktidara sabah saat 10’a doğru George W. Bush iktidar olma gücü sabah saat 10’da elinden alınmış ve gün akşam olunca tekrar görev başına gelmiştir. Hükümet kabinesi ve kongrenin bütün üyeleri, “güvenlikleri sağlanmak üzere” sığınaklara alınmıştı).
Her üç durumda da ABD söylemi üç prensibe dayanıyor: Hükümetleri kendi vatandaşlarını öldürmekle suçlamak, muhalefet güçlerine “demokratik” olma niteliğini kazandırmak, “katillere” karşı yaptırım uygulama önlemleri almak ve nihayetinde hükümete karşı darbe düzenlemek.
Sosyal hareketler her defasında karşıt kamplarının birbirlerini şiddet uygulamakla suçladığı barışçı muhalefetine katılanların öldürüldüğü gösteri olaylarıyla başlıyor. ABD ve NATO özel güçleri bina çatılarına yerleştiriliyor ve duruma göre gösteri yapan kalabalık ya da polis üzerine ateş ediliyor. Bu hafta Suriye’nin Derea şehrinde, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de ve Venezuela başkenti Karakas’ta aynı gelişmeler yaşandı. Bir şansızlık eseri olsa gerek, biri muhalif, diğeri ise hükümet yanlısı olmak üzere öldürülen iki kişi üzerinde yapılan otopside aynı silah ile ateş edildiği tespit edildi.
Muhalif güçlerini demokratik olarak nitelendirmek basit bir söylem oyunundan ibarettir. Suriye’de harekete geçirilen tekfirciler dünyanın en kötü diktatörlük yönetimi olan Suudi Arabistan tarafından destekleniyor. Ukrayna’da Avrupa yanlısı olmada samimi bir kısım insanlar çok sayıda Nazilerin kuşatması altında. Venezuele’da iyi aile çocuklarından oluşan Troçkist gençlerin etrafı işveren milisleriyle sarılı. ABD’de sahte muhalif John McCain gerçek ya da oluşturulan yerel sahte muhalefete destek vermesiyle karşımıza çıkıyor.
Muhalefet güçlerine destek vermek Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) görevi oluyor. ABD’nin bu devlet kurumu, Hükümet Dışı Organizasyon (NGO) sahte sıfatıyla Kongre’den finansman alıp, faaliyet gösteriyor. Bu vakıf Kanada, İngiltere ve Avustralya ile işbirliği halinde Ronald Reagan döneminde kurulmuştu. Bu vakfın yönetim işleri neo-muhafazakâr Carl Gershman ve NATO’nun eski Başkomutanı ve daha sonra Dışişleri Bakanı General Alexander Haig’ın kızı Barbara Haig eliyle yürütülüyor. Sözde “Muhalif” Senatör John McCain’i göreve çağıran Ulusal Demokrasi Vakfıdır (aslında ABD Dışişleri Bakanlığı). Bu kurumun faaliyetlerine, NATO tarafından finansmanı sağlanan “Hükümet Dışı Organizasyon” (Sivil Toplum Örgütü) olan Albert Einstein Enstitüsünün faaliyetlerini de ilave etmek gerekiyor. Bu Enstitü Gene Sharp tarafında kurulmuş olup, esas olarak iki temel üs olan Sırbistan (Canvas) ve Katar (Değişim Akademisi) olmak üzere profesyonel ajitatörler yetiştirmiştir. Susan Rice ve Samantha Power, şiddet uygulamalarından baş sorumlu olmalarına rağmen, uygulanmak istenen yaptırımlar  - yakında nöbet değiştirecek olan Avrupa Birliği – tarafından durdurulma arifesinde çılgına dönüyorlar. Geriye darbe düzenleme faaliyetinde başarılı olmak ihtimali kalıyor. Emin olmak için uzak bir ihtimal.
Washington bu tarz faaliyetlerde bulunarak hala da dünyanın efendisi olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu konumundan daha da emin olmak için Soçi Kış Olimpiyat Oyunlarının yapıldığı dönemde Ukrayna ve Venezuela’da operasyonlar düzenledi. Washington, Rusya’nın İslamcı saldırılarla olimpiyat oyunları bayramında huzurunun kaçmaması kaygısıyla yerinde kımıldamayacağından gayet emindi. Ancak Soçi Olimpiyat Oyunları bu hafta sona erdi. Bundan itibaren oynama sırası Moskova’da.

Kaynak: http://www.voltairenet.org/article182258.html

Sunday, February 23, 2014

Yüzleşme

 
Gökçer Tahincioğlu

23.02.2014
Kadının beyanı
Siyaset ve erkek yargı ‘hak etmiş’ kadınları duymadı bugüne kadar.... Ve Kabataş’tan çıkan
bir tartışma aksini savunurken güya, aslında görünmez kılıyor beyanları... ‘Beyan esastır’ diye haykırmış binlerce kişi oturtulurken hiç uğramadıkları bir yerdeki olaydan dolayı ‘tacizci’ diye hedefe...

- Aileleri, “milli ve manevi değerleri öğrensin” diyerek o vakfa gönderdiklerinde henüz 13 yaşındaydı. Vakıftaki “amcanın” bilgisayarda gösterdiği çıplak insanların fotoğraflarına bakarken henüz vakfa geleli birkaç ay olmuştu. Aynı “amcanın” ellerini bedeninde hissetmesinden büyük rahatsızlık duyduğunu çocuk aklıyla anlaması da çok sürmedi. Bir süre, hem iyi okumasını hem de burs almasını isteyen ve bu nedenle kendisini vakfa gönderen ailesine söyleyemedi. Neden bir gün, bu memlekette kadın olmanın anlamını çok önce anlamış annesi gariplikleri fark ettiğinde, anlatıverdi. Çorum’da bomba gibi patladı iddia. Küçük çocuk apar topar Adli Tıp’ın önüne çıkartıldı. Önünde daha önce görmediği kadar “büyük adam ve kadınlar”, önlerinde notlar, sordular. Anlattı. Rapor henüz yoldayken, daha önce aynı vakfa gitmiş ablası da heybesindekileri çıkarttı. Aynı ellerin yaptıklarına o da maruz kalmıştı. Artık iki ayrı dava vardı. Artık evlenip barklanmış ablaya yapılanlar nasıl açığa çıkacaktı? Çıkmadı. Birkaç celse sonra beraat kararı eve yollandı. Adli Tıp’tan gelen rapor ise işleri zorlaştırdı. Küçük kızın beden ve ruh sağlığı bozulmuştu nedense. Ve yasalara göre, 15 yıldan az olmamak üzere hapis cezası verilmeliydi kızı bu duruma düşürenlere. Mahkeme kıyamadı. “Beden ve ruh sağlığını, istismarın mı yoksa ulusal basındaki haberlerin mi bozduğu anlaşılmadı, şüpheden sanık yararlanır” diyerek, kuş kadar cezayla sanığı evine yolladı.

- Karnı ağrıdığında, belli belirsiz kelimelerin uçuştuğu zihninden yine fazla kaçırdığını düşündü abur cuburu. Ağrıları dayanılmaz hale geldiğinde saklayamadı artık ailesinden. Bingöl’ün bir garip ilçesinde, zihinsel engelli bir garip kız çocuğu. Annesi, abur cuburdan değil gebelikten olduğunu anladığında, hemen hastaneye götürdü yavrusunu. 5 aylık bebek, çocuğun bedeninde kesiyordu bütün soluğunu. Savcılık devreye girdi öyle ciddi. Sorguladığında küçük kızı, rızasını da hemen anlayıverdi. Takipsizlik kararında şöyle denildi:
“Sonuç olarak somut olayda akıl ve ruh sağlığı bakımından kendisini savunamayacak durumda olduğu ve cinsel saldırıya uğradığı yönünde delil bulunmayan müştekinin hamile kaldığı olayda rıza hukuka uygunluk sebebinin bulunduğu bu suretle yetişkin olan müştekinin rızasına üstünlük tanınmasının gerekeceği kanaati ile kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.”

- Kendini güvende hissetmiyordu. Yaşadığı onca güçlükten sonra, güç bela girdiği işyerinde bir de işyerini dolandırmakla suçlanıyordu. Emniyette öylece beklerken odaya çağrıldı. İstanbul’un orta yerinde, güpegündüz, bir emniyet amirliğinin bir ıssız odasında kimselerin inanmadığı o olay başına geldi. O ıssız oda, aslında o kadar da ıssız değildi. 3 kişinin elleri vücudunda gezinirken kirlice, garip garip, sırıtarak izleyenler de güvenmesi gerekenlerdi. Susmadı, anlattı başından geçenleri. Bedenindeki o kirli ellerin izlerinin ve o bebeğin bedelini birileri ödemeliydi. Cenini aldırmak istediğini söyleyip, “devlet bakar” yanıtı aldığında sadece kendisinin ödeyeceğini de anladı bedeli. Ne beyanına bakıldı, ne rapor istendi. Takipsizlik kararı eline tutuşturuluverdi.

- İskenderun’da o güzelim 21 Mart günü sokağa çıktıklarında henüz lisedelerdi. Yanan lastiklerin üzerinden atlarken ne de gülmüşlerdi. Baharı karşılamayı bile bilemeyen bir memlekette işler çığırından çıktığında, ilk yakalananlar elbette ki kaçmayı aklına bile getirmeyenlerdi. Ama mademki bu devletin varlığına kastettiler, en ağır cezayı hak etmişlerdi. Mahkemeyi ya da savcılığı beklemek de gereksizdi. Cezaevinde anlatabildiler gözaltındaki o tacizleri, vücutlarındaki o karanlık işkence izlerini. Defalarca doktor muayeneleri, izin vermemeler, iptal kararları sonrası birkaç sanık bulunabildi. Mahkeme, ardı ardına yeni raporlar istedi. Önce Çapa’dan geldi rapor, “işkence sonrası travma ve stres bozukluğuydu” tespiti. Kızların kabuslarını bile anlatmaları aslında yeterdi. Adli Tıp’a yetmedi. Bekaret kontrolünü kabul etmemeleri, tecavüze uğramadıklarının deliliydi. AİHM, mahkum ettiğinde Türkiye’yi, kimse o ayıpları üzerine bile alınmak istemedi.

- Mardin’de 2002’de kuryelik yaptığı iddiasıyla gözaltına alınıp işkence gördüğünde, en çok kocasının önünde çırılçıplak soyulmasına içerledi. 11 yıl sürdü hukuk mücadelesi. Mahkeme, işkencenin kanıtlandığını karar altına almasına rağmen, “kötü muamele” suçundan takdir indirimi de yaparak 10 ay ceza verip, sanıkların sabıkasız oluşu ve bir daha suç işlemeyecekleri intibası uyandırmaları gerekçesiyle hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına hükmediverdi. Gözaltında, copla tecavüze uğradığını iddia ettiğinde, o çok değerli Adli Tıp, makattaki yırtığı tespit etmişti. Ancak yanına şu yorumu da ekledi: “Makattaki yara yabancı cismin sokulması ya da kabızlık gibi bünyesel bir nedenden kaynaklanmış olabilir.” Mahkeme de elbette Adli Tıp’a itibar edip, cezaya tecavüzü hiç eklemeyecekti.

“Beyan” turnusolü
Siyaset ve erkek yargı “hak etmiş” kadınları duymadı bugüne kadar.
Ve Kabataş’tan çıkan bir tartışma aksini savunurken güya, aslında görünmez kılıyor beyanları.
“Beyan esastır” diye haykırmış binlerce kişi oturtulurken hiç uğramadıkları bir yerdeki olaydan dolayı “tacizci” diye hedefe, kocaman bir gürültüyle, bugüne kadar kadından bir kez olsun söz etmemiş kalabalıklar sıralıyorlar ardı ardına kavramları.
“Beyan esastır” ve bir soruşturma gerekliliğidir.
Raporların hemen alınmasına da gerek yok, yıllar sonra da verilse bir psikolojik rapor, önemsenmesi gerekir.
Ve beyanla ilgili tutarlılık, gerçekle örtüşmesi gibi bütün kriterler de çok nettir.
Ama mademki ne denirse densin beyan her koşulda yeterli diyebiliyor bugüne kadar bir kez olsun itiraz etmemiş olanlar.
Akrep aracında 15-16 yaşındaki kızlara karşı yazılan “destanlarla” ilgili beyanlara da şöyle en azından bir göz ucuyla bakmaları gerekir.