Sunday, March 16, 2014

Devletin devamlılığı...


Sezgin, 19 yıl önce vurulduğunda 16 yaşındaydı, Berkin 14... Bu iki çocuk ekmek kadar temiz ve su gibi aydı. Ama kibir ve zulüm imparatorluğunun bekası için katledildiler. Siyasetçiler, meydanlarda hukuk devleti teranesi ile bağırırken bir kere bile başsağlığı dilemedi


Devletin devamlılığı...

Okuyucu Modunu Aç Yazıyı Büyüt:

EFKAN BOLAÇ
“Sizde çocuk olmuştunuz bir zaman
Çocuklara kıymayın efendiler”
    Nazım Hikmet

Devlette devamlılık esastır. Evet, bu doğru bir tanımlamadır. Yıllardır devlet kendisinden saymadıklarını katletmekte ve bu katliamlarını meşru müdafaa veya orantılı güç kullanımı adıyla cezasızlık koruması içerisine almaktadır.
Ölenlere baktığımızda bazıları daha bebek, bazıları daha çocuk ama devlet için aralarında hiç fark yok.
Küçükarmutlu’da 7 yaşında panzerin ezdiği Sevcan, 10 aylık bebeğin balkonda ana kucağında öldürülmesi, panzerin ezdiği insanlar için “Elinde bomba vardı” denilmesi hepsi belli bir geleneğin devam ettiğinin göstergesi.
1995 Mart ayı idi. Devlet yeni bir katliamın kapısını aralıyor ve Gazi Mahallesi’ne girerek kahvehaneleri, pastaneyi tarıyor, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yakıcılığı hala ortada iken yeniden böyle bir girişimin olması bölgede yaşayan insanların can güvenliğinin tehdit altında olduğunu gösteriyordu. Gazi Mahallesi sakinleri durumu anlamaya çalışıyor ve halkın güvenliğini tehdit eden devlete karşı kendini korumaya çalışıyordu. Okula gidecek çocuklar okula gidememiş ve sabaha kadar ne olacağının korkusuyla aileler evlerinde uykusuz saatler geçirmişti. Mahmut ve Sabahat Engin’in evlerinde de benzeri bir durum vardı. Çocuklarını korumaya çalışıyorlardı. Sezgin evden çıkmak istedi, annesi izin vermedi. Dışarısı Sezgin için güvenli değildi. Sezgin annesine gazete alacağım döneceğim dedi. Ama Sezgin dönmedi. Arkadaşları annesini aradı ve Sezgin’in vurulduğunu söyledi. Sezgin vurulduğunda henüz 16 yaşındaydı.
Gazi Katliamı’nın olduğu o anlarda ve sonrasında sık sık Sezgin’in evine gittim. Annesinin yemeğini yedim, nasihatlerini dinledim. Belki beni Sezgin’in yerine koydu arada bir “Dikkat et” der, uyarırdı. Gözlerinin önünde gözaltına alındığımda beni sahiplendiğini ve artık herkesi korumaya çalıştığını anlamıştım.
Tam 19 yıl sonra bir başka çocuk, ekmek almaya giden Berkin evine dönemedi. 269 gün direndi 15 yaşına hastanede girdi, tam üç mevsim geçti uyanmadı. 15 yaşında 16 kiloya kadar düştü. Vicdanlar tutuldu. Emri ben verdim diyen AKP lideri bir kez olsun geçmiş olsun demedi. Tıpkı Metin Lokumcu’nun öldürülmesi olayında olduğu gibi.
Gezi süreci başladığında sokaklarda çatışmalar yer yer sürüyordu. Baro’da gözaltılarla ilgili ne yapacağımız konularını konuşurken belli belirsiz hatırladığım iki çocuk geldi içeri. TOMA’dan sıkılan tazyikli suyla ıslanmışlar ve derileri fena halde yanmıştı konu ile ilgili tutanak tutuldu ve çocuklar evlerine gönderildi. O arada dışarıda gaz atılması sebebiyle baroya sığınan birkaç çocuk daha vardı. Çocuklar ne olduğunu anlamak için bilgisayara bakıyorlardı. Berkin’i uyutan gaz fişeği yuvasından çıktıktan sonra bu çocuklardan birinin Berkin olabileceğini söyledi arkadaşlarım. Bilemiyorum hayal meyal hatırladığım o çocuk belki de Berkin’di. Ama o direngen çocuk üç mevsim direnişini sürdürdükten sonra artık pes etti.
Bir ülkenin rejimini merak edenler ölüm nedenlerine bakmalıdırlar diye bir söz vardır. Bizim ülkemizde analar babalar çocuklarını gömüyor. Bu, rejimin ne olduğunu daha net anlatır belki.
Bu iki çocuk ekmek kadar temiz ve su gibi aydı. Ama kibir ve zulüm imparatorluğunun bekası için katledildiler. Hukuk devleti teranesi ile meydanlarda bas bas bağırırlarken bir kere bile başsağlığı dilemediler. Gazi zamanı kibrin temsilcisi Çiller; 22 kişi öldükten sonra “devlet sağduyulu hareket etmiştir” derken günümüz temsilcileri ise “nekrofili” lafları ile hakaretler yağdırmaktan çekinmiyorlar.
Bakın beyler size iki çift lafımız var: bizim temiz çocuklarımızın adlarını kirli ağızlarınıza almayın. Neruda’nın dediği gibi “Değil mi ki kırdınız bu fidanları, değil mi ki ağlattınız bu anaları, bitti bitti artık her şey bitti. Onlar için her şey bitti…”
Sizin için de her şey bitti…

 

Friday, March 14, 2014

NATO tarafından eski Yugoslavya’ya karşı askeri operasyon başlatılalı 15 yıl oldu.

Kiyev için Balkan dersi
Fakat Balkan trajedisinin gölgesi yeniden Doğu Avrupa’yı kaplamakla tehdit ediyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bunu önlemek için ne yapmalıdır? Balkan olaylarına tanık olanlar ve katılanlar bu konuları görüşüyorlar.
ABD dünya politikasında üstün konum aldığı 1990lı yılların sonlarına doğru Vaşington şu problem ile karşı karşıya gelmişti: Bu gerçeğin uluslararası toplumun bilincinde sağlama bağlanması için ne yapmak gerek? Geopolitik problemler Akademisi başkanı korgeneral Leonid İvaşov, Batı’nın herkesi bu gerçeğe inandırma aracı olarak Yugoslavya’yı seçtiğini belirterek şunu söyledi:
O zaman iki kutuplu dünya düzeni vardı. Uluslararası güvenlik sistemi ve genellikle uluslararası hukuk sistemi güç dengesi döneminde oluşuyordu. Böyle durumda iki kutuplu güvenlik modeli oluşmuştu. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Amerika’nın Birleşmiş Milletler Tüzüğünün tüm uluslararası hukuk kurallarına yan baktığı ve bu kuralların Amerika’yı rahatsız ettiği açık olmuştu. Amerika bu normlara uymaktan vazgeçerek dünyaya kendi davranış kurallarını dayatmak istedi. Yugoslavya’nın topraklarında güç dengesi gibi demokratik koşullarda meydana getirilen uluslararası güvenlik sisteminin kaderi belirleniyordu.
Yugoslavya kurban olarak rasgele seçilmedi. İslav tarihi Enstitüsü Balkan krizini inceleme merkezi şefi Yelena Guskova Yugoslavya’ya karşı gerçekleştirilen silahlı saldırıyı çok uluslu devletin dağıtılması amaçı ile düzenlenen operasyonun bir kısmı olarak nitelendirerek şunu söyledi:
Bunun nedeni, Yugoslavya yönetiminin uysal olmak ve dıştan dayatılan irade ile mutabık kalmak istememesi oldu. 1998 Ekiminde Slobodan Miloşeviç ile o zaman ABD’nin Kıbrıs ve Yugoslavya’daki özel temsilcisi görevini yapan Riçard Holbruk arasında yapılan görüşmeler istenilen sonuçlar vermemiş ve Slobodan Miloşeviç Yugoslavya’nın topraklarına NATO birliklerinin konuşlandırılmasına izin vermemişti. Nato Miloşeviç’i cezalardırmaya karar verdi.
Neticede eski Yugoslavya’nın topraklarında oluşan devletlerin ekonomisi harap hale geldi. Tarım yaptırımların etkisi altında yıkıldı,sanayi üretimi de gerçekte mahvoldu Tüm bunlar Avrupa ülkelerinin işine yaradı. Onlar mallarına müşteriler bulmada yeni olanaklara ulaştılar. Leonid İvaşov şimdi Ukrayna’da da benzer durumun oluşabileceği fikrini belirterek şunu söyledi:
Bugün Ukrayna’da tanık olduğumuz gelişmeler eski politikanın devamı olarak nitelendirilebilir. Zaten Yugoslavya’da elde edilen deneyim, Avrupa’nın, devletin yıkılmasından ekonomik yarar elde edebildiğini gösterdi, Yıkılan ülkelerin temelinde Avrupa ülkelerinin malları için sürüm piyasası oluşuyor.
Korgeneral İvaşov’un kanısınca Ukrayna asıl Rusya’nın gelişmelere karışması sayesinde Balkan senaryosuna benzer kaosa sürüklenmedi. Yeni Ukrayna yönetimi Batı hamileri ile birlikte Rusya’nın Kırım’daki eylemlerinden dolayı öfke belirtiyorlar. Fakat kimse, böyle bir şey olmasaydı Ukrayna kana boğulacaktı, demiyor.
Tamamını oku: http://turkish.ruvr.ru/2014_03_13/Kiev-ichin-Blkan-dersi/

Sunday, March 9, 2014

Hatay Abdocan için yürüdü

Katledilmesinin üzerinden 277 gün geçen ve katilleri hala yargı önüne çıkarılmayan Abdullah Cömert için binlerce Hataylı , 8 Mart’ta Abdocan’ın doğum gününde Abdullah için adalet istedi
hatay6Abdullah Cömert’in katledildiği sokakta bir araya gelen Hatay halkı buradan Abdullah’ın mezarına yürüdü. “Abdullah cömert ölümsüzdür”, “Katil polis hesap verecek”, “Anaların öfkesi katilleri boğacak” sloganlarının atıldığı yürüyüşe Ahmet Atakan ve Ali İsmail Korkmaz’ın aileleri de katıldı.
Yürüyüşte sık sık Berkin Elvan içinde “Uyan berkin, Antakya seninle” sloganı atıldı.
Cömert’in katledildiği sokakta Gezi şehitleri anısına yapılan saygı duruşuyla başlayan yürüyüşte Grup Yorum üyeleri de söylediği marşlarla anmaya katıldı. Abdullah’ın mezarında aile adına basın açıklması okundu. Abdullah Cömert’nn ablası açıklamada şunları söyledi:
Abdocan bugün maalesef ilk defa  pasta üzerindeki mumları üfleyemeyecek,biz de üflemeyeceğiz. Bugün katledilmesydi 23 yaşına girecekti Abdocan ama maalesef halkının yanında yeraldığı için faşist diktatörün emriyle katledildi hayatının baharında.
Annem babam oğulları Abdocan’a helal lokma yedirmek için tarlada gece gündüz çalışırken, “Ben çocuklarıma helal lokma yedirmedim” diye meydanlara çıkan, azmettirici faşist diktatör bu yaptıklarının hesabını yargı önünde verecektir. Biz ona başbakanın yargılanabileceğini öğreteceğiz. Emri verenler, uygulayanlar ve uygulatanlar aynı derecede suçludur ve en ağır şekilde yargılanmaları için son nefesimize kadar mücadele edeceğiz.
Abla Cömert, Abdocan’ın katillerini yargılamayan AKP iktidarına şöyle seslendi:
Sanmayın ki bu devir böyle devam edecek hepiniz yıkılacaksınız, Abdocan’a sözümüz var. Eski adaletsizlik bakanı Sadullah Ergin bizden hala cevap bekliyormuş. 9 aydır cevabını almamış herhalde. Tekrarlayalım, katiller evimize giremez. Hukuki süreç, müdahaleler ve alo Fatihler yüzünden ilerleyememektedir. Zaten valinin ‘Bundan bir şey çıkmaz’ söylemini de unutmadık. Katilin ismine kadar bilindiği halde hala dava açılmamıştır. Burdan sorumlulara sesleniyorum, Cömert ailesi ve halk olarak iki elimiz yakanızda. Siz yıkılana ve cezalandırılana kadar her alanda her platformda mücadeleye devam edeceğiz.
Tüm emekçi kadınlarımızın, analarımızın 8 mart kadınlar günü kutlu olsun. Ve inanıyoruz ki umudun çocuğu Berkin daha güzel bir ülkeye açacak gözlerini. Konuşmamı Abdocan’ın sözü ile bitirmek istiyorum: ‘Her şey devrim için.’
hatay1
hatay2
hatay3
hatay4
hatay5
hatay7
Sendika.Org/ Hatay

Friday, March 7, 2014

Belgesel Fotoğraf Topluluğu’ndan Direnişin Kitabı Çıktı

2012 yılında Taksim Yayalaştırma Projesi onaylandığından bu yana Taksim Meydanı’nda yaşanan değişimleri kaydeden fotoğrafçılar, özellikle geçtiğimiz Mayıs ayında başlayan direnişin her karesini, her anını unutulmayacak görüntülerle hafızalarımıza kazıdılar. Ellerinde biriken binlerce fotoğraftan bir seçki yaptılar ve “Fotoğraf Notları” adıyla devam ettirmek istedikleri çalışmanın ilk ürününü, Taksim Direnişi fotoğraflarından oluşan “Gezi Direnişi” başlığıyla kitaplaştırdılar. Kitabı hazırlayan Belgesel Fotoğraf Topluluğu’ndan Bahar Gökten ve Yücel Tunca ile yaşanan bu süreci konuştuk.
Meydan: Önce kısaca kendinizden söz ederek başlayalım isterseniz. Kimdir Bahar ve Yücel, ve böyle bir çalışma yapmaya nasıl karar verdiniz?
Bahar Gökten: Ben fotoğrafçılık okudum, şimdi de fotoğraf çekiyorum. Gezi sürecinde de fotoğrafçı ile direnişçi arasında gidip gelmeler yaşayan, o süreci fotoğrafla anlatmaya çalışan biri diyelim kısaca.
Yücel Tunca: Ben eskiden gazeteciydim, 10 yıldır Galata Fotoğrafhanesi’ndeyim. Fotoğraf Vakfı’ndayım ve fotoğraf dersleri veriyorum. Son 7 yıldır, bu çalışmanın pratik kısımlarını Gezi Parkı’nda yapıyordum. Dolayısıyla 2011 sonlarında bu parkın ortadan kaldırılma planlarını yavaş yavaş duymaya başladığımızda, bir şehir refleksinin ötesinde başka bir dikkatle de dinlemeye başladım. Çünkü burası aynı zamanda benim yaşam alanımdı. Bu konuya biraz daha eğildim, Fotoğrafçı İnisiyatifi’nin kurulması da böylece ortaya çıktı.
2012’de projeler belli olmaya başladıkça, burayı elden giden bir şey değil de, savunulması gereken bir şey olarak gördük.
O zamanlar Taksim Platformuydu, sonrasında Taksim Dayanışması olarak bizlerinde çalışmalara fotoğraflarımızla destek olabileceğimizi söyledik. Daha sistematik çekimler yapmaya başladık. Belgesel fotoğraf grubumuz da bu konuya özellikle eğildi. Ardından yapılmaya başlanan Taksim nöbetlerine de katıldık. Bununla da yetinmeyip, 20-25 kadar fotoğrafçı kendi fotoğraflarını basıp yine bir Taksim nöbetinde, bir cumartesi günü, çıktık sokağa. Meydanda yürüyüş yaparak, insanların biraz daha bu konudan haberdar olması için gayret göstermeye çalıştık. Çünkü hala o tarihlerde, birçok kişi Gezi Parkı’nın nasıl bir tehdit altında olduğunu bilmiyordu.
Böylece yavaş yavaş kendi çevremizde de daha fazla sayıda fotoğrafçı bu yaptıklarımızdan haberdar oldu. Mayıs sonrasında başlayan saldırılarda da, daha önce oluşmuş olan “ortak akıl”, bundan sonra da beraber hareket edelim demeye başladı. Haziran ayının sonunda da “Taksim’den Elini Çek” internet sayfası oluşturup, çektiğimiz fotoğrafları orada paylaşmaya başladık. Ağustos ayının sonlarına doğru da bu kitabı hazırlamaya karar verdik. Kasım ayına yetiştirmeyi planlıyorduk ama olmadı. Şimdiye kalmış oldu.
Meydan: Taksim Direnişi haftalarca süren, birçok mekana sıçrayan bir eylemliliğe dönüştü. Tüm bunları fotoğraflamak elbette oldukça zor bir iş. Çekilen binlerce kare arasından bu kitapta kullandığınız fotoğrafları seçme işi de bir o denli zor olsa gerek. Neydi sizin hassasiyetleriniz, bu seçkiyi yaparken nelere dikkat ettiniz?
Yücel: Kitaptaki fotoğrafların seçiminde belli bir editör olmasın dedik. Herkesin gelip fotoğraflarla ilgili görüşlerini söyleyebileceği bir ortamda fotoğrafları seçtik. Binlerce fotoğraftan, daralta daralta, fotoğraf sayısını 350’ye kadar indirdik. Daha az fotoğrafla Gezi Parkı’nın istediğimiz bütünsellikte anlatılamayacağına ikna olunca, elemeyi durdurduk.
Elimizde bir liste oluşturmuş ve birçok başlık belirlemiştik, seçtiğimiz fotoğrafların bu başlıklarda olmasına gayret ettik. Hem temsiliyetler anlamında, yani kadın temsiliyeti, lgbt temsiliyeti, anarşist temsiliyeti, siyasi yapılar, örgütler, hem de revirinden kütüphanesine, bostanından seyyar satıcısına varıncaya dek, tüm o parçalı yapıyı eksiksiz verebilmeyi amaçladık. Dolayısıyla seçkiyi de bu gözle yaptık.
Hep geri dönüşler yaparak, eksik olan kısımları doldurmaya gayret ettik. Ama asıl eksenimiz kronolojik bir sıralamaydı. Gezi öncesi günlük hayat, yavaş yavaş başlayan protestolar, inşaat çalışmalarının başlaması, ondan sonra da en son Ağustos ayında başlayan forumlara, yeryüzü sofralarına varıncaya değin bizim tanık olabildiğimiz hemen her türlü eylemliliğin kitaba yansıyabilmesini sağlamaya gayret ettik.
Meydan: Direniş, Gezi Parkı’na başta söylendiği gibi bir kışla yapılmasına mani olabildi ama bugün hala tam da bizim istediğimiz gibi bir alan değil. Gezi Parkı’nın çevresine dökülen betonlar adeta bir beton çölünü andırıyor, AKM hala polis işgalinde. Sizin bu bölgeyi fotoğraflama çabanız devam edecek mi?
Yücel: Aslında kolektif olarak henüz böyle bir karar almış değiliz ama bireysel olarak ben hala Taksim’i çekmeye devam ediyorum. Biliyorsunuz, yakın zamanda belediyenin yayınladığı bir plan var Taksim Meydanı için. Bu plana baktığımızda, birkaç ağaç dışında meydan şimdikinden çok farklı konumda değil. Ve tepkilerin yeniden yükselmesi çok olası.
Ağustos’tan sonra biraz daha stabil durumdayız ama seçim öncesi tekrar başladıkları bu durumda taraf olmayı sürdüreceğiz elbette. Mesela, Gezi’nin yıl dönümünde açık hava sergisi düşünüyorduk ama bu planın açıklanmasıyla eylemlilikleri daha önceden başlatacağız gibi görünüyor.
Meydan: Kitabı incelerken, bazı fotoğrafların mozaiklenerek görüntünün netsizleştirilmiş olduğunu fark ettik. Bunun sebebi nedir?
Yücel: İki şey mozaikledik; birincisi, cinsiyetçi küfürler, diğeri de iki ya da üç fotoğrafta da fiili eylem halinde olan protestocular, doktor ve sağlıkçıların yüzlerinin net görünmesini engelledik.
Fotoğrafın yapısını bozuyorduk. Kişinin yüzünü mozaiklediğimiz fotoğrafta, fotoğrafın da anlamını yitirdiğini gördük, ama biz bunun böyle olması gerektiğini düşündüğümüzden yapacak başka bir şeyimiz yoktu.
Bahar: Gezi’de de sıkça bir araya geldiğimizde konuştuğumuz bir şeydi bu. Fotoğrafladığımız kişilerin hayatlarında olumsuzluğa dönüşebilecek birçok şey yaşanabilirdi; yüzlerin görünmeyeceği bir biçimde fotoğraf çekmeye çalışarak bu sorun aşılabilirdi. Bunun farkında olmayan arkadaşların çektiği fotoğraflarda, kameranın bazen polis kamerası konumuna geçtiği uyarısında bulunarak, o arkadaşların da hassas davranmaları konusu çokça konuşuldu. İster istemez bizim fotoğraflarımız bazen delil olarak sorun teşkil edebiliyor.
Meydan: Kitap, baştan sona kolektif bir çabaya vurgu yapıyor. Sizin için birlikte fotoğraflama ne anlam taşıyor?
Bahar: Mayıs’ta çalışmalarına başlayan Fotoğraf İnisiyatifi öncesinde de konuştuğumuz bir konu vardı; fotoğrafçıların fotoğraf çekip ortak bir çalışma yürütemediği, o nedenle çektikleri fotoğrafları kendi dosyalarında eşe dosta göstererek ya da kendi kişisel sitelerinde tuttukları.
Ama Gezi süreciyle beraber, bunun da aşılmaya başlandığını söyleyebiliriz. Yani bu kitap çalışmasının ve web sitesinin onun için ayrıca bir önemi var, birbirini tamamlayan çalışmalar bunlar. Çünkü hepimiz her yerde olamayacağımızı ve farklı bakış açılarına da sahip olduğumuz için bir araya geldiğimizde çok daha güçlü bir şey yapabileceğimizi, tabii ki biliyorduk. Bu sürecin buna vesile olması çok önemli, çok kıymetli.
Meydan: Son olarak bu kitabı nerelerden edinebileceğimizi söyleyebilir misiniz?
Yücel: Kitabı dağıtıma vermeyi ve birçok noktada okuyucuyla buluşturmayı istiyorduk ancak, dağıtım firmaları kitabı almak istemediler. Gerekçe olarak da Gezi ile ilgili kitapların satmadığını söylediler. Kitabımız şimdilik, elden dağıtım yaptığımız bazı kitapçılarda ve burada, Galata Fotoğrafhanesi’nde bulunuyor.
Bu söyleşi Meydan Gazetesi’nin 16. sayısında yayımlanmıştır.

Sunday, March 2, 2014

Türkiye’nin dinleme skandalları

 
Soner Yalçın
2 Mart 2014
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, milletvekili telefonlarının dinlenmesi konusunda suç duyurusunda bulundu. Başbakan Erdoğan’ın evinden-makamından çıkan böcek soruşturmasında sona gelindi. Ve üç yılda 2 bin 280 kişinin gizlice dinlendiği ortaya çıktı. Peki Türkiye’de ilk böcek hangi başbakanın yatak odasında çıktı? Hangi parti liderinin telefonu MİT üzerine kayıtlıydı? İlk dinlemeler kimin garajında nasıl yapıldı? “Telefoncu Ayten” kimdi? “9 Numaralı Dosya”da neler vardı?..
Kurtuluş Savaşı’nın istihbarat müdürü şair-yazar Hamdullah Suphi Tanrıöver idi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk istihbarat teşkilatı, Alman Genelkurmay istihbarat servisi eski Başkanı Albay Wolther Nicolai’ye 100 bin lira karşılığında kurduruldu.
Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) 6 Ocak 1926’da kuruldu. Yeri, İstanbul Valiliği içindeki mektupçu ofisinin yanındaki odaydı. Bütün teşkilat o odadaydı.
Sadece iki bölümü vardı; Espiyonaj (istihbarat) ve karşı espiyonaj.
Henüz dinleme için teknik servis yoktu.
Peki dinlemeyi nasıl yapıyorlardı?
Dairenin tavanında burguyla minik bir delik açıyor ve kiraladıkları üst kattan kulaklarıyla dinliyorlardı!
Sonra bu yöntemi geliştirdiler; İkinci Dünya Savaşı’nda, “elmas” adı verilen dinleyici koymaya ve bunun sinyallerini “Neptün” adını verdikleri kiralık ofisten dinlemeye başladılar.
Savaştan sonra dinleme servisi kuruldu.
Yıl: 1948 idi…
Ankara’daki “Teknik Servis Bölümü” Kavaklıdere’de iki katlı binada oluşturuldu. Birinci katındaki iki odasında elektronik tamir ve imalat yapılıyordu. Diğer odalarda idari büro ve asker koğuşu vardı. Üst katında ise servisin asker yöneticilerin lojmanında aileler yaşıyordu.
Binanın kapalı garajı ise ilk dinlemelerin yapıldığı yerdi!
Tüm dinleme cihazlarını ABD verdi. Ve zaten personeli arasında -nasıl dinleme yapılacağını öğreten- iki Amerikalı subay vardı!
Tüm çalışanlar sivil giyimliydi.
Birkaç yıl sonra Demokrat Parti hükümeti döneminde Kavaklıdere’deki daha büyük binaya geçtiler.
Bu dönem aynı zamanda, Kurtuluş Savaşı’na katılmış askerlerin MAH başkanlığı gibi görevlerinden alınma sürecinin başlangıcıydı.
Artık istihbarat koltuklarında NATO‘da görev yapmış subaylar ve siviller vardı.
Ve; ince tellere ses kaydı yapan büyük makaralı teyplerle, politikacı dinlemeleri de o tarihte başladı.
Başbakan Adnan Menderes de istihbarata meraklıydı. Özellikle CHP’lileri dinlettirdi. Dinletmekle kalmadı, CHP lideri İsmet İnönü‘yü adım adım takip ettirdi. İnönü bir taksiye binse, şoförün hemen “İnönü ne konuştu” diye ifadesi alındı.
Başbakan Menderes kendi DP’li milletvekillerini de dinletip, “Bizim aleyhimize konuşma” diye ihtar etti! Sadece CHP’liler değil DP’liler de telefonda konuşmaktan çekindi.
Menderes herkesin telefonunu dinlemek istiyordu ama olanaklar buna izin vermiyordu. Çünkü, MAH’ın teknolojik yeterliliği sadece günde 8 telefonu dinlemeye yetiyordu.
Ayrıca kesin dinlenilmesi gereken çevreler vardı; solcular gibi!
9 numaralı dosya
Türk istihbaratının en büyük hedefi solculardı; yurt dışından yayın yapan “Bizim Radyo”nun yayınlarını ülkenin çeşitli yerlerine istasyonlar kurarak engellemeye çalıştı. Pek başarılı olamadı.
27 Mayıs 1960 müdahalesi
olunca, MAH Teknik Servis elemanları Mazhar (Eymür) Bey ve yardımcısı Necdet Bey, binanın üst katındaki “özel dinleme” bölümündeki CHP’lilere ait kayıtları yok ettiler.
Ancak bu temizleme gözaltına alınmalarına engel olmadı.
(Zaman gelecek oğlu Mehmet Eymür, MİT’te çalışacak; ve MİT Müsteşarı Hayri Ündül’ü bile dinleyecekti!)
CHP Genel Merkezi’nin telefon dinleme tutanakları Yassıada Mahkemesi’nin “9 numaralı” dosyasında yer aldı.
Bu mahkemede neler ortaya çıkmadı ki:
Yurtdışı istihbaratını Amerikalılardan/CIA’den alıyorlardı. Yurtdışındaki tek faaliyetleri, Türk büyükelçilerine yerleştirilen böcekleri bulmaktı!
Keza, yurt dışına gönderilen Türk istihbaratçılar CIA adına çalışıyordu. Örneğin 1950’li yıllarda Batum’da çalışan Türk istihbaratçıların hepsi CIA adına görev yapmıştı!
Tüm bunlar bir dönem MAH Başkanlığı yapan Ahmet Salih Korur’un Yassıada Mahkemeleri’nde verdiği ifadeyle ortaya çıktı.
Acıdır, aynı duruşmalarda MAH’a aylık olarak; ABD’nin 100 bin, İngilizler’in 30 bin, Fransızlar’ın 7 bin ve İtalyanlar’ın 4 bin lira verdiği belgelendi.
Başbakan Menderes mahkemede öğrendi ki, Amerikalılar’ın maaş verdiği MAH mensupları kendisini de dinlemişti.
“Telefoncu Ayten”
Başbakan Menderes’i dinleyen başkaları da vardı: “Telefoncu Ayten”!
İzmir şehirlerarası telefon memuresi Ayten Aktuna, Yassıada’daki duruşmalarda büyük rahatlık içinde Başbakan Menderes’in telefon konuşmalarını anlattı. Örneğin Menderes’in İzmir’deki “Demokrat İzmir” gazetesinin yakılmasıyla ilgili nasıl yönlendirici olduğunu söyledi.
Sadece siyasal olayları anlatmadı; Menderes’in özel hayatından da bahsetti.
O günlerde de aynı bugün olduğu gibi, Ayten Aktuna’nın anlattığı özel konuşmalar gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlandı.
Adı, “Telefoncu Ayten” oldu!
Herkesin merak ettiğini mahkeme başkanı da sordu; “Kızım sen bu kadar bilgiyi nereden biliyorsun?”
PTT memuresi Ayten yanıtladı:
“Efendim, mühim konuşmaları kesilmemesi için dinleriz. Çünkü bir başkası araya girebilir. Hat kesilebilir. Konuşma aksarsa bizden şikayetçi olurlar; bu nedenle dinleriz.”
Gerekçe doğru muydu, bilinmez. “Telefoncu Ayten” için çok iddialar yazıldı çizildi. Sonra unutuldu gitti.
Herkesi dinlemeye meraklı Menderes’in duruşmalarda bir marifeti daha ortaya çıktı: Cezaevine attırdığı kimi gazetecilerin eşlerine yazdığı mektupları okuyup alıkoyuyordu. Mektuplar Başbakanlık’taki özel kasasından çıktı.
Menderes herkesi dinler de, askerler dinlemez mi?
Yassıada’da DP’lilerin kaldığı tüm koğuşlarda dinleyici cihazları vardı. Fakat…
Bir süre sonra kadınlar koğuşundan konuşma sesi gelmemeye başladı. Askerler dinleme cihazlarının bozulduğunu sandılar. Oysa kadınlar birbirleriyle kavga etmişlerdi ve birbirleriyle konuşmuyordu!
Türkiye’de dinleme skandalları yazmakla bitmez: 12 Mart 1971 darbesi öncesi solcuları takip eden MİT mensubu Mahir Kaynak karnına bantladığı teyple tam 61 bant doldurdu! Bant doldukça tuvalete gidip değiştiriyordu…
Ecevit’in telefonu
Dinleme skandallarının en tirajıkomik olanı Bülent Ecevit‘in başına geldi.
CHP Genel Başkanı Bülent
Ecevit’in Meclis’teki odasının telefon numarası 189524 idi.
Bir gün telefon çaldı; grup katibi açtı.
Arayan PTT görevlisiydi: “Telefonunuzun borcunu ödemezseniz kesmek zorunda kalacağız.”
Grup katibi, “Bize ihbarname gelmedi” dedi.
PTT görevlisi, “İhbarnameye gerek yok orası MİT değil mi” deyince gazetelere günlerce konu olacak malzeme çıktı. Tarih: 13 Aralık 1973’tü.
Ecevit Genel Başkan olduktan sonra 22 Haziran 1972’de masasına bu telefon konulmuştu. O kargaşalık günlerinde kimsenin aklına “Bu telefon da nedir?” sorusu gelmemişti.
Telefon MİT’e aitti! O güne kadar 3 bin 607 liralık fatura ödemişlerdi.
Ecevit, “Özgür İnsan” dergisinde “Bantlı Dünya Teorisi” adlı makalesinde, “gizli saklısı olmayan siyasi liderlerin dinlenmesinde sakınca yoktur” diye yazınca, bu Türkiye tarihinin en ilginç dinleme skandalı unutuldu gitti.
Özal’ın yatak odası
İlk böcek ise Turgut Özal’ın Başbakan olduğu 1984’te, Başbakanlık Konutu’ndaki yatak odasında çıktı. Hemen konutta arama yapıldı; kimi saksının içinde kimi tablonun kenarında toplam beş böcek bulundu.
Başbakan Özal, Ecevit gibi tavır gösterdi; böcekleri söktürmedi, gizlisi saklısı yoktu; dinleyebilirlerdi!
Özal kurnazdı; bir daha böceklerin bulunduğu odalarda ve salonda önemli telefon görüşmesi yapmadı.
Kuşkusuz teknolojiye meraklı Özal, sonraki yıllarda dinlemelere merak sardı; yurt dışından getirdiği cihazlarla milletvekillerini dinledi.
Aslında bugün yaşadığımız dinleme skandallarının sebebi de Özal oldu:
16 Haziran 1985’te Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası’na eklediği 7’nci maddeyle, polis istihbaratını MİT gölgesinden çıkardı. Özal’ın takıntısı MİT’in sivilleştirilmesiydi; yapamayınca polis istihbaratını güçlendirdi.
Bugün ise Erdoğan, Cemaatçi polisler nedeniyle istihbaratı MİT gölgesine sokmaya çalışıyor.
Aslında…
Tek istekleri kendi istihbarat birimlerini kurup istedikleri gibi kullanmak; diğeri laf-ı güzaf…
Not: İstihbarat tarihine meraklı olanlar Doğan Yurdakul ile birlikte yazdığımız “Bay Pipo” kitabına bakabilir.

İstihbaratın “güvenilmez fahişesi”
Tarihte en iyi istihbarata sahip üç kurum kabul edilir:
1. İngiliz İmparatorluğu…
2. Katolik Kilisesi…
3. İsviçre Bankaları…
Erdoğan’ın paraları nedeniyle bugünlerde pek adı geçen İsviçre bankalarına şaşırdınız mı? Şaşırmayınız.
Portekiz’de harp akademisi giriş sınavlarında şu soruyu sormak adettendi: “Bayrak mı ticareti izler; ticaret mi bayrağı?”
Roma Ordusu’nun “Frumentarii” adında özel istihbarat subayları vardı ve bu subayların asli görevi en uygun fiyatlı tahılı bulup almaktı.
Avrupa’nın ilk ticari süper gücü olan Venedik’in başarılı olmasında iki temel unsur vardı: Ticaret hırsı ve eşi benzeri görülmeyen bir ekonomik istihbarat toplama organizasyonu!
Venedik’in en önemli ekonomik kozu, Osmanlı’yla ticaret tekelini elinde bulundurmasıydı. Bu ilişki sayesinde Osmanlı “dış istihbaratını” Venedik’e verdi.
Denir ki, Türkler’in Avrupa’da uzun süre elçilikler kurmamaları ve istihbarat toplamakla fazla uğraşmamalarının sebebi, Venedik’ten “istihbarat yardımı” satın almasıdır.
Venedik aslında edindiği istihbaratı isteyene satıyordu. Bu nedenle “güvenilmez fahişe” olarak adlandırıldı.
Osmanlı Devleti’nin kurduğu ilk istihbarat örgütünün adı, “Martolos” idi. Elemanları yabancı dil bilen Yahudiler ve Hıristiyanlardı.
Kurumsal anlamda Osmanlı istihbarat örgütü, İngiliz Büyükelçisi Stratfort Canning‘in çabalarıyla kuruldu! Canning, gizli bir haber alma teşkilatı kurulması için Sadrazam Mustafa Reşid Paşa‘yı ikna etti.
Canning‘in, istihbarat şefi de hazırdı; Civinis Efendi!
Rum Civinis Efendi, Ege’nin güzel adası Mikonos’luydu. Yıllarca St. Peterburg’da yaşadı; sarayda Çariçe’nin özel hizmetçilerinden biri olmayı becerdi. Sarayda görevli bir subayın kızıyla evlendi. Fakat, “şeytana uyup” Çariçe’nin mücevherlerini alarak Rusya’dan kaçtı.
Sonra Anadolu’da görüldü; üzerinde imam kıyafeti vardı! Cami cami dolaşıp vaaz veriyordu.
Civinis Efendi daha sonra, Ege Denizi’nde yatıyla gezen zengin bir İtalyan rolünde ortaya çıktı. Adı, “Comte de Riveroso” idi!
Rum asıllı, Fransızca-İngilizce-Rusça konuşan, kibar-zarif Civinis Efendi herkesin ilgisini çekti.
Canning‘in takdimiyle Sadrazam Mustafa Reşid Paşa ile tanıştı. Hemen “miralay (albay)” yapıldı ve “Osmanlı istihbarat örgütünün” başına geçti.
Kısa zamanda kurduğu ekibine tanınmış tüccarların, paşaların özel hayatlarını izlettirmek oldu; toplattığı dedikoduları rapor haline getirdi. Evet, tek ilgilendiği mahrem hayatlardı.
Kuşkusuz tüm bunlar bir İngiliz entrikasıydı.
Osmanlı sonunda dayanamadı, istihbarat birimini lağvetti. Hayır, dönen dolapları anladığından değil; raporlarda ortaya çıkan mahrem hayatlardan rahatsız olduğu için kapattı.
Yine eski yöntemine döndü; kendi muhbirleriyle yetindi…
1863‘te istihbarat teşkilatı bir kez daha kuruldu. Başına bu kez Ermeni iş çevrelerinin baskısıyla “Baron C” getirildi. Yeni şef, hazırladığı raporu, hem Osmanlı‘ya, hem de el altından Viyana‘ya verdiği ortaya çıkınca kovuldu…
1880’de II. Abdulhamit, Osmanlı’nın ilk organize istihbarat örgütü, “Yıldız İstihbarat Teşkilatı”nı kurdu. Bu istihbarat birimi devlete değil sadece II. Abdulhamit’e hizmet verdi.
Bugün Türkiye’nin gündeminde olan telefon dinlemelerini, II. Abdulhamit o günlerde kökten çözdü:
1881’de ilk telefon hattı; İstanbul Soğukçeşme’deki Telgraf İdaresi ile Yeni Camii Postanesi arasına; ikincisi ise Posta Telgraf Nazırı ile
Telgraf Fabrikası Müdürü arasına çekildi.
II. Abdulhamit, ihtilalciler telefonla haberleşebilir diye telefonu yasakladı.
Osmanlı’nın, özellikle dışa dönük milli istihbarat örgütü 17 Kasım 1913’te “Teşkilatı Mahsusa”nın kurulmasıyla gerçekleşti. Said-i Nursi’den Mehmet Akif Ersoy’a kadar yakın tarihimizin birçok siması Teşkilatı Mahsusa’da çalıştı.
Bu teşkilatın elemanları ulusal Kurtuluş Savaşı’nda da görev yaptı. Felah Grubu içindeki Hat Başçavuş Hacı Mümtaz gibi yurtseverler Anadoluhisarı’nda “Telsiz Dinleme Merkezi” kurdu; işgal ordularının telsizlerini dinleyip Ankara’ya bildirdiler.
Tarih gösteriyor ki, istihbarat ne zaman milli bir kimliğe bürünürse ülke için görev yapıyor. Diğer türlüsünde yabancı istihbarat örgütlerinin oyuncağı oluyor.


Thursday, February 27, 2014

Washington eş zamanlı olarak üç yönetimi devirebilir mi?



Yazdır E-posta

Perşembe, 27 Şubat 2014 11:53
Thierry Meyssan

Bir devletin gücü, kendi sınırlarını koruma yeteneğine ve bir ya da birden fazla cepheye saldırı düzenleyebilme kapasitesine göre ölçülür. Konuya bu bağlamda bakacak olursak, Washington’un ilk defa, eş zamanlı olarak, üç yönetimi devirme girişiminde bulunduğu anlaşılıyor: Suriye, Ukrayna ve Venezuela hükümetleri. Washington bu yönetimleri devirme girişiminde başarılı olursa, artık hiçbir devletin karşı duracak gücü olmayacak.
2011’de Libya ve Suriye’yi aynı zamanda bombalamada başarısızlık yaşayan Washington şimdilerde yeni bir güç gösterisinde bulunuyor: Dünya’nın farklı bölgelerinde bulunan ülkelerde eş zamanlı olarak rejim değişiklikleri organize ediyor. Suriye (CentCom), Ukrayna (EUCom) ve Venezuela (SouthCom).
ABD Başkanı Obama, bu rejim değişikliklerini gerçekleştirmek amacıyla neredeyse bütün Milli Güvenlik Konseyi ekibini seferber etmiştir.
Bu ekipte yer alıp, seferber edilenlerin başında Güvenlik Danışmanı Susan Rice ve ABD’nin Birleşmiş Milletler nezdinde Büyükelçisi Samatha Power geliyorlar. Bu her iki kadın “demokratik” söylemin şampiyonudurlar. Soykırım olaylarını önlemek gerekçesiyle uzun yıllardan beri ABD’nin başka devletlerin içişlerine karışma konusunu savunmada uzmanlaşmışlardır. Ancak, masum görünen bu soykırım olaylarını önleme söyleminin ardında, Samatha Power’in Şam kenti varoşlarından birisi olan Guta’daki (El Ghutah) kimyasal silahlarla saldırı olayı krizi sırasında gösterdiği gibi, ABD’li olmayan insanların hayatıyla adeta alay etmek olduğu anlaşılıyor. Suriye yetkililerin bu konuda masumiyetini çok iyi bilen Büyükelçi Power eşiyle birlikte Charlie Chaplin onuruna düzenlenen sinema festivaline katılmak üzere Avrupa’ya seyahate çıktığı sırada, ABD yönetimi Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ı insanlığa karşı işlenen bu suçtan sorumlu olduğunu ilan etti.
Bir de bölgesel sorumlulukları olan üç yetkili var: Philip Gordon (Ortadoğu ve Kuzey Afrika), Karen Donfried (Avrupa ve Avrasya) ve Ricardo Zuniga (Latin Amerika).
  • Philip Gordon (Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkazy’nin şahsi dostu ve tercümanı) Filistin sorununa ABD’nin öngördüğü şekilde çözüm yolu bulununcaya kadar Cenevre-2 Barış Konferansının sabote edilme işlerini organize etti. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Konferansın ikinci seansında yaptığı konuşmasında barıştan söz ederken, Philip Gordon yeni saldırılar düzenlemek amacıyla, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye istihbarat servis şefleriyle Washington’da bir toplantı düzenliyordu. Komplo düzenleyiciler, aralarında askeri eğitim alan 1000 kişinin bulunduğu, zırhlı araçları kullanmak ve Şam kentini ele geçirmek üzere 13000’den kişiden oluşan güçlü bir orduyu toplama hesabını yapıyorlardı. Riskli görülen sorun; 13000’den kişiden oluşan bu askeri gücün başkent Şam’a varmadan önce Suriye Ordusu tarafından tarumar edilme ihtimali. Ancak, daha sonra İsrail’e karşı bir saldırılarda kullanma ihtimaline karşı uçaksavarların uygun bir şekilde dağılımı olmaksızın savunma hattının nasıl olacağı konusunda anlaşmaya varamadılar.
  • Karen Donfried Avrupa konularından uzman eski bir istihbarat subayıdır. Donfried uzun süre Berlin’de Almanya Marshal Fonu’nu yönetmiştir. Bugün ise Washington’un Ukrayna’ya müdahalesini maskelemek üzere Avrupa Birliği faaliyetlerini manipüle ediyor. Karen Donfried, Büyükelçi Victoria Nuland’ın bir konuşma kaydının internet ortamına düşmesine rağmen, Kiev’deki muhalefet güçlerinin Avrupa Birliğine katılmak istedikleri ve ülkelerine demokrasi gelmesi için savaşım verdikleri konusunda Avrupa Birliği yetkililerini ikna etmede başarılı oldu. Ancak, Maidan alanında (Kiev’deki gösterilerin yapıldığı meydan) bulunan isyancıların yarısından çoğu Nazi Partisi üyesi olup, Stephan Bandera işbirlikçilerinin portrelerini taşıyorlar (Bandera; Sovyetler Birliği döneminde Ukrayna milliyetçiliğinin sembol ismi, ikinci Dünya Savaşı sırasında ve sonraki dönemin muhalif liderlerinden birisi)

  • Ricardo Zuniga, General Lopez Arellano lehine olacak şekilde 1963-1972 dönemi silahlı ayaklanma olaylarını organize eden Honduras Milliyetçi Partisiyle aynı adı taşıyan parti başkanının torunu. Zuniga, Fidel Castro’ya karşı muhalefeti örgütlemek üzere ajan istihdam ettiği ve finansman sağladığı Havana’daki CIA istasyon şefliğini yönetti. Stalinistçi olduğuna dair suçlama getirmek suretiyle Venezuela Cumhurbaşkanı Nicolas Madura’yı devirmek üzere Venezuela Troçkist aşırı solunu harekete geçirdi.
Bütün operasyonlar Dan Rhodes’in liderlik şemsiyesi altında birleştirilerek yönetiliyor. Propaganda konuları uzmanı Rhodes, ABD Başkanlığına sunulacak Araştırma Komisyonu Raporunu yazarak, raporun 11 Eylül 2001 resmi versiyonunu tekrar kaleme almıştır. Rodes, yalnızca 11 Eylül saldırıları insanların hafızasında kalacak şekilde, ABD’ye vurulan bu darbenin toplum üzerindeki diğer her türlü izlerini yok etmede başarılı oldu (iktidara sabah saat 10’a doğru George W. Bush iktidar olma gücü sabah saat 10’da elinden alınmış ve gün akşam olunca tekrar görev başına gelmiştir. Hükümet kabinesi ve kongrenin bütün üyeleri, “güvenlikleri sağlanmak üzere” sığınaklara alınmıştı).
Her üç durumda da ABD söylemi üç prensibe dayanıyor: Hükümetleri kendi vatandaşlarını öldürmekle suçlamak, muhalefet güçlerine “demokratik” olma niteliğini kazandırmak, “katillere” karşı yaptırım uygulama önlemleri almak ve nihayetinde hükümete karşı darbe düzenlemek.
Sosyal hareketler her defasında karşıt kamplarının birbirlerini şiddet uygulamakla suçladığı barışçı muhalefetine katılanların öldürüldüğü gösteri olaylarıyla başlıyor. ABD ve NATO özel güçleri bina çatılarına yerleştiriliyor ve duruma göre gösteri yapan kalabalık ya da polis üzerine ateş ediliyor. Bu hafta Suriye’nin Derea şehrinde, Ukrayna’nın başkenti Kiev’de ve Venezuela başkenti Karakas’ta aynı gelişmeler yaşandı. Bir şansızlık eseri olsa gerek, biri muhalif, diğeri ise hükümet yanlısı olmak üzere öldürülen iki kişi üzerinde yapılan otopside aynı silah ile ateş edildiği tespit edildi.
Muhalif güçlerini demokratik olarak nitelendirmek basit bir söylem oyunundan ibarettir. Suriye’de harekete geçirilen tekfirciler dünyanın en kötü diktatörlük yönetimi olan Suudi Arabistan tarafından destekleniyor. Ukrayna’da Avrupa yanlısı olmada samimi bir kısım insanlar çok sayıda Nazilerin kuşatması altında. Venezuele’da iyi aile çocuklarından oluşan Troçkist gençlerin etrafı işveren milisleriyle sarılı. ABD’de sahte muhalif John McCain gerçek ya da oluşturulan yerel sahte muhalefete destek vermesiyle karşımıza çıkıyor.
Muhalefet güçlerine destek vermek Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) görevi oluyor. ABD’nin bu devlet kurumu, Hükümet Dışı Organizasyon (NGO) sahte sıfatıyla Kongre’den finansman alıp, faaliyet gösteriyor. Bu vakıf Kanada, İngiltere ve Avustralya ile işbirliği halinde Ronald Reagan döneminde kurulmuştu. Bu vakfın yönetim işleri neo-muhafazakâr Carl Gershman ve NATO’nun eski Başkomutanı ve daha sonra Dışişleri Bakanı General Alexander Haig’ın kızı Barbara Haig eliyle yürütülüyor. Sözde “Muhalif” Senatör John McCain’i göreve çağıran Ulusal Demokrasi Vakfıdır (aslında ABD Dışişleri Bakanlığı). Bu kurumun faaliyetlerine, NATO tarafından finansmanı sağlanan “Hükümet Dışı Organizasyon” (Sivil Toplum Örgütü) olan Albert Einstein Enstitüsünün faaliyetlerini de ilave etmek gerekiyor. Bu Enstitü Gene Sharp tarafında kurulmuş olup, esas olarak iki temel üs olan Sırbistan (Canvas) ve Katar (Değişim Akademisi) olmak üzere profesyonel ajitatörler yetiştirmiştir. Susan Rice ve Samantha Power, şiddet uygulamalarından baş sorumlu olmalarına rağmen, uygulanmak istenen yaptırımlar  - yakında nöbet değiştirecek olan Avrupa Birliği – tarafından durdurulma arifesinde çılgına dönüyorlar. Geriye darbe düzenleme faaliyetinde başarılı olmak ihtimali kalıyor. Emin olmak için uzak bir ihtimal.
Washington bu tarz faaliyetlerde bulunarak hala da dünyanın efendisi olduğunu göstermeye çalışıyor. Bu konumundan daha da emin olmak için Soçi Kış Olimpiyat Oyunlarının yapıldığı dönemde Ukrayna ve Venezuela’da operasyonlar düzenledi. Washington, Rusya’nın İslamcı saldırılarla olimpiyat oyunları bayramında huzurunun kaçmaması kaygısıyla yerinde kımıldamayacağından gayet emindi. Ancak Soçi Olimpiyat Oyunları bu hafta sona erdi. Bundan itibaren oynama sırası Moskova’da.

Kaynak: http://www.voltairenet.org/article182258.html

Sunday, February 23, 2014

Yüzleşme

 
Gökçer Tahincioğlu

23.02.2014
Kadının beyanı
Siyaset ve erkek yargı ‘hak etmiş’ kadınları duymadı bugüne kadar.... Ve Kabataş’tan çıkan
bir tartışma aksini savunurken güya, aslında görünmez kılıyor beyanları... ‘Beyan esastır’ diye haykırmış binlerce kişi oturtulurken hiç uğramadıkları bir yerdeki olaydan dolayı ‘tacizci’ diye hedefe...

- Aileleri, “milli ve manevi değerleri öğrensin” diyerek o vakfa gönderdiklerinde henüz 13 yaşındaydı. Vakıftaki “amcanın” bilgisayarda gösterdiği çıplak insanların fotoğraflarına bakarken henüz vakfa geleli birkaç ay olmuştu. Aynı “amcanın” ellerini bedeninde hissetmesinden büyük rahatsızlık duyduğunu çocuk aklıyla anlaması da çok sürmedi. Bir süre, hem iyi okumasını hem de burs almasını isteyen ve bu nedenle kendisini vakfa gönderen ailesine söyleyemedi. Neden bir gün, bu memlekette kadın olmanın anlamını çok önce anlamış annesi gariplikleri fark ettiğinde, anlatıverdi. Çorum’da bomba gibi patladı iddia. Küçük çocuk apar topar Adli Tıp’ın önüne çıkartıldı. Önünde daha önce görmediği kadar “büyük adam ve kadınlar”, önlerinde notlar, sordular. Anlattı. Rapor henüz yoldayken, daha önce aynı vakfa gitmiş ablası da heybesindekileri çıkarttı. Aynı ellerin yaptıklarına o da maruz kalmıştı. Artık iki ayrı dava vardı. Artık evlenip barklanmış ablaya yapılanlar nasıl açığa çıkacaktı? Çıkmadı. Birkaç celse sonra beraat kararı eve yollandı. Adli Tıp’tan gelen rapor ise işleri zorlaştırdı. Küçük kızın beden ve ruh sağlığı bozulmuştu nedense. Ve yasalara göre, 15 yıldan az olmamak üzere hapis cezası verilmeliydi kızı bu duruma düşürenlere. Mahkeme kıyamadı. “Beden ve ruh sağlığını, istismarın mı yoksa ulusal basındaki haberlerin mi bozduğu anlaşılmadı, şüpheden sanık yararlanır” diyerek, kuş kadar cezayla sanığı evine yolladı.

- Karnı ağrıdığında, belli belirsiz kelimelerin uçuştuğu zihninden yine fazla kaçırdığını düşündü abur cuburu. Ağrıları dayanılmaz hale geldiğinde saklayamadı artık ailesinden. Bingöl’ün bir garip ilçesinde, zihinsel engelli bir garip kız çocuğu. Annesi, abur cuburdan değil gebelikten olduğunu anladığında, hemen hastaneye götürdü yavrusunu. 5 aylık bebek, çocuğun bedeninde kesiyordu bütün soluğunu. Savcılık devreye girdi öyle ciddi. Sorguladığında küçük kızı, rızasını da hemen anlayıverdi. Takipsizlik kararında şöyle denildi:
“Sonuç olarak somut olayda akıl ve ruh sağlığı bakımından kendisini savunamayacak durumda olduğu ve cinsel saldırıya uğradığı yönünde delil bulunmayan müştekinin hamile kaldığı olayda rıza hukuka uygunluk sebebinin bulunduğu bu suretle yetişkin olan müştekinin rızasına üstünlük tanınmasının gerekeceği kanaati ile kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.”

- Kendini güvende hissetmiyordu. Yaşadığı onca güçlükten sonra, güç bela girdiği işyerinde bir de işyerini dolandırmakla suçlanıyordu. Emniyette öylece beklerken odaya çağrıldı. İstanbul’un orta yerinde, güpegündüz, bir emniyet amirliğinin bir ıssız odasında kimselerin inanmadığı o olay başına geldi. O ıssız oda, aslında o kadar da ıssız değildi. 3 kişinin elleri vücudunda gezinirken kirlice, garip garip, sırıtarak izleyenler de güvenmesi gerekenlerdi. Susmadı, anlattı başından geçenleri. Bedenindeki o kirli ellerin izlerinin ve o bebeğin bedelini birileri ödemeliydi. Cenini aldırmak istediğini söyleyip, “devlet bakar” yanıtı aldığında sadece kendisinin ödeyeceğini de anladı bedeli. Ne beyanına bakıldı, ne rapor istendi. Takipsizlik kararı eline tutuşturuluverdi.

- İskenderun’da o güzelim 21 Mart günü sokağa çıktıklarında henüz lisedelerdi. Yanan lastiklerin üzerinden atlarken ne de gülmüşlerdi. Baharı karşılamayı bile bilemeyen bir memlekette işler çığırından çıktığında, ilk yakalananlar elbette ki kaçmayı aklına bile getirmeyenlerdi. Ama mademki bu devletin varlığına kastettiler, en ağır cezayı hak etmişlerdi. Mahkemeyi ya da savcılığı beklemek de gereksizdi. Cezaevinde anlatabildiler gözaltındaki o tacizleri, vücutlarındaki o karanlık işkence izlerini. Defalarca doktor muayeneleri, izin vermemeler, iptal kararları sonrası birkaç sanık bulunabildi. Mahkeme, ardı ardına yeni raporlar istedi. Önce Çapa’dan geldi rapor, “işkence sonrası travma ve stres bozukluğuydu” tespiti. Kızların kabuslarını bile anlatmaları aslında yeterdi. Adli Tıp’a yetmedi. Bekaret kontrolünü kabul etmemeleri, tecavüze uğramadıklarının deliliydi. AİHM, mahkum ettiğinde Türkiye’yi, kimse o ayıpları üzerine bile alınmak istemedi.

- Mardin’de 2002’de kuryelik yaptığı iddiasıyla gözaltına alınıp işkence gördüğünde, en çok kocasının önünde çırılçıplak soyulmasına içerledi. 11 yıl sürdü hukuk mücadelesi. Mahkeme, işkencenin kanıtlandığını karar altına almasına rağmen, “kötü muamele” suçundan takdir indirimi de yaparak 10 ay ceza verip, sanıkların sabıkasız oluşu ve bir daha suç işlemeyecekleri intibası uyandırmaları gerekçesiyle hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına hükmediverdi. Gözaltında, copla tecavüze uğradığını iddia ettiğinde, o çok değerli Adli Tıp, makattaki yırtığı tespit etmişti. Ancak yanına şu yorumu da ekledi: “Makattaki yara yabancı cismin sokulması ya da kabızlık gibi bünyesel bir nedenden kaynaklanmış olabilir.” Mahkeme de elbette Adli Tıp’a itibar edip, cezaya tecavüzü hiç eklemeyecekti.

“Beyan” turnusolü
Siyaset ve erkek yargı “hak etmiş” kadınları duymadı bugüne kadar.
Ve Kabataş’tan çıkan bir tartışma aksini savunurken güya, aslında görünmez kılıyor beyanları.
“Beyan esastır” diye haykırmış binlerce kişi oturtulurken hiç uğramadıkları bir yerdeki olaydan dolayı “tacizci” diye hedefe, kocaman bir gürültüyle, bugüne kadar kadından bir kez olsun söz etmemiş kalabalıklar sıralıyorlar ardı ardına kavramları.
“Beyan esastır” ve bir soruşturma gerekliliğidir.
Raporların hemen alınmasına da gerek yok, yıllar sonra da verilse bir psikolojik rapor, önemsenmesi gerekir.
Ve beyanla ilgili tutarlılık, gerçekle örtüşmesi gibi bütün kriterler de çok nettir.
Ama mademki ne denirse densin beyan her koşulda yeterli diyebiliyor bugüne kadar bir kez olsun itiraz etmemiş olanlar.
Akrep aracında 15-16 yaşındaki kızlara karşı yazılan “destanlarla” ilgili beyanlara da şöyle en azından bir göz ucuyla bakmaları gerekir.
 

Thursday, February 20, 2014

Vintage Photographs of Australian Children

Australian children, happy and sad, in good times and bad. These photographs are from the collections of the State Library of New South Wales.

Schoolchildren line up for free issue of soup and a slice of bread in the Depression, Belmore North Public School, Sydney, 2 August 1934

Fort Street schoolboys being shown rabbit fur felt hat-making, 1927

Uniformed Sydney Girl's High School girls singing near 2GB microphone, 1930s

Gaymour-Ackerman wedding at Penshurst, Sydney, 1936

Two young schoolboys wave their flags, 1934

On the see-saw at kindergarten, Alexandria, Sydney, 1934

School on Maidenhead Station - Bonshaw, NSW

Scrub School - Tenterfield area, NSW, 1923

Children's Day, Royal Easter Show, Sydney, 1935 

Children's Day, free milk straight from the cow! Royal Easter Show, Sydney, c.1930s

Anzac Day, 25 April 1917, Belubula School

Views in Sydney and New South Wales, 1930-40

Boy with pigeons at [Circular] Quay, Sydney, 1935

Child performers, Sydney, c. 1930s

 Child performers, Sydney Showground, c. 1920s-30s

Child performers, c. 1920s-30s

Patriotic concert, WW II

Cary Bay Zoo, Lake Macquarie, NSW, 1954

Adelaide Boys' Band at Koala Park, 15 January 1937

Cats' food didn't come out of a can and it was nothing but the best fish - Pt Perpendicular, c 1936

Bow Wow Parade (taken for Acme Theatres), 1946

Little cowboy on horse, 1935

Margaret Shaffhauser with bull terrier dog at the Canine Association Show, 3 Nov 1934

Study of a small girl with a prize Scottish terrier dog, c. 1935

Study of a girl with ringlets teaching her dog to sit up, 1930s

Baby elephant, Taronga Zoo, ca. 1925-ca. 1945

Kangaroo & girls, ca. 1925-ca. 1945

Santa Claus, Grace Bros, Broadway, Sydney, 27 November 1946

Christmas party at works, 1937

Kids with their presents, ca. 1934

Methodist Mission's Christmas visit to poor, Woolloomooloo, 1938

Brownie (Muriel Long) with bicycle decorated for street procession - Deniliquin, NSW

 Methodist Mission's Christmas visit to poor, Woolloomooloo, 1938

RPA Hospital Christmas, December 1944

Royal Prince Alfred Hospital Christmas tree and party, Matron Dunn, 1940

Radio station 2CH's Children's Christmas party, Trocadero, Sydney, 1936

Norland Nursing Home Christmas tree, 1939

Santa Claus and children at the I.O.O.F. Christmas party, Bexley, 22 Dec 1934

Four unemployed men of Randwick and Coogee with toy wooden aeroplanes made for Christmas 1934, 18 Dec 1934

Children's Christmas party and Christmas tree, St. Anthony's House, Croydon, 15 Dec 1934

Lucky customers, 25 December 1934

Santa in a jalopy

Children in Sydney slums, mainly Surry Hills, Woolloomooloo, Redfern, 1949

Children in Hills Reserve (Frog Hollow),Surry Hills, 1949

Fancy dress Christmas party

Man and boys at the NSW-Victoria 2nd XI cricket, 1937

Armistice at the Cenotaph, Martin Place, Sydney, 1934

Armistice at the Cenotaph, Martin Place, Sydney, 1934 

Bridesmaid and two flowergirls enter the church, St. Marks, Darling Point, c. 1930s

Spectators on the lawn of Government House view the arrival of the first Royal Australian Navy, Sydney, Oct 1913

Perier family in de Dion voiturette, c.1903