Friday, May 23, 2014

Girolamo Savonarola

İtalyan vaizi (Ferrara 1452-Floransa 1498). 1475’e doğru Bologna’da dominiken tarikatına girdi; coşkunluğu, sertliği ve kötümserliğiyle dikkati çekti. Kilisede reform yapmak istiyordu. Sert vaızlan, Siena, Floransa (1482-1487), Ferrara, Brescia ve Cenova’da pek ilgi uyandırmadı. 1490’da Flöransa’ya döndü. 1491’de San Marco manastırı başrahibi oldu ve kısa zamanda halk tarafından tutuldu. önceden bildirdiği olaylar kısa zamanda gerçekleşiyordu; böylece cesareti ve ünü arttı; sanat zevkiyle ve gelip geçici şeylerle mücadele etti. Lorenzo de Medici, tam bir bezginliğe kapılmış olduğu için Savona-rola’nın ataklık ve sataşmalarına karşı koymağa kalkışmadı. Savonarola ise yeni bir Kurus’un geleceğini, İtalya’yı bir baştan bir başa geçerek düzene sokacağını öne sürüyordu. Fransız istilâsı ve Charles VlII’in Flo-ransa’ya gösterişli bir şekilde girişi bu tehdit dolu kehanetleri doğrular gibi oldu. Çaresizliğe düşen Floransa senyörlüğü, Sa-vonarola’nm siyasete karışmasına ses çıkarmadı; sonra ona akıl danıştı; ardından, emirlerine kayıtsız şartsız boyun eğdi. 1494-1498 Arasında Savonarola gerçek bir diktatör haline geldi. Siyasî fikirleri, ahlâkî ve dinî reform tasarılarına bağlıydı. Zorbalığa karşı olan Savonarola, Medici’lerin aleyhinde bulunuyor ve demokratik bir yönetim istiyordu. Ancak, kararsız ve gürültücü halk meclislerinden çekiniyordu. Birkaç ay içinde anayasa, adalet ve vergi düzeninde değişiklik yaptı, bir genel af ilân etti. Tasarıları gerçekleşebilecek nitelikteydi, ama fanatik yaratılışı yüzünden aşırı tedbirler aldı. Törelere yeni bir düzen verme kaygısının (kıyafet reformu, dindışı oyunların ve bayramların yasaklanması, tefecilikle mücadele v.b.) sebebi budur. Floransa bu tedbirlere kolaylıkla boyun eğdi: bazı kadınlar mücevherlerinden vaz geçtiler, bir kısım sanatçılar onun sanatla bağdaşmayan görüşlerini benimsedi (Savonarola bazı değerli tabloları, elyazmalarını, önemli eserleri yaktırdı); kiliseler doldu, ama aşırılığa kaçan bu reformun sürekli olmasına imkân yoktu. Uzlaşmazlığını gitgide artıran Savonarola yolsuzlukları ortaya çıkarmak ve ailelerde casusluk yapmak üzere küçük çocuklardan yararlanmaya bile kalktı. Kamuoyu ikiye bölündü. «Arribbiati»ler («kudurganlar») Savonarola taraftarları «Piagnoni»lerle («ağlayıcılar») mücadeleye başladı. Savonarola ise en şiddetli tedbir ve müeyyideleri kullanıyor, işkence ve ölüm cezaları istiyor; yeni felâketlerin gerçekleşeceğini ilân ediyordu. Papalık, Fransa kralının dostu olan Savona-rola’ya karşı tedbir almakta tereddüt ediyordu. Savonarola, saldırılarında kiliseyi hedef almaktan da çekinmedi. Charles VII İtalya’yı terkedince, papa Alexander VI, Sa-vonarola’yı Roma’ya gelerek kehanetleri konusunda açıklamalarda bulunmaya çağırdı (1495), sonra da vaiz vermesini yasakladı. Savonarola bu emri hiç bir zaman dinlemedi ve gitgide şiddetini artırdı. 1497’de afaroz edilince, Bütün Hıristiyanlara Mektup adiyle yayımladığı mektubunda Papalığa karşı açıkça baş kaldırdı; hattâ Papalığı yargılamak üzere bir genel konsil toplama yollarını aradı. Ama Floransa’da gözden düşmeye başlamıştı; düşmanlarının sayısı artıyordu. Savonarola’ya açıkça saldıranlar Fransiskenlerin safında toplandı. Savonarola tabiatüstü bir görevi olduğunu söyleyerek düşmanlarına karşı çıktı ve kendisini ateşle denemelerini istedi. Sözü ciddiye alınınca denemeden kaçındı ve yerine tarikatından bir başka rahip göndermeye karar verdi. Bunun üzerine halk isyan etti; Savonarola hapse atıldı, idama mahkûm oldu ve iki taraftarı ile asıldı. Cesedi yakıldı; külleri Arno nehrine döküldü (1498).

Savonarola ile ilgili çeşitli yargılar ileri sürülmüştür. Bazılarına göre bir hürriyet şehidi; bir reform öncüsüydü. Savonarola kiliseden ayrılmayı hiç bir zaman düşünmedi; kilisenin dogmasına hiç bir zaman saldırmadı. Ahlâk bakımından kusursuzdu, ama dengesiz tutumuyle garipliklere ve kendini beğenmişliğe düştü.

Wednesday, May 21, 2014

Lev Troçki

1879 yılında doğan Lev Troçki, SSCB döneminin ilk yıllarında Lenin tarafından kızıl ordu komutanlığının başına geçmiş yahudi kökenli Ukrayna’lı bolşeviktir. Öğrenciliği sırasında sosyal demokrat çevrelerle temasa geçti ve devrimci gruplara dahil olarak Marksizm görüşünü benimsedi. SSCB’nin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır.
Leon Trotsky Gençliği
Lenin’in ölümünden sonra Stalin‘in iktidar koltuğuna oturmasıyla birlikte Troçki için tehlike çanları başladı. Stalin kendisine karşı olanları tek tek öldürerek temizlerken Troçki’de bundan nasibini almıştır. 1929 yılında SSCB’ye karşı yasa dışı parti kurmak ve devrimci görüşüyle sovyetlerden sürgün edildi. 1929-1933 yılları arasında İstanbul‘da yaşadı. İstanbul’dan ayrıldıktan sonra 2 yıl Fransa‘da ikamet etti. Bu arada 1932 yılıında Stalin’in emriyle Sovyet vatandaşlığından çıkarıldı. 1937 yılında Meksika‘ya sığındı.
1940 yılında NKVD ajanı olan Ramón Mercader adlı Stalinist bir İspanyalı, gazeteci kılığında, röportaj yapmak bahanesiyle Troçki’nin kaldığı eve gitti. Fırsat bulunca başına buz kırmak için kullanılan bir çekiçle başına vurarak ağır şekilde yaraladı. Troçki saldırganla boğuştuğu sırada odaya giren Troçki’nin korumaları Mercader’e saldırdı. Troçki korumalarına “Onu öldürmeyin, bu adamın anlatacak bir hikâyesi var.” diye seslendi. Aldığı yaranın etkisiyle Troçki ertesi gün öldü. Ölümünden önce iki kez bilinci yerine geldi, ilkinde eşine “Burjuva basına iyi malzeme olduk” diyerek ölümle yüz yüze geldiği bir anda cesaretini yitirmediğini gösterdi. Bir sonraki bilincin geri gelişi ise son sözlerini sarf etmesini sağladı. Bu sözler: “Dördüncü Enternasyonal’in zaferinden eminim” olmuştur.
Leon Trotsky ve Eşi Natalia Sedova
Cinayetten kısa bir süre sonra Joseph Stalin, Mercader’in annesi Caridad’a operasyondaki payı için Lenin Nişanı vermiştir. 1961′de Sovyetler Birliği’ne taşınan Mercader, dönemin KGB başkanı Alexander Shelepin tarafından Sovyetler Birliği Kahramanı madalyası almıştır. (Wiki)
Troçki ve Amerikan Yoldaşlar – 1940
Troçki’yi Öldüren Ramon Mercader ve Buz Baltası
Hayatı Boyunca Orak ve Çekiç Simgeli Komünizmin Savunucusu Olan Troçki,
 1940 Yılında Başına Aldığı Çekiç Darbesiyle Öldürülmüş ve Ceseti Yakılarak
Külleri Meksika Coyoacan’daki Mezarına Gömülmüştür.

Sunday, May 18, 2014

Yasımız İsyan, Soma!

Tarihin en hızlı çözülen planlı cinayeti: Soma Holding, AKP’yi seçim kömürüyle besleme karşılığında yüzlerce işçiyi katletme “ruhsat”ı almış. Katillerin yasına da timsahların gözyaşlarına da ihtiyacımız yok. Biz yasımızı tutuyoruz zaten. Yas değil, isyan vakti! Faşizmi grizu gibi patlatıp başlarına yıkmazsak ah olsun bize!
 Nefesimiz kesiliyor. Sözün gerçek anlamında…
Bir kavun deposunda boylu boyunca yatan ölülerimiz, bir kamyonun kasasında istiflenmiş tabutlarımız, bir sedyeyi kirleten ayaklarımız…
Takım elbiseleriyle onlar, polis ve jandarma kordonunun korumasında, muhtemelen rüşvet gelmiş takım elbiselerini bile kirletmeye kıyamadan…
*
Tarihin en hızlı çözülen planlı cinayeti: Soma Holding, AKP’yi seçim kömürüyle besleme karşılığında yüzlerce işçiyi katletme “ruhsat”ı almış. Emin olabiliriz, kömürlere ayakkabı kutuları, pahalı saatler eşlik etmiş. Soma’daki emniyet önlemleri için yapılan başvuruyu AKP’nin can havliyle reddetmesi de bu yüzden.
Böylece %90′ı taşeron, bir kısmı çocuk olmak üzere yüz-ler-ce işçi, çoğu karbonmonoksit zehirlenmesinden olmak üzere, “tatlı tatlı” ölmüş.
Başbakan üzülmüş. Nasıl üzülmesin, bir ayakkabı kutusu madeni çöktü.
*
"Evimin gün batısı yas yurdu, kan madeni Taşsız, kefensiz, mezarsız, toprak kusmuş ölüler Çıkıp buzhanelerden yapışmış ensenize Cenaze marşınızı okumaktalar size"*
Evimin gün batısı yas yurdu, kan madeni
Taşsız, kefensiz, mezarsız, toprak kusmuş ölüler
Çıkıp buzhanelerden yapışmış ensenize
Cenaze marşınızı okumaktalar size“ *
Dünyadaki en büyük maden “kaza”sı ve dünyanın ikinci en büyük sanayi katliamı, devrim öncesi Çin’de 1942′de gerçekleşti. Bu kazada Benxhiu Kömür Madeni’nde 1549 işçi hayatını kaybetti. O sırada Çin’i işgal altında tutan Japon emperyalizmi çekildikten sonra işçiler madene el koydu. Ölenlerin 31’i Japon, gerisi Çinliydi ve Japonlar ilk ölü sayısını 34 olarak bildirdi. Sadece kendi ölülerini saymış olmalılar! Alçaklığın evrensel tarihi bunu da yazmalı.
Üstelik yalnızca evrensel değil sürekli bir alçaklık bu: Manisa Belediye Başkanı, Soma’da en az 157 işçinin öldüğünü açıkladıktan saatler sonra bile “ulusal” TV kanallarının birçoğu ölülerimizin sayısını 17 diye bildiriyordu… Çin’deki kazayla ilgili ilk gazete haberleri yalnızca 40 sözcüktü ve Japonlar, madencilerin yakınları gelmesin diye bölgeyi elektrikli tellerle çevrelemişti; Soma’ya TOMA’lar, jandarmalar gönderildi… Japonlar madeni tamamen boşaltmadan mühürledi, savaş sonrası Sovyetler olayı soruşturduğunda, ölümlerin çoğunun karbon monoksitten olduğu anlaşıldı… (Kaynaklar: [1], [2]) [Bu yazı yayımlandıktan sonra Başbakan bu olaydan bahsederek  "Bunlar olağan şeylerdir" dedi. Japon emperyalizminin Çin'de yaptığı açık bir katliamı örnek göstermesi suçunu ikrar değilse nedir?]
*
soma
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…“ *
Soma’da hangi ihmallerin kaç yüz kişiyi öldürdüğünü elbet öğreneceğiz. Kayıplarımız için 600′lü rakamlar telaffuz edilmeye başladı bile. Görünen o ki, 50 yılın en büyük kitlesel işçi katliamıyla karşı karşıyayız.
Diri diri yakılan, boğulan, gömülen yüzlerce işçi…
Şimdi “ulusal yas”tan bahsediyorlar. Kendilerini korumak, eylemleri engellemek için bu kararı almak zorunda kaldıkları aşikar. Zaten Soma protestolarına saldırarak cinayeti üstlendiler.
Katillerin yasına da timsahların gözyaşlarına da ihtiyacımız yok. Biz yasımızı tutuyoruz zaten.
Yas değil, isyan vakti!
Faşizmi grizu gibi patlatıp başlarına yıkmazsak ah olsun bize!

Wednesday, May 7, 2014

Reyhanlı Davası’nda verkaç: Duruşmaya günler kala dosya yeniden Adana’ya!

İlk duruşması skandallarla geçen ve Antakya’ya iletilen Reyhanlı Katliamı Davası’nda, Antakya 1. Ağır Ceza Mahkemesi ikinci duruşmaya sayılı günler kala dosyayı “yetkisizlik” gerekçesiyle yeniden Adana’ya gönderdi
reyhanli-feryatHatay Reyhanlı’da 11 Mayıs 2013’te 53 kişinin yaşamını yitirdiği katliamla ilgili dava, katliamın birinci yıldönümü yaklaşırken sürüncemeye doğru ilerliyor. Özel yetkili mahkemeler kaldırıldığı için Antakya’ya gönderilen Reyhanlı Katliamı Davası’nın 26 Mayıs’taki ikinci duruşmasına sayılı günler kala Antakya 1. Ağır Ceza Mahkemesi ilginç bir karara imza attı.
İddia makamına dosyayı yetki yönünden soran mahkeme, “Dosyanın gelmiş olduğu aşamada yetkisizlik kararı verilemeyeceği, dosyada yargılama yetkisinin Adana Ağır Ceza Mahkemelerine ait olduğu anlaşılmakla, CMK’nin 12 ve 18 maddeleri uyarınca yetkisizlik kararı verilerek dosyanın yetkili Adana Ağır Ceza Mahkemesi2ne gönderilmesine karar verilmesi talep olunur” dedi.
30 Nisan tarihli duruşma tutanağı, 7 Mayıs itibariyle imzaya çıktı ve dosya yeniden Adana’ya gönderilmiş oldu.
Av. Hatice Can: ‘Adalet arayışı zorlaştırılıyor’
Reyhanlı Davası’nda katliamda yaşamını yitirenlerin avukatlarından Hatice Can dosyanın Adana-Antakya arasında gidip gelmesiyle ilgili Sendika.Org’a konuştu.

Özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından Antakya’ya gelen dosyanın “zorlama bir neden” ile yeniden Adana’ya gönderildiğini söyleyen Av. Hatice Can, Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) toplantısında “Reyhanlı’yı El Kaide yaptı” itirafında bulunmasıyla gerçek sanıkların ortaya çıkarılmasını umdukları bir dönemde davanın sürüncemede bırakılmasından endişe duyduklarını söyledi.
Av. Hatice Can, katliamın birinci yıldönümü yaklaşırken yakınlarını kaybedenlerin adalet arayışının zorlaştırıldığının altını çizdi.
İlk duruşma: Örgüt soran da yok, usule uyan da
Reyhanlı Katliamı Davası’nın 1o Şubat’ta Adana’da görülen duruşması, katliamın üzerinin örtülmek istendiğinin en açık göstergesi olmuştu. Duruşmanın tarihi basından gizlenmiş, adliyeye gelenlere görevlilerce “KCK Davası” şeklinde yanlış yönlendirmeler yapılmış, yer yokluğu gerekçesiyle yakınlarını yitiren aileler ve basın emekçileri salona alınmamıştı.

Duruşmada sanıkların bir kısmı ifade vermeyeceğini açıklamış, ifade verenler ise katliam ile herhangi bir ilgilerinin olmadığını söylemişti. Mahkeme heyeti, avukatların ve sanıkların kimlik tespiti yapmamış, iddianame okunmamış, doğrudan ifadeye geçirilmiş ve sanıklara örgüt ile ilgili hiçbir soru sorulmamıştı.

Monday, May 5, 2014

Deniz Gezmiş Belgeseli "Delikanlım iyi bak yıldızlara''

Deniz Gezmiş Nazım Hikmet 'in Delikanlım İyi Bak Yıldızlara adlı şiirini çok sever ve Delikanlım ile özleştirirdi. Bu yüzden Can Dündar yeni belgeselinin ismini DELİKANLIM İYİ BAK YILDIZLARA ismini koydu ve Delikanlı Deniz'i anlattı.

Deniz Gezmiş , Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan 40 yıl önce 6 Mayıs'ta idam edildi. Belgesel 40.yılında onları ve 68 hareketini anlatıyor. Deniz Gezmiş'in hayatından çarpıcı kesitlere yer veriliyor en insani yönlerini romantizmden ve espirilerinden anlatılıyor ve tabi onun sarsılmaz devrimci duruşunu sergiliyor. Belgeselin şiirini ise Tuncel Kurtiz seslendiriyor.

Sunday, May 4, 2014

“4 Mayıs’lar Bizim İçin Kara Gün”



Dersim Mağdurları Platformu “Kara Gün” diye andıkları katliama yol açan kanunun yürürlüğe girdiği 4 Mayıs tarihinde yaptıkları açıklamada Dersim’in insan hakları temelinde ele alınması gerektiğini vurguladı. 
  Dersim Mağdurları Platformu, 4 Mayıs 1935'te çıkarılan ve Dersim Katliamına yol açan "Tunceli vilayeti idaresi hakkında 2884 sayılı kanun"un yürürlüğe girişinin 78. Yılı için açıklama yaptı.
Açıklamada 1937-38 yıllarında gerçekleşen katliamda on binlerce sivilin katledildiğini, on binlercesinin de ailelerinden koparılarak Anadolu'nun değişik yerlerine sürgün edildiği, inanç ve geleneklerin yasaklandığı belirtildi.
“Bu yaşananlardan dolayı biz Dersim Halkı olarak 4 Mayıs'ları Dersim Katliamı’nı anma adına ‘Kara gün’ olarak anmaktayız.”
Platform, Başbakanın 21 Kasım 2011'deki katliama ilişkin sözlerine rağmen henüz ciddi bir adım atılmadığı belirtildiği açıklamada Dersim konusunun insan hakları temelinde ele alınması gerektiği vurgulandı.
"Dersim konusu bir insanlık davasıdır. İnsan hakları temelinde ele alınmalı ve çözüme kavuşturulmalıdır. Dersim davası dedelerimizden bize mirastır. Biz bu sorunun çözümünü bizlerden sonra doğacak çocuklarımıza ve de torunlarımıza bırakmak istemiyoruz.
"Asimile etme ve görmezden gelme politikalarının kurbanı olan büyüklerimiz hakkında yaratılan itibarsızlaştırma ve olumsuz söylemler sorunun çözümüne ve demokratik birliğimize zarar vermektedir. En doğru yolun; entrikasız, içten ve samimi diyalog ile toplumsal yüzleşmenin sağlanması olduğuna inanıyoruz."

"Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalı"

Bu amaçla yapılması gerekenler ise şu şekilde sıralandı:
"İnsanlık geleneği içerisinde:
* Zorla alıkonulan kayıp kızlarımız hakkında devletin elinde bulunan bilgi, doküman ve arşivler açılmalı ve istedikleri takdirde aileleriyle bağları yeniden kurulmalı.
* 1926-1937 ve 1938 yıllarında Elazığ'da idam edilen toplum önderlerimizin mezar yerleri ile birlikte tüm katliam yerleri açıklanmalı, kalan mevcut kemikler üzerinde DNA analizleri yapılarak ailelerine teslim edilmeli.
Demokrasi geleneği içerisinde de:
* Saygın kişi ve kurum personellerinden oluşan Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalı.
* Meclis, Genelkurmay, MİT ve  Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki (MEB) tüm arşivler açılmalı ve sözlü tarih anlatımlarıyla birleştirilerek incelenmeli.
* TBMM, "Tunceli Kanunu"yla Dersim'e yaşattığı mağduriyeti, yeni bir "Dersim Kanunu" ile düzeltmeli ve devletin bu topluluğa verdiği önemin ciddiyetine yakışır bir tarzla Dersim'den özür dilemeli.
* Toplu katliam yerlerine anıtlar yapılmalı. Dersim'de bir insanlık müzesi kurulmalı.
* Dersimlinin maddi ve manevi mağduriyeti giderilmeli, yaşanan Dersim dramı, lise ve yüksekokullarda ders kitaplarına konulmalı.
* Ayrıca, şu an hızla yapılmakta olan kale-karakollar, barajlar, orman tahribatı ile siyanürlü altın arama ve Hidro Elektrik Santralleri (HES) faaliyetlerinin mağduriyetimizin devam ettirilmesi, hatta geleceğimizin yok edilmesi anlamına geldiğine inanıyoruz. Bu faaliyetlere ivedilikle son verilmeli.
* Uygulanan asimilasyon neticesinde kültürümüz ve lisanımız yok olma aşamasına geldi. UNESCO'nun yok olacak diller listesine aldığı (Kırmançi-Zazaki) lisanımızın yaşaması için gerekli tüm tedbirler alınmalı. İnancımıza, dilimize, kültür ve kimliğimize hukuksal güvence sağlanmalı. (BK)

Saturday, May 3, 2014

Lazkiye'ye sığınan Kesebliler konuştu

Son güncelleme: 3 MAYIS 2014 

Suriye'de güney ve batı cephelerinde Suriye ordusu karşısında gerileyen muhaliflerin stratejik avantaj kazanmak için Keseb kasabasını ele geçirmesi ülke içindeki milyonlarca iç göçmene yenilerini ekledi.
Aynı zamanda Keseb saldırısı Türkiye'yi iki açıdan sıkıştırdı: Kasabadan kaçanlar yaşadıklarından Türkiye'yi sorumlu tutarken, Ankara'nın El Kaide'ye destek verdiğine dair suçlamalara yenileri eklendi.
Kasabayı ele geçiren silahlı muhaliflerin arasında Nusra Cephesi gibi El Kaide çizgisindeki radikal grupların olması ve Türkiye sınırından geçtiklerini gösteren video görüntülerinin bulunması tepkileri ve suçlamaları iyice arttırdı.
Keseb'ten kaçıp Lazkiye'ye sığınan Ermeniler, isimlerinin yayımlanmaması isteğiyle, Türkiye'nin lojistik desteği ile gelen saldırılar sırasında ve sonrasında neler yaşadıklarını anlattı.

'Sadece canımızı kurtarmak istiyorduk'

Silahlı muhalifler 21 Mart'ta Keseb'i ele geçirdikten sonra Akdeniz'e ulaşma ve Lazkiye kenti üzerindeki baskıyı arttırma hedefleri ile henüz umduklarını bulamazken Lazkiye'ye sığınan Kesebliler "Şimdi ne olacak, ne zaman dönebileceğiz?" sorularını sıklıkla soruyor.
Çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu kasabada az sayıda Alevi ve Halep'teki çatışmalardan kaçan aileler de bulunuyordu.
Keseb ve çevresindeki birkaç köyde yaşayanlar çatışmaların başlaması ile birlikte Lazkiye'ye kaçtı. Lazkiye'deki Ermeni Kilisesi'nde, akrabalarının evlerinde ya da 3-4 aile birlikte kiraladıkları evlerde yaşıyorlar. Suriye içindeki diğer kentlere ve Lübnan gibi başka ülkelere gidenler de var.
Lazkiye'de görüştüğüm Keseblilerin tamamı saldırıya hazırlıksız yakalandığını ve kasabaya bir saldırı beklemediklerini söyledi.
Anlattıklarına göre, kasabalıların çoğu sabah 6 civarında şiddetli patlama sesleri ile uyanmışlar. Buldukları araçlarla Lazkiye'ye kaçmaya başlamışlar.
Üstlerindeki pijamalarla çıkmışlar; para, kıymetli eşya, hatta kimliklerini almaya vakit bulamamışlar. Kasabalı kadınlardan biri, "Sadece canımızı kurtarmak istiyorduk" diye anlatıyor yaşadıklarını.
Kasabadan birkaç kişi ise şiddetli patlamalara rağmen çatışmaların birkaç saat içinde biteceğini düşünmüş, kadınları ve çocukları Lazkiye'ye gönderip 22 Mart'a kadar çatışmanın gidişatını görmek için Keseb'te kalmış.
Çatışmaların başladığı sınır ve sınır kapısı kasaba içinden görülebilecek kadar yakın olsa da çatışmaların kasabaya sıçramamasını ummuşlar.

'Türk askerleri öndeydi'

Keseb'ten çatışmaların 2. günü ayrılan Ermenilerden biri, "Halep'tekilerle konuştuğumuzda, haberleri izlediğimizde üzülürdük ama anlattıkları şeyler başımıza geldikten sonra ne hissetiklerini anladık" diyor.
Lazkiye'de kiraladığı evde eşi, kızı ve torunları ile birlikte yaşıyor. Her halinden geçici olduğu anlaşılan 4. kattaki dairenin balkonunda saksılar içinde domates, fasulye, soğan, nane yetiştiriyor. "Biz Kesebliler çiftçiyiz. Çalışmadan ve topraktan uzak duramayız" diyor.
21 Mart'ta muhaliflerin Keseb'e yönelik başlattığı saldırının hem görgü tanığı hem mağduru Kesebli Ermenilerden biri ancak Türkiye'de dostlarının ve ticari ilişkilerinin olduğunu belirtip isminin yazılmasını istemiyor.
Türkçe'yi iyi derecede ve Hatay çevresindeki yerel şive ile konuşuyor. Evinin sınıra çok yakın olduğunu, 21 Mart sabahı başlayan çatışmaları Türkiye-Suriye sınırından itibaren izlediğini söylüyor ve gördüklerini şöyle anlatıyor: "Sabah 5'te uyandım. Oğlum aradı, 'Keseb'e saldırı olacak diye konuşuyorlar' dedi. Böyle söylentileri bazen duyarız, 'Doğru mu?' diye bakmak istedim, evden çıktım. Sınıra yakın 2 karakol vardı, içinde 3-4 asker olurdu. 2 karakola roketlerin düştüğünü gördüm. Sonra 'Allahu ekber!' diye tekbir sesi duydum. Her taraftan [sınırdan] çok sayıda siyah kıyafetler giyinmiş silahlı adam Keseb tarafına giriyordu. Türk askerleri öndeydi. Gördüm. Hepsi telsiz telefonlu komandolardı. Biz gördük, Türkiye tarafından 2 füze geldi, havada bir süre durdu sonra indi. Muhaliflerin bu teknolojileri var mı? Türk hükümeti 'Biz Keseb'e müdahale etmedik' diyor olabilir ama biz gördük, o füzeler Türkiye'den geldi."
Kasabaya saldırı beklemediğini söyleyerek şöyle devam ediyor: "Türk askeri sınırı tutuyor diye güveniyorduk. Yine tedirgindik ama 3 sene boyunca bir şey olmadı, şimdi de olmaz diyorduk."

Silahlı muhaliflere güven yok

Hâlâ kasabayı kontrol eden silahlı muhaliflerin "Kesebliler kasabaya dönebilir" yönündeki açıklamalarını hatırlattığımda şöyle karşılık veriyor: "7 Ermeni, 2 Alevi hâlâ kayıp. Haleplilere ne olduğunu da bilmiyoruz. Kevork'un haberini aldık, onu kesmişler. Gençleri kestilerse nasıl inanacağız da geri gideceğiz? Kim bize garanti verecek? O yıkımı gözümüzle gördük, onlara ve verdikleri sözlere nasıl inanıp geri döneceğiz?"
Kesebli bir din adamı da ülkedeki savaş 4. yılına girmesine rağmen 21 Mart'a kadar Keseb'e yönelik saldırı olmadığını ve bu nedenle bir saldırı beklemediklerini söylüyor.
Şiddetli patlama sesleri ile uyandıklarını, havan ve roketlerin "yağmur gibi düştüğünü" anlatan din adamı, "Kasabaya gireceklerini düşünmüyordum, sınıra saldırdıklarını ve çatışmaların birkaç saat içinde biteceğini zannettim. Yanıma sadece cep telefonumu ve pasaportumu aldım" diyor.
"Türkiye sınırı neden şimdi açtı?" diye soran din adamına göre kasabayı kontrol eden silahlı muhaliflerin "kiliselere zarar vermedikleri" yönündeki açıklamaları şüpheli. Din adamı şöyle diyor: "Youtube'da bir video gördüm, kiliseyi çekmişler. Kiliseye zarar vermediklerini söylüyorlar ancak kamera çok hızlı hareket ediyor. Gördüğüm kadarıyla kilisedeki levhalar, heykeller-ikonalar, kıymetli halı görüntüde yok. Video çekildikten sonra kiliseyi yakmadıklarını veya patlatmadıklarını kim garanti edebilir? Kasabadaki müzede eserler vardı, neredeler? 23 yaşındaki o genci niye öldürdüler? Arabası yoktu, annesi-babası ile kaldı, çok iyi biriydi. Nasıl dönebiliriz ki? Dönersek bize ne yaparlar tanrı bilir" diyor.

Erdoğan'ın 24 Nisan konuşması nasıl karşılandı?

Çatışmanın ilk günlerinde kasabadan ayrılan Kesebli Ermenilerin bir kısmı Lazkiye'deki Kidon Kilisesi'nde kalıyor. Kilisede hâlâ 90 civarında Kesebli var. Kadınlar ve çocuklar kilise içindeki büyük bir salonda, erkekler ayrı bir salonda kalıyor. Küçük çocukların ve yaşlıların da olduğu Kesebli göçmenlerin ihtiyaçları Suriye Kızılayı ve gönüllülerin yardımları ile karşılanıyor.
Silah sesleri ile uyandıklarını, her yere roketlerin düştüğünü, şaşkınlık ve panikle kasabadan kaçmaya çalıştıklarını tekrar tekrar anlatıyorlar. Anlatırken gözlerindeki korku okunabiliyor. Kilisede, kasabaya giren silahlı muhalifler tarafından öldürülen Kevork Curya'nın resmi asılı.
Keseb'te olanları konuşmak üzere Kidon Kilisesi'ne gittiğimde 24 Nisan 1915 tehcirinde hayatını kaybedenler için düzenlenen Yas Töreni'nin bitimine denk geliyorum. Kilise içindeki salonlardan biri oldukça kalabalık, birkaç saat konuşuyoruz ancak isimlerinin yazılmasını istemiyorlar.
Salondaki Ermenilerden biri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 24 Nisan nedeniyle yaptığı konuşmayı "tehcirde hayatını kaybedenler için taziye dileğini samimi bulmadığını" söylüyor.
Keseb'in karşısındaki Türk köyleri ile komşuluk ilişkileri olduğunu vurgulayarak, "Bizim Türk halkı ile sorunumuz yok. Hükümet, İttihat ve Terakki yaptı desin ama acımızı tanısın; 'Olmadı' demesin" diyor.
Ona göre, "Türkiye'de taziye dileği sunan da Keseb'e saldıran muhaliflere sınırı açan da aynı hükümet."
Kilisedeki yaşlı Ermenilerden biri "Erdoğan bunları niye destekliyor? Girdikleri yerde öldürüyorlar, çalıyorlar, yakıyorlar" diye tepki gösteriyor.
Muhalifler tarafından Hatay'ın Vakıflı köyüne götürülen Ermenilerle ilgili açıklamalara da tepkililer. Kesebli Ermenilerden biri, "Bu yaşlılarla propaganda yaptılar. Tamam, buna inandık diyelim. Peki gençler [kayıp 7 Ermeni, 2 Alevi] nerede? Onları niye sormuyorlar?" diyor.
Keseb'ten kaçanlarla yaptığım görüşmede her soru yenilerini doğurdu. Ancak görünen o ki, Keseb muhaliflere stratejik avantaj kazandıracak bir kazanım olacakken, Suriye içindeki milyonlarca iç göçmene yenileri eklendi, "Türkiye El Kaide'ye destek veriyor" imajını pekiştirdi, Türkiye'ye yönelik tepkileri arttırdı ve muhaliflerin bir kez daha mercek altına alınmasına yol açtı.
Kilisede uzun uzun, "Keseb'te ne oldu, neden oldu" diye konuşan Kesebli Ermenilerden biri durumu özetliyor: "Türklerin dediği gibi, evdeki hesap çarşıya uymadı. Şimdi bu durumdan kim ne kazandı?"

Friday, May 2, 2014

İspanyol Anarşizmi


İspanyol anarşizmi, Ukrayna Mahnovist hareketiyle birlikte, özgürlükçü düşüncenin dünya üzerinde eşine az rastlanır görkemde bir etki yarattığı ender devrimci örneklerin başında gelmektedir. Öyle ki, İspanyol devriminde belirleyici bir yere sahip anarşist sendika CNT’nin (Confederacion National del Trabajo/Ulusal Emek Konfederasyonu) iç savaşın başlangıcı olan 1936 tarihine gelindiğine aktif militan üye sayısı 1,5 milyonu aşmıştır.* Bu sayı dahi bize, İspanyol anarşizminin toplumsal karakterini anlamak bakımından önemli bir ipucu sunmaktadır. Anarşizmin 1. Enternasyonal dönemi itibariyle politik arenaya devrimci bir düşünce ve eylem olarak ortaya çıkışından o döneme kadar geçen uzun süre zarfında, hiçbir coğrafyada (Ukrayna hariç), İspanya’da yarattığı etkiyi yaratabilmiş değildir. Bu durumun kökeninde İspanyol toplumunun tarımsal üretime dayalı genel komünal yaşam alışkanlıklarıyla, 1. Enternasyonalin anti-otoriter Bakuninci seksiyonlarından neredeyse ilkinin İspanya’da örgütlenmiş olması gerçeği de yatmaktadır. İspanyol toplumunun dayanışmacı, ortak yaşam kültürüyle anarşizmin anti-otoriter, özgürlükçü politik eğilimleri, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte özel bir tarihsel kesişmeye işaret etmektedir. Bu tarihsel kesişme anarşizmin İberya yarımadasında hızla kök salarak gelişmesine ve yaklaşan o büyük devrimci mücadele döneminde, İspanyol sınıf mücadelesi pratiğinin en önemli figürü olmasına yetmiştir. Durruti’ye göre İspanyol siyasal tarihi gösteriyordu ki; teorisyenler proletaryaya çözümlerini veya direktiflerini sunman çok önce, işçi sınıfı kendi kurtuluşu için gerekli olan fabrika grupları ve atölyeler federasyonu gibi türlü araçları çoktan keşfetmişti.**
19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte, 1. Enternasyonalin Bakuninci kanadına açık bir destek sunmuş olan dönemin ilk anarşistleri, sadece dayanışmacı kültürel kodların verdiği pozitif etkiyle sınırlı kalmamak üzere; feodal toprak ağalarına karşı köy direnişleri, sanayileşmenin hızlanmasıyla birlikte şehirlerde gelişen grev ve yer yer isyan dalgalarının tümünde aktif olarak yer almışlardır. Aslen bu süreçlerin içinde yetişmiş olan adı tarih kitaplarında nadir karşımıza çıkan bu değerli anarşist militanlar, anarşizm tohumunun İspanyol halkı nezdinde hızla kök salmasına vesile olmuşlardır. Birçok günümüz anarşistinin de varsaydığının aksine; İspanyol anarşizminin kökleri bu yüzden sadece Buenaventura Durruti ve birkaç yoldaşının varlıklarıyla ilişkilendirilerek açıklanamayacak kadar derinlerdedir.
20. yüzyılın başına gelindiğinde İspanya tam anlamıyla bir kaynayan kazanı andırıyordu. İspanya’nın sömürge toprakları olan Küba, Filipinler ve Porto Rico gibi ülkelerde ortaya çıkan sömürgecilik karşıtı halk isyanları sonuç vermiş, bu topraklar birer birer bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Sömürgelerini yitiren İspanya içten içe de kaynamaktaydı. Köylüler feodal toprak ağalarına karşı açık bir savaş içine girmiş, Endülüs, Asturya gibi maden bölgelerinde durmaksızın grevlerle üretim durdurulmuş, Leon, Barselona ve Madrid gibi büyük şehirlerde bazıları 9 aydan fazla süren grevlerle yaşam tam anlamıyla felç edilmişti. Elbette bu grev ve direnişlerin karşılığı kaçınılmaz bir şiddet ve baskı ortamının doğması oldu. Mayası bu gelişmelerden neredeyse elli yıl önce ekilmiş özgürlükçü ve devrimci fikirler işte böyle bir atmosferde tüm işçi sınıfı ve ezilenler içinde gelişmek açısından son derece uygun bir zemin de bulmuş oldu.
Anarşizm İspanyol işçi sınıfına ve emekçilerine, şartların olgunlaşmasını ve monarşiye karşı öncelikle sosyal demokrasiyi vaaz eden sosyalist partilerden çok daha cazip geliyordu. Bu yüzden irili ufaklı anarşist grup ve organizasyonlar yarımadanın dört bir yanında gelişimlerini bu dönemde hızla sürdürdü. 1911 yılına gelindiğinde bu irili ufaklı örgütlenmelerin genel ülke siyasetine daha çok dokunabilecekleri ve devrimci hamleyi üretebilecekleri çatı örgütleri CNT doğdu. CNT kurulduktan 8 sene sonra yani yıl 1919 olduğunda üye sayısını 370 bine ulaştırmayı başarmıştı.*** Durruti aynı yıl bir tornacı olarak çalışmaktayken CNT’ye örgütlendi.
Bir sendikal örgütlenme olan CNT’nin bu hızlı gelişimi, anarko-sendikalizmin İspanyol işçi sınıfı üzerindeki pozitif etkisini anlamak bakımından son derece önemlidir. Lakin CNT’nin bu hızlı büyüme trendini sadece anarşizmin cazibesiyle açıklamak da bir gerçeği gözden kaçırmamıza neden olacaktır. Bu gerçek, Sosyalist Parti’nin kontrolündeki UGT’nin kitlelerin devrimci özlem ve beklentilerinin açıkça gerisinde kalması ve CNT’nin kuruluşuyla birlikte bu hoşnutsuz kitlelerin devrimci enerjilerini akıtacak kanal olarak CNT’yi görmeleridir.
CNT etki sahasını genişlettikçe uluslararası gelişmelere devrimci yanıtlar üretmek konusunda da kendisine güven tazeleyerek hareket etmeye başladı. 1922 yılında III. Enternasyonal’den ayrılma kararı alarak, Sovyetler Birliği’ndeki gelişmelere anarşist cepheden taraf olduğunu ilan etmiş oluyordu. Rus Devrimi’nin ortaya çıktığı andan itibaren yarattığı pozitif enerji ve işçi sınıfına olan inanç, gelişen parti diktatörlüğünün yarattığı baskıcı uygulamalarla birlikte yerini İspanyol topraklarında derin bir hayal kırıklığına bıraktı. Aynı dönemde İspanyol anarşist hareketinin Ukrayna’daki Mahnovist İsyan Ordusu’nun varlığından veya özgürlükçü devrim mücadelesinden muhtemelen hiç haberi olmadığı veya çok az haberi olduğu da ortadadır. Fakat Durruti ve yoldaşı Ascaso İspanya’da arandıkları 1927 yılında bir süreliğine geçtikleri Fransa’da Mahno ile buluşma fırsatı bulmuşlardı. Ukrayna Mahnovist hareketi Bolşeviklerce ezilmiş, geriye kalan bir avuç militanı Fransa’ya ancak kaçabilmişlerdi. Bu buluşmada Rus Devrimi deneyimlerini bu iki İspanyol’la paylaşan Mahno’nun, Rusya’daki en önemli eksikliklerinin anarşist bir örgüte duyulan ihtiyaç olduğunu dile getirmesi ile İspanya’da aynı yıl kurulan FAI (Federacion Anarquista İberica/İberya Anarşist Federasyonu) arasında nasıl bir düşünsel bağ olduğu sorusu oldukça önemlidir.
FAI, CNT içinden çıkmış militan bir anarşist örgüt olarak doğdu. İç savaşın ve büyük yenilginin tarihi olan 1939’a dek İspanyol militan anarşizminin en önemli temsilcisi olarak varlığını sürdürdü. Kimi kaynaklara göre militan sayısı hiçbir dönemde 30 bini aşmamış olsa da, yarattığı politik etkinin ve İspanyol anarşizmine rengini veren anarko-komünist ideolojisinin niceliksel ağırlığından çok daha fazla olduğunu tahmin etmek zor değildir. FAI’nin varlığıyla birlikte İspanyol anarşizmi kabul değiştirmeye başlayarak genel anarko-sendikalist tezlerinin yerini özellikle iç savaşın başlangıcından hemen önceki 1936 Zaragoza IV. CNT kongresinde anarşist komünizmi devrimci mücadelenin yegane görünümü olarak kabul edecek ölçüde ileriye taşıdı. İç savaşın hemen arifesinde CNT/FAI örgütlenmesi, açıkça liberter komünist devrim programını kongre kararıyla taçlandırarak mücadelesinin karakterini çizmiş oluyordu.
Fakat, CNT seçimleri kazanan Cumhuriyetçi Halk Cephesi hükümetine üye göndererek, Kropotkin’in 1. Dünya Savaşı esnasında Alman yayılmacılığına karşı savaşa taraf olarak İtilaf Devletlerini desteklemesinden sonraki en büyük hatayı yapmaktan da geri duracak devrimci kararlılığı gösteremedi.
1936 yılının Temmuzunda General Franco’nun Cumhuriyetçi Hükümeti devirerek monarşiyi tekrar İspanya’ya egemen kılma hedefiyle giriştiği isyan hareketiyle iç savaş başlamış oldu. İç savaş öncesinde CNT/FAI örgütlenmesi başta Katalan bölgesi olmak üzere İspanyol topraklarının önemli bir bölümünde işçi sınıfının en etkin gücü konumundaydı. 1936 yılı Mayıs ayında eski İçişleri Bakanı Miguel Maura’nın verdiği bilgiye göre, CNT 1.577.000 ve sosyalist UGT 1.447.000 üye sayıları ile İspanyol işçi sınıfının en önemli iki aktörüydü.****
Francisco Ascaso Temmuz 1936 da, Buenaventura Durruti ise Kasım 1936 da öldü. İç savaşın henüz başında anarşist hareketin yaşadığı bu kayıplar, mücadelenin seyri ve geleceği üzerinde de muhtemel olumsuz etkilere yol açtı. CNT/FAI’nin yeterli askeri beceriye sahip bir örgütlenmeye dönüşememesi, devrimci mücadelenin ve genel olarak işçi sınıfının politik/stratejik olgunluğa sahip olmaması ve özellikle Sovyetler Birliği’nin enternasyonalizmi bir kenara bırakarak kendi kontrolündeki stalinist parti ve örgütlere destek çıkmak dışında bir bütün olarak İspanyol devrimine sırtını dönmüş olması ve elbette ki Franko’nun dönemin diğer faşist ülke yönetimlerinden yoğun destek görmesi gibi bir dizi iç ve dış faktör savaşın kaybedilmesinin temel nedenleri oldular. Tüm bu olumsuz tabloya rağmen İspanyol özgürlükçüleri ve devrimcileri 3 yıl boyunca Franko diktatörlüğüne karşı onurlu bir mücadeleyi sürdürdüler. 1939 yılına gelindiğinde İspanyol topraklarında tarihi çok eskilere uzanan özgürleşme ve devrim mücadelesinin sonuna gelinmiş ve ancak 1976 yılında Franko’nun ölümüyle sona erecek bir diktatörlük dönemi başlamış oldu.
Modern anarşizm tarihinin gördüğü bu en son devrimci halk ayaklanmasının sadece anarşist komünizm açısından işçi sınıfı ve ezilenlerin kurtuluşu mücadelesi açısından da özel bir değere sahiptir. Tüm eksik ve hatalı yanları dikkatlerden kaçırılmamak ve aynı hatalara tekrar düşmemek kaydıyla, İspanyol anarşizminin inançlarımızda ve gönlümüzde yarattığı derin izler silinmeyecektir. Milyonları aşan insan kalabalıklarıyla bir halkın faşizme karşı verdiği bu muazzam devrimci mücadelesi, anarşizmin bir sınıf ideolojisi olduğu ve ancak emekçilerin ve ezilenlerin tarafında saf tuttuğu taktirde gerçek bir devrimci düşünce/eylem çizgisi üretebileceğinin son derece açık tarihsel bir belgesidir. İspanyol anarşizmi bu anlamıyla bizler açısından onur duyduğumuz bir tarihsel kesiti ifade eder. Mahnovist İsyan Ordusu ile birlikte İspanyol anarşizmi bugünden yarına yaratmaya çalışacağımız her türlü devrimci mücadelemizde, omuzlarımıza sorumluluk yüklemektedir.

Tuesday, April 29, 2014

Anarşistlerin ve Marksistlerin hatırlaması gereken 1 Mayıs tarihselliği

Tarihsel olarak 1 Mayısın 1886’da başlatılan 8 saatlik iş günü talepleri ile bir mücadele günü olarak sembolleştiğini ve işçi sınıfının mücadelesinde önemli bir yere sahip olduğunu herkes bilir ancak bilinmeyen veya görmezden gelinen tarihsel bir gerçeklik vardır ki o da 1 Mayısın anarşist kökenleridir.

1 Mayıs 1886 Amerika’da ülke çapında yaklaşık 350.000 işçinin katıldığı grevlerin örgütlenmesinde ve mücadelenin genişlemesinde anarşistlerin yadsınamaz bir payı vardır. Sol literatürde ’’Chicago şehitleri’’ veya ’’Haymarket şehitleri” olarak anılan 8 devrimcinin (August Spiess, Adolph Fischer, Michael Schvvab, George Engel, Albert Parsons, Louis Lingg, Samuel Fielden ve Oscar Neebe) hepsi anarşistti ve 1 Mayıs öncesinde ve sonrasında örgütlenen grevlerin oluşumunda önemli rollere sahiptiler.

Yaygın kanının aksine anarşistler tarihsel olarak işçi mücadelesi ile yakından ilgilenmişlerdir. Central Labour Union içerisinde anarşistlerin önemli bir ses olması Amerika’daki sendikal harekete düşünsel olarak nasıl etkileri olduğunu anlayabilmemiz açısından güzel bir örnektir. Hatta Chicago sürecinde sendikalar içerisinde anarşistlerin esas güç olduğunu söylemek tarihsel olarak yanlış olmacaktır.

Haymarket direnişinin bastırılmasından sonra 8 anarşist tutuklandı ve yargılandı. 20 Ağustos 1886’da idam kararı açıklandı ve dört anarşist (Parsons, Engel, Fischer ve Spiess) 11 Kasım 1887 günü idam edildi. Louis Lingg ise bir gün önce hücresinde gizlice intihar etti. Geriye kalan 3 anarşist ise yedi yıl sonra serbest bırakıldılar. 1889’da Paris’te düzenlenen Enternasyonal’de Amerikan delegasyonunun önerisi ile 1 Mayıs uluslararası mücadele günü olarak Haymarket şehitleri anısına kabul edildi.

Anarşistler bu tarihsel gerçekliği özellikle Türkiye’deki marksist solun bunu görmezden gelmesine inat yıllar boyu vurgulamışlardır. Son 10 yıl içerisinde anarşizmin küçük burjuvalık, örgütsüzlük, liberalizm gibi etiketler ile daha az anılır olmasına rağmen anarşizmi hâlâ karşı devrimci olarak gören düşüncelerin hiçte azınlıkta olmadığını kolaylıkla gözlemleyebiliriz. (İnsan Metin Çulhaoğlu’nun haber solda yazdığı 17 Ekim 2013 tarihli “Anarşizmin bir asalak olarak portresi” adını taşıyan yazısını hatırlamadan edemiyor! )

Marksist solun çoğu zaman 1 Mayısın anarşist kökenlerine dair olan önemli ayrıntıları görmezden gelmek istemesi bir yana 1 Mayısın “8 saatlik iş günü talebi” de sadece marksistler tarafından değil anarşistler tarafından da tekrar üzerinde düşünülmesi gereken bir talep olarak karşımızda durmaktadır.

Hem marksist sol, hem de anarşistler işçi algısını daima kolektif bi üretimin ütopyasında coşkuyla çalışacak bireyler olarak hayal etmişlerdir. Marksistler için “fabrika işçilerin olacak” söylemi devlet temelli bir sistem ile şekillenirken, anarşistler için bu kollektif üretim biçimi sendikalar, komünler ve kooparatifler olarak kendini göstermiştir. “Devrimden sonraki gün” devrimi yapanların fabrikalarda büyük bir heyecan ile üretime devam edeceklerine dayanan bu inanç maalesef anarşistler açısından bile işçi denilen öznenin özgür karar verme sürecine darbe vuracak eylemleri doğurabilmiştir.

1936’da anarşizmin en büyük pratiklerinden biri olarak gösterebileceğimiz İspanyol anarşist hareketi ve Paris Halk cephesi marksistler ve anarşistler tarafından kurgulanmış “işçi” profilinin gerçekliğini yeniden sorgulamamız için incelenmeye değerdir. Michael Seidman İspanyol devrimine ve işçi kavramına yeni bir bakış açısı getirdiği “Workers against work: labor in Paris and Barcelona during the popular front” (İşçiler Çalışmaya karşı) eserinde işçilerin gerek Madrid hükümetine gerekse CNT’ye (İspanyol devrimindeki anarşist sendika) karşı greve gitmelerinden hatta CNT’nin adalet bakanı Juan Garcia Oliver tarafından çalışmayanların veya greve gidenlerin gönderildiği çalışma kamplarından bahseder. Gerek 1936 devrimi öncesinde, gerekse devrimin Katalan bölgesinde güç kazandığı 3 yıl içerisinde işçilerin talepleri marksistlerin veya anarşistlerin hayal ettiği gibi kollektif bir üretimin parçası olmak değil “daha az iş, daha çok tatil” fikri üzerinden şekillenmiştir

Gerçek anlamıyla CNT’nin 1936’da 1.5 milyonu aşan bir üye kitlesine sahip olmasındaki temel unsur işçilerin “daha az iş, daha çok ücret ve daha çok tatil” taleplerini iyi anlaması ve iktidarı bu talepler aracılığıyla baskı yapması olmuştur.

Bu yazıda İspanyol devriminin uzun analizine girişebilmemizin imkânı yok ancak tarihsel olarak İspanyol devrimi bize büyük bir soru sormak zorunda olduğumuzu gösteriyor: “Peki devrimin gerçek sahipleri olan işçiler üretime karşı direnirlerse hayal edilen devrim gerçekleşmiş midir?’’

İşte tam bu noktada 1 Mayısın 8 saatlik iş günü talebini tıpkı İspanyol devrimini radikal bir okumayla gözden geçirdiğimiz gibi gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ortodoks Marksistler çoğu zaman işçilerin çalışmama isteğini bir yozlaşma olarak okuma eğlimindedirler ve bu davranışların işçi bilincine sahip olamamaktan geldiğini düşünürler. Ancak işçilerin çalışmaya karşı isteksizlikleri tam da çalışmanın ve fabrikanın kapitalizm gibi bireyi yok eden bir otorite biçimi olmasından kaynaklanmaktadır.

Anarşist anlamıyla 1 Mayıs 1886 kolektif üretimin heyecanını yaşacağımız ve fabrikaları kutsayacağımız bir gün olmaktan ziyade çalışmaya karşı direnmenin günü olarak selamlanmalıdır. Tarih boyunca işçiler Marksistlerin veya bazı anarşistlerin düşündüğü gibi çalışma arzusuyla dolmamışlar veya fabrikalar sözüm ona onların olunca kolektif üretimin parçası olmak istememişlerdir.

1 Mayısın anarşistler tarafından unutulmuş kökenin de bu nokta olduğunu düşünüyorum. 1 Mayıs çalışma denilen ve “devrimci” bir kutsamayla önümüze sunulan lanete karşı direnişin günüdür. 1886’da Amerika’da ve 1936’da İspanya’da işçiler çalışmanın ve fabrikanın da kapitalizm gibi bir tahakküm olduğunu tanımlamasalar da güdüsel olarak bu unsurlara karşı direniş göstermişlerdir. 1886’da işçiler daha az çalışmak için direnişe geçtiler umuyorum ki 8 saatlik iş günü talebi çalışma denilen tahakkümün olmadığı bir dünya özlemiyle yeni bir dünya tutkusunda birleşecek ve umarım bizler 1 Mayısı çalışmanın lanetine karşı bir direniş olarak selamlayarak mücadelemize devam edeceğiz. Sözlerimi August Spies’in idam kararına verdiği cevap ile noktalamak istiyorum :

“Eğer bizi asarak … tahakküm altındaki milyonların, sefalet içinde çalışan ve kurtuluşu arzulayan, kurtuluşu bekleyen milyonların bu hareketini, işçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız -eğer düşünceniz buysa, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurda, burda veya orada, arkanızda, -ve önünüzde, ve her yerde alevler yükseliyor. Bu gizli bir ateş. Bunu asla söndüremezsiniz.”

Meriç Aytekin

Kaynak: Kaos GL
 

Friday, April 25, 2014

Dedeler, Torunlar, ‘Bizim Ermeniler’ ve Lobiler – I *

Özge L. İspir
“Ver Ermeni’yi bana onu öldürmeliyim ben. Cennete gideceğim. Bu Ermeni’yi de öldürürsem benim sayım tamam olacak. Cennete gideceğim. Ver onu bana da sevabıma gir.”  Yaşar Kemal- Yağmurcuk Kuşu                                               
                                                     
 Ermenilerin “yokluğunu” öğrendiğimde okula gitmeyecek kadar küçüktüm. Annemin kuşaklar boyu molla tedrisatından yetişme ailesi ile babamın seküler ailesi arasındaki kültür çatışması olmasaydı ve bir gün sokakta oynarken molla olan dedem beni yanına çağırıp dini bilgiler sınavına çektikten sonra diğer dedemi kastedip müstehzi bir ifadeyle “Git o Ermeni dölü dedene söyle sokakta oynamana izin vereceğine sana biraz Allah-kitap öğretsin” diyerek bir el hareketiyle yanından kovmasaydı, muhtemelen daha geç öğrenecektim. Eve gelip “Ermeni dölü ne demek?” diye sorduğumda ertesi gün tebdil-i kıyafet Allah-kitap eğitimine yollanınca çocuk aklımla Ermeni’nin na-mütedeyyin demek olduğunu kodlamış olmalıyım ki evimize gelen ve na-mütedeyyin gördüğüm misafirlere “Sen de mi Ermeni dölüsün?” diye sormaya başlayınca tüm aileme şok etkisi yapan gaflarımı engellemek için annem Ermeni’nin ne demek olduğunu açıklamaya karar verdi; “Ermeniler de bizim gibi Allah’a inanıyorlar. Tek farkları Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmiyorlar, Hz. İsa’ya inanıyorlar. Saadet babaanne eskiden Ermeniymiş” diyerek büyükbabaannem Saadet hanımın eskiden Ermeni olduğunu söyledi.

Aynı evde yaşayıp, kardeşlerimle birlikte onun odasında yatmamıza rağmen babamın babaannesi Saadet hanımı ilk kez o zaman farkettim. Daha önce farketmemiştim çünkü hiç konuşmayan, ortalıkta hiç görünmeyen, evde hiç dolaşmayan adeta bir “görünmez nine”ydi. İlginçtir, evin tek Ermenisi, seküler ailenin tek namaz kılan kişisiydi çünkü söylenene göre Müslüman olmuştu. Onu odasının dışında görebildiğimiz zamanlar abdest almaya çıktığı zamanlardı. Öz oğlu olan dedem, onu her gördüğünde Ermeni döllüğünü hatırlayıp morali bozuluyor diye oğluna görünmemek için bir odaya kapanmak zorunda kalmış, uğraş olarak biz küçük torunların bakımını üstlenmiş; sesini hiç duymadığım, kendisini hiç görmediğim, namaz kılmasına rağmen aslında hiçbir zaman Müslüman olmadığını ise öldüğü gün aile büyüklerinin “Müslümanlığı kabul etmedi ki, hangi usüle göre gömecez?” konuşmalarından anladığım büyükbabaanne Saadet Hanım.
Nüfusu babasının ilk eşinde olan ve en büyük hayali babası gibi hakim olmak olan dedem, okuldan hakim olarak mezun olmasına aylar kala babası ve öz annesinin bir tapu meselesi yüzünden yaptığı resmi nikahla öz annesinin nüfusuna geçince fakülte yönetimi tarafından çağrılmış ve “senin annen Ermeni imiş, seni hakim yapamayız” denilerek okuldan atılmış (1). O da bütün akrabaları ve arkadaşlarını toplayarak hıncını alabileceği tek kişi olan annesinin karşısına geçmiş ve “Müslüman olacaksın!” diye diretmiş. Direnci ve dikbaşlılığı ile zamanında kendisine “Müslüman olacaksın!” diye silah doğrultan kocasını bile pes ettiren Saadet Hanım, yıllar sonra oğlunun diretmesiyle karşılaşmış; çok sevdiği oğlunun baskısına rağmen sadece “La ilahe illallah” demiş ve “Muhammedun Resulullah” demeyi reddetmiş. Ana-oğulun arasındaki tüm ipler o gün kopmuş. Saadet Hanım oğluyla arası düzelsin diye Müslüman numarası yapıp göstermelik namazlara başlasa bile ne arayı düzeltebilmiş ne de gördüğü sembolik şiddetten kurtulabilmişti. Ailemin sırlar albümüyle rafa kalkan bu olay biz torunlara “deden annesini çok sevdiği ve ondan ayrı kalamadığı için okulu yarım bıraktı” diye anlatılagelmişti.
Büyükbabaannem kendisi, hikayesi ve Ermeni Soykırımı ile ilgili bir kaç olay dışında hiçbir şey anlatmadı. Dedemi defalarca sıkıştırıp sorunca ise gönülsüz anlatmak zorunda kaldı. Dedemin anlattığına göre Ermenileri soykırımla kesmiştik. Fakat bu “biz”, bizim aile değil, öznesiz, meçhul ve soyut bir “biz”di. Ermenilere öyle vahşetler uygulanmıştı ki, anlatmak yetmezdi. Mesela kavurmalarını alabilmek için bile Ermenileri kesen marabaları vardı ve sonra öldürdükleri Ermenilerin malları ile çok zengin olmuşlardı. Müslüman erkekler yakaladıkları Ermeni kadınlara tecavüz ettikleri için kadınlar topluca intihar etmek zorunda kalmışlardı. Bizim aile ise bunların hiçbirine katılmamış, aksine soykırım sırasında Ermenileri saklamıştı.
BgtVG0RCIAEbO_g
Dedem ve annesi Saadet Hanım
Saadet Hanımın babası Toros Bey, Çüngüş’te yüzlerce dönümlük üzüm bağı, tarlaları, dükkanları; Harput’ta ise fabrikaları ve atölyeleri olan çok zengin Diyarbekirli bir Ermeniydi. Ermeni soykırımı sırasında zorbalığıyla meşhur Gülbey (2) tüm malını gasp edince Toros Bey, adaleti, gücü ve nüfusuyla ünlü büyükdedem Süleyman İspir’e sığınmış, ondan yardım istemişti. Büyükdedem onları saklamış, ortalık yatışınca sağ salim gitmelerini sağlamıştı.
Müslüman olmadan önce adı Sara olan büyükbabaannem Saadet Hanıma gelince; o tam bir Bey kızıydı. Kolej bitiren, dört dil bilen, piyano çalan, sofraya oturduğunda bir bardak suyu bir dikişte bitirmeyi bile kabalık olarak gören ve en az üç yudumda bitiren bir terbiyeye sahip bir hanımefendi idi. Babası Toros, büyükdedeme o kadar saygı duyuyordu ki kızıyla evlensin diye Sara’yı ona emanet etmişti .
Yaşarken gördüğü sembolik şiddet yüzünden bir odaya kapanan büyükbabaannem, öldükten sonra adeta sultan olmuştu. Dört dil biliyordu ama “dilsiz”di. Piyano çalıyordu ama kocaman kuyruklu piyanosu parçalanmış bir halde mahzende fare yuvası olmuştu. Sofra adabı dillere destandı ama “yoruluyor” diye sofraya çok az gelir, yemekleri, sütü vs. odasına giderdi.
Hikayeyi, soykırım sırasında sakladığımız aileden dinlemeye karar verdim. Dedeme defalarca soy isimlerini ve şu an nerde olduklarını sormama rağmen ekşimiş bir yüz ifadesi ve “boşver onları” cevabından başka bir şey öğrenemedim. Soy isimlerini bulmak zor olsa da her biri Halep, Beyrut, Moskova, Erivan, Lyon, New York ve California’ya dağılmış “diaspora” aile fertlerini bulmak çok kolay oldu. Saadet Hanımın California’da yaşayan ve ilk kuşak aile arasında yaşayan tek kişi olan en küçük kardeşi Sarkis Toughmanian ile görüştüğümüzde (2003 yılında vefat etti)  bana anlattıkları, benim bugüne kadar dinlediklerime benzemiyordu.
Diasporanın Bozduğu  Romantik Masal
Bls6RvcCIAAL9VH
Süleyman İspir
Büyükdedem Süleyman İspir, Harput ve Diyarbekir sancaklarının bürokrat eşrafından bir Ağır Ceza hakimiydi. Diğer bürokratlarla birlikte bir gün Harput İttihat ve Terakki sekreteri Resneli Nazım tarafından çağrılmış ve İstanbul’dan gelen emirle uzun zamandır zemini hazırlanan, önde gelen “büyükbaş” Ermenilerin sürgünlerinin ve mallarına el koyma planının pürüzsüz, prosedürlere ve hukuka uygun yürütülmesi için yardımı istenmişti. Sarkis Toughmanian’ın tahmini, muhtemelen o telaş ve yağmada her bürokrat yağmalamak için bir “büyükbaş”ı kendisine seçmiş, Süleyman İspir de hem Harput hem Diyarbekir’den tanıdığı Toros Toughmanian’ı gözüne kestirmişti. Mallarının büyük kısmı zaten Gülbey tarafından gasp edilen, yeğenleri ve kardeşleri öldürülen Toros Toughmanian’a gidip hükümetin bu kararından bahsetmiş ve “Sizleri geri döneceğinizi söyleyerek göndermeyi planlıyorlar fakat yalan söylüyorlar. Sizi ölüme göndereceğiz. Değil dönüşünüz, gidişiniz bile meçhul. Elimde bir sürü yetki var. Kalan malını benim üstüme yaparsan seni ve aileni ortalık yatışana kadar saklar, sonra da Müslüman kimliğiyle sağ salim kaçırırım” diye pazarlık yapmış. Kabul etmek veya öldürülmek seçenekleri arasında kalan Toros Toughmanian, büyükdedeme Harput’taki kösele fabrikasını, kalenin tam karşısındaki kale hamamını ve bir pasaj vermiş (3) ve karşılığında soykırım ve yağma yatışana kadar 1 seneden fazla evimizde saklanmışlar. Sonra Sara hariç tüm aile, büyükdedemden aldıkları Müslüman kimlikleri ile kaçmışlar. Sara’yı neden bıraktınız diye sorduğumda olayı hatırlamayacak kadar küçük olan Sarkis, kolektif aile hafızasını aktardığında dedemden dinlediğim “biz Ermeni kadınları sakladık” masalı da yerle bir oluyordu:
“Evinizde saklandığımız sırada bir gece yarısı, aynı zamanda akrabanız da olan bir İttihat ve Terakki paşası (Tevfik Paşa) ‘Şikayet ettiler, bu evde Ermenileri saklıyormuşsunuz’ diyerek eve baskın yapmış. Ev halkı dil döküp paşayı bizleri teslim almaması için ikna etmeye çalışırken biz de mahzenden çıkıp salona dizilmiş, paşanın kararını bekliyormuşuz. O sırada sizin aileden bir kadın, ablam Sara’yı kolundan tutup öne çıkarmış ve paşaya göstererek ‘kimseye acımıyorsan bu kıza ve karnındaki günahsıza acı’ demiş. Bizimkiler, büyükdedenin ablam Sara’yı hamile bıraktığını orda öğrenmişler.”
Resim
Toughmanyan Ailesi (Sarkis Toughmanyan solda oturan)
Büyükdedem Süleyman İspir, Ermeni Soykırımı sırasında diğer bürokratlar gibi makamının verdiği avantajla “elini kirletmeden” temiz bir şekilde malına mal ekleyip Ermeniler’den aldıkları para ve mal rüşveti karşılığında “evinde Ermeni saklayanlar”dan olmuş, zorla gasbettiği kadını “saklayıp kurtararak” aklanan mütecavizlerden olmuştu.
Aslında Süleyman İspir hiçbir zaman yaptıklarını “kurtardım sakladım” diye anlatmamıştı. Bunu yapması imkansızdı çünkü onun dönemi ve nesli için yaptığı suç olmadığı gibi, bunu anlatacağı jenerasyon olayların şahidi, ortağı ve sorumlusuydu.
Bunu yapması, herkes vatan-millet-din adına gemiyi batırmak ve gemidekileri yağmalamakla uğraşırken ve olanlara şahitken, onun çıkıp gemiyi kurtarmak için kaptanla işbirliği yaptığını iddia etmesi kadar abesle iştigal sayılabilirdi. Büyükdedem Süleyman İspir’in kendisini aklamak gibi bir gailesi yoktu. Çünkü herkesin ortak olduğu bu olayda yapılan suç değil, vatanperverlikti.
Bu “sakladık-kurtardık” masalı, Ermeni Soykırımı’nın suç olduğunu anlayan ve nasıl bir vahşet olduğunu idrak eden sonraki jenerasyonun masalıydı. Çocukları ve torunları onun yaptıklarını sorgulamamak, rasyonalize etmek, meşrulaştırmak ve dedelerinin yaptığının sorumluluğunu almayıp aklanmak için bu kolektif yalanı dolaşıma sokmuşlardı. Bu yüzden anlatılarda muallak bir “biz” vardı. Bu biz hem Ermenileri katletmiş, kadınlara tecavüz etmiş ve mallarını gasp etmişti hem de Ermenileri saklamış, kadınları kurtarmış ve yapılanlara çok üzülmüştü. Her iki durumda da gizli özne “biz”in kullanılmasının sebebi suç ortaklığını açık etmek, ama bunu bütün normalliği içinde yapmaktı.
Gerek Türkiye siyasetinin, gerekse Kürt Özgürlük Hareketi’nin Ermeni Soykırımı’nı ele alışını inceleyeceğim bu uzun yazıda, tam bir Türkiye metaforu olan kendi ailemin ve Türkiye Ermenisi metaforu olan büyükbabaannemin örneğini vermemin, Ermenileri savunur gibi yaparken, aslında onlara ne yaptığımızı anlatması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Yokluğun Varlığıma…
Ermeni Soykırımı, yeni bir devlet yaratabilmek için milli sermayeden yoksun olunduğunu farkeden İttihat ve Terakki’nin hem gayrı Müslimlerin sermayesine el koyarak Sünni sermayeyi yaratmak hem de Balkanlar’da kaybedilen topraklar yerine Ermenilerin yaşadıkları topraklara göz dikerek burayı millileştirmek için hazırladığı soykırımdır. Osmanlı’nın katı merkeziyetçiliği yüzünden servet biriktiremeyen ve sadece köylü kalan (Türk-Kürt-Çerkes) Sünni nüfusun da halklar ve kitleler halinde ortak olup yer aldığı ve İttihat ve Terakki’nin tekelinden çıkardığı bir cinayet-tecavüz-yağma silsilesidir. Ermeni halkı tarihten kazınarak yok edilirken, toprakları ve malları Sünniler tarafından bölüşüldü; beğenilen Ermeni kadınlara tecavüz edilerek zorla el kondu (4).
Soykırım sonrası inkar devleti ve inkar toplumunda yaşamaya mecbur edilmiş hayatta kalan Ermeniler, Talin Suciyan’ın “İnkar Habitusu” (Denialist Habitus) diye tanımladığı şiddet ortamında hayatta kalabildiler. İnkar, soykırımın devamıdır. Soykırımın maddi-manevi şiddeti, inkarla birlikte sembolik şiddete bürünerek devam eder. İnkar habitusuyla çepeçevre sarmalanan Ermeniler hayatta kalabilmek için kendi tarihlerini, yaşadıklarını ve geçmişlerini inkar etmek zorunda bırakıldılar ve inkar etmek sağ kalabilmenin ilk koşulu oldu. Tarihsizleştirildiler, entelektüelsizleştirildiler, muhalefetsizleştirildiler. Kendilerini korumak ilk amaçları oldu ve sahip oldukları tarihi ve entelektüel birikimleri diğer kuşaklara aktarmaları engellendi. Temsiliyet, hak, siyaset, katılım gibi tüm mekanizmaları ellerinden alındı. Türkiye dışında da seslerini duyurabildikleri bir devlet ve muhatap bulamadılar ve ASALA ortaya çıktı (5).
ASALA’nın eylemleriyle gündem olan Ermeni meselesi (6), Taner Akçam’ın 1992 tarihli kitabı ve Agos’un yayın hayatına başlamasıyla birlikte sınırlı -genellikle akademik- çevrelerde konuşulmaya başladı. 2000’lerde öznesini ve izleyicisini sol liberallerin oluşturduğu kişiler konferanslar düzenlemeye başladılar. Çerçevesini ve önceliğini Ermenilerin değil de konuşanların hassasiyetlerinin belirlediği biçimde Ermeni Soykırımı konuşulmaya, romanlaştırılmaya ve anlatılaşmaya başladı. Ama bu öyle bir şekilde gerçekleşti ki, ortaya konan tüm konuşmalar ve anlatılar inkarın devamı, fakat yumuşatılmış versiyonuydu. Hrant Dink’in 2007’de öldürülmesi ise ortasınıf kitlelerin  Ermenileri ve Ermeni Soykırımını “keşfetmesi” açısından bir milat oldu.
Kna Merir Egur Sirim **
Öldürüldüğü güne kadar hakkında pek az şey bildiğimiz, 301’den yargılanırken çok az insan ve bir grup ÖDP’li dışında kimsenin destek vermediği, “tehdit ediliyorum” dediğinde hiç haber değeri taşımayan ve görmezden gelinen Hrant Dink, öldürüldükten sonra bir vicdan aklama nesnesine dönüştürülerek ilahlaştırıldı ve birden bire bugüne kadar davaları ve uğradığı tehdit hakkında tek kelam etmeyen yazar-çizer kesimin “Arkadaşı” veya “Hrant abi”si olurken, ortasınıf kitlelerin “Ahparig”i oluverdi. Maruz kaldığı şiddet karşısında sessiz kalarak öldürülmesine giden yolda büyük sorumluluğumuz olan Hrant Dink’in ölüm yıldönümü anmalarında rol dağılımı değişti ve Hrant Dink’e yapılanlara sessizlikle onay veren bizler, maktülün kimliğini çalarak ve kardeşleşerek cinayeti normalleştirdik.
Hepimiz Ermeni idik fakat bu sadece, kolayca arkadaş-ahparig diye tepeden gasp edebileceğimiz, romantize edebileceğimiz, hakkını savunmamıza gerek olmayan, çünkü “ölü” olan Ermeniler için geçerliydi. Keza Hepimizin Ermeni olduğu aynı tarihlerde Ermeni cemaatinin uğradığı tehditler, zorluklar hiç umrumuzda olmadı. Hrant’ın her biri bir medya aygıtını kullanma fırsatına sahip Arkadaşları, sadece Hrant’ın arkadaşı olarak Ermeni olmayı tercih ettiler. Kitleler anmadan anmaya Hrantlaştılar, Ermenileştiler.
Şüphesiz Hrant Dink’in öldürüldükten sonra bu kadar sahiplenilmesinde ve sembolleşmesinde diaspora Ermenileriyle girdiği tartışmalar ve diasporaya karşı Türkiye’yi savunmasının -veya savunmak zorunda bırakılmasının- rolü büyüktür. Bunun Türkler’in hem Ermenilere ve soykırıma bakışında hem de “iyi Ermeni” anlayışında metonomik bir tutum içerdiğini düşünsem de, bu başlı başına ayrı ve uzun bir tartışma yazısıdır (7).

* Ayşe Özdemir’e, ebediolur.blogspot.com ‘a , Hazal Halavut’a ve Talin Suciyan’a fikir ve önerileri için, Nadin Kitapçıyan’a Ermenice yardımı için teşekkürler.
** Anlamı “Öl ki seni seveyim” olan Ermenice deyim. Գնա մեռիր, եկուր սիրեմ
YARIN:  Yeni bir inkar biçimi olan soykırım anmaları soykırımı nasıl aklıyor ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin “devletleşen” söylemi.
NOTLAR:
1- Bu olayın, yakın zamanda ortaya çıkan ve Gayrımüslimlerin numarayla kodlanarak fişlenmesiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Dedemin nüfusu öz annesine geçince muhtemelen dedem de numaralandırılmış ve hemen okula bilgi verilmişti.
2- Benim anlatılarda Gülbey diye dinlediğim bu kişi Güllü Ağa olarak da bilinir. Musa Anter Hatıralarım isimli kitabında da (S.131)  kendisinden bahseder. Gülbey’in soy isimleri Güldoğan olan torunları hala Diyarbekir’de yaşarlar.
3- Hamam tarihi eser olarak sit alanına dahil edildi. Geri kalan mallar muhtemelen ya satıldı ya da benzeri bir şekilde elden çıkarıldı/başka bir şeye çevrildi. Bu konuda sahih bilgi veremiyorum.
4- Yazıyı daha fazla uzatmamak ve odağı fazla dağıtmamak için Süryanileri, Rumları ve soykırımın detaylı ekonomi-politiğini yazamadım. Soykırım uzun bir süreçle gelişen ve 1800’lü yıllarda başlayan Ermeni katliamlarıyla başladı. Soykırımın sürecini ve ekonomi-politiğini daha detaylı incelemek isteyenler Uğur Ümit Üngör’ün, Ümit Kurt’un, Taner Akçam’ın, Vahan Dadrian’ın ve Çağlar Keyder’in kitaplarıyla Sait Çetinoğlu’nun yazılarını inceleyebilirler.
Soykırım sürecini özetleyen Uğur Ümit Üngör:
https://www.youtube.com/watch?v=y6_InAhUmmM&noredirect=1
Yaratılan milli sermayeye “ünlü” bir örnek olarak Eczacıbaşı’nın servetinin hikayesi aşağıdaki linktedir.
http://www.hayastaninfo.net/selcuk-uzun/4000-selcuk-uzun-ermeni-soykirimi-ermeni-mallerinin-gaspi-ve-malta.html
5-  Ermenilerin soykırım sonrası yok edilişlerinin ve ancak cemaat olabilecek kadar az sayıda kalışlarının etkisiyle çok daha zorlu yaşadıkları “İnkar Habitus”u aslında (38 sonrası) Aleviler başta olmak üzere Kürtler gibi ezilen hakları da kapsayan bir kavram. Tarihsizleştirilme,muhalefetsizleştirilme ve entelektüelsizleştirilme ise memleketin hepsini kapsayan genel bir  politika. Talin Suciyan’ın İnkar Habitusu kavramının daha genel ve tüm ezilen halklar üzerinden okunması daha faydalı olur. Türkçe çevirisi olmadığı için İngilizce bilmeyenlerden özür dileyerek İngilizce linki paylaşıyorum http://www.armenianweekly.com/2013/11/11/examining-the-denialist-habitus-in-post-genocidal-turkey/#
6- Seyhan Bayraktar’ın 1975-2005 tarihlerinde medyada Ermeni meselesini incelediği araştırmasında, Ermeni meselesinin, Ermeniler ve dış etkenler sayesinde gündem olup konuşulabildiğini belirtiliyor. Ermeni Soykırımı’nın Türkiye’de gündem olup konuşulabilmesinin sebebi Diaspora Ermenilerinin bu konudaki gayretleri ve çalışmalarıdır (Politics of Memory: Changes, Continuities and breaks in the discourse about the Armenian Genocide in Turkey)
7- Burda bir parantez açıp Van’daki Vartan (Ermenice zafer) Otel’i ve sahibi Victor Bedoian’ın akıbetini hatırlatmayı elzem görüyorum.
Ermeni Soykırımı sırasında Van’dan kaçan bir Ermeni’nin torunu olan Victor Bedoian, dedesinin topraklarına yıllar sonra dönerek otel açtı. Vanlı bir Müslümanın torunu olan ve dedesi “Hacı” Hüsamettin Altaylı’nın Van’da sahip olduğu 7 kilisenin ve köylerin açıklamasını yapamayan Fatih Altaylı, “Ermeniler Van’ı ele geçiriyor” provokasyonuyla Victor Bedoian’ı hedef gösteren bir haber yazdı. Vartan Otel’in camları Büyük Birlik Partisi il teşkilatı tarafından taşlanarak yere indirildi. Turizm Bakanlığı, Bedoian’ın işletme belgesini elinden aldı ve otelin üç yıldızı polis zoruyla bir gecede söküldü. Bir diaspora Ermenisi olan Victor Bedoian uğradığı tehditler sonucu canını kurtarmak için oteli satarak ABD’ye dönmek zorunda kaldı. “Bu toprakların gelip dibine gömülmek için gözümüz var” demediği ve talepleri çok açık olduğu için hiçbir “aydın” tarafından görülmedi, duyulmadı, hiç gündemleşmedi ve yeterince “ölü” olmadığı için sahiplenilmedi.