Sunday, June 23, 2013

Süryaniler Ahmet Türk'ten arazilerini istedi

Mardin'in Nusaybin ilçesine bağlı Eskihisar (Marin) Köyü'nde bulunan ve 30 yıl atıl kaldıktan sonra restore edilerek 2008 yılında yeniden ibadete açılan Mor Avgin Manastırı'na ait olduğu iddia edilen ancak tapuları BDP'li bazı yönetici ve ailelerin üzerinde olan arazileri alabilmek için Süryaniler harekete geçti.

İstanbul- İsveç'te bulunan Mor Avgin Derneği yöneticilerinin BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Mardin Milletvekili DTK Genel Başkanı Ahmet Türk'e arazilerin iadesi için başvurduğu, sorunun uzlaşıyla çözülmesi için komisyonlar kurulduğu çözüm bulunamadığı için hukuki yola başvurulduğu belirtildi.
DHA'nın haberine göre Süryaniler, sorunun arazileri ellerinde bulunduran BDP'li yönetici ve ailelerin tutumu nedeniyle uzlaşma ile çözülemediğini öne sürerken, BDP Genel Başkanı Demirtaş ise, bu ailelerden BDP'li olanlar olsa bile gayrimüslimlerin hak ve hukukunun yanında olacaklarını söyledi.
"İkinci Mesih" olarak da anılan, Hıristiyanlığın yayılmasında en ön sırada yer alan Mor Avgin, M.S. 300'lü yıllarda Mezopotamya'ya gelip Nusaybin ilçesi yakınlarındaki Bagok Dağı eteğinde kurduğu manastırla misyoner, rahip ve din adamı yetiştirerek Hıristiyanlığın Anadolu'ya yayılmasını sağladı. 1970'li yılların sonuna kadar aktif olan Mor Avgin Manastırı, Süryaniler'in büyük bölümü çeşitli nedenlerden dolayı Avrupa ülkelerine göç etmek zorunda kalınca, terk edildi. 2008 yılında restore edilen manastırın tekrar ibadete açılması üzerine Avrupa'da bulunan Süryani cemaati, manastıra ait olduğu ve köylülerin 1970 yılında yapılan kadastro çalışmaları sırasında gerçek dışı beyanlarla üzerlerine tapuladığını iddia ettikleri arazileri tekrar alabilmek için 2009 yılında harekete geçti. Manastıra ait olduğunu iddia ettikleri arazilerin şu andaki sahiplerinin büyük oranda BDP'li olduğunu öne süren İsveç Mor Avgin Derneği yetkilileri, dava açmadan önce arazi sorunun uzlaşı yolu ile çözülebilmesi için ilk olarak BDP yetkilileri nezdinde girişimlere başladı.

BDP Komisyonları işe yaramadı
Mor Avgin İsveç Derneği, arazileri alabilmek için 2010 yılında BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile görüştü. Demirtaş'ın girişimiyle Almanya ve İsveç'ten gelen Süryaniler, BDP'li yetkililer ve bölgenin ileri gelenleri Nusaybin'in Beyazsu (Ava Spi) bölgesinde bir araya gelerek sorunu ele aldı. Görüşmeler sonunda konunun takip edilmesi ve çözüm yollarının bulunmasında görev yapmak üzere aralarında BDP'li ve Süryani dernek yöneticilerinde bulunduğu 6 kişilik komisyon kuruldu. Komisyonun 7 ay geçmesine rağmen somut bir çalışma yapmaması üzerine Süryanilerin temsilcileri, BDP Genel merkezindeki yetkililere 7 Mart 2011 tarihinde bu konuyla ilgili yazı yazdıktan sonra bu kez 9 Nisan 2012 tarihinde Ankara'da BDP Genel merkezinde Demokratik Toplum Kongresi Genel Başkanı ve Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk ve BDP milletvekilleri ile görüştü. Burada alınan kararla eski komisyon feshedildi, yerine yine Süryani ve BDP'li yetkililerin bulunduğu ikinci komisyon kuruldu.

'Halklarımızın kardeşliği için yardım edin'
Bu komisyondaki isimlerin de manastır arazilerinin iade edilmesi yönünde çalışma yapmaması üzerine İsveç Mor Avgin Derneği yöneticileri, 1 Ekim 2012 tarihinde BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'a yazı gönderdi. Yazıda, bölgedeki halkların kardeşliğinin pekişmesi için arazilerin iade edilmesi gerektiği belirtilerek şöyle denildi: "Mor Avgin Manastırımızın mülk ve mağaralarının tekrar manastırımıza iade edilmesi için şimdiye kadar nezdinizde ve BDP yetkilisi bazı arkadaşlar nezdinde girişimlerde bulunduk. İsveç'e yaptığınız ziyaret esnasında sizinle yaptığımız görüşmede de bu konu ile ilgili talep ve beklentilerimizi dile getirmiştik. Süryaniler'in bölgeden Avrupa ve batı ülkelerine toplu göç etmek zorunda kalması ardından, son 30 yıl içerisinde eskiden beri manastırımıza ait olan bazı tarihi mülk ve mağaralar, civardaki bazı köylülerin eline geçmiş ve bugüne kadar kendileri tarafından işlenerek hasılatları kendilerince toplanmaktadır. Mor Avgin Derneği olarak artık eski çağlardan beri manastırımıza ait olan bu toprakların bir an önce tekrar esas sahibi olan manastırımızın yetkililerince işletilmek ve tapulanmak üzere iade edilmesini istiyoruz. BDP olarak bu gibi konulardaki hassasiyet ve geçmiş çalışmalarınızı da göz önünde bulundurarak, ayrıca çok kültürlü ve tarihi eserleriyle dünyaca tanınmış bölgemize tarihten miras kalan bu eserlerimize de hep birlikte sahip çıkmak, halklarımızın kardeşliğini pekiştirmek ve bölgedeki kültür mirasımıza birlikte sahip çıkmak için bu konuda gerekli yardım ve desteğinizi esirgemeyeceğinizi biliyoruz."

1 aile 200 dönümü iade etti
Yazıda, manastıra ait arazileri ellerinde bulunduran Hacı Bahri ailesinin 200 dönümlük araziyi tekrar manastıra iade ettiği belirtilirken, "Bunun söz konusu manastırımıza ait diğer toprak, arazi, mağara ve mülkleri ellerinde bulunan komşu ve hemşerilerimize de örnek teşkil etmesini umuyoruz" denildi.

'BDP'li aileler çözümü engelliyor'
Yazıda, sorunun uzlaşı yoluyla çözülmemesine arazileri ellerinde bulunduran BDP'li bazı ailelerin neden olduğu, oluşturulan komisyonların somut sonuç elde edemeyince 9 Nisan 2012 tarihinde İsveç Mor Avgin Derneği yönetim kurulu üyelerinin Ahmet Türk ve beraberindeki heyetle Ankara'da dava ile görüştüğü hatırlatıldı. Yazıda, şöyle devam edildi: "Bu görüşmede alınan karara göre Haziran 2012'de derneğimiz tarafından Nusaybin'e iki arkadaş gönderildi. Bölgedeki BDP yetkilileri ile merkezden alınan karara göre soruna çözüm yolları aranacak ve bir neticeye varılacaktı. Ama görüşmelerimizde alınan kararlar doğrultusunda tekrar bir komisyon oluşturuldu. Şu ana kadar olumlu bir çözümün olmamasının başlıca sebebi; manastırımız Mor Avgin'e ait toprakları bugün işletenlerin bölgede yaşayan bazı BDP üyesi ve yetkilisi olan şahısların ve akrabalarının ellerinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum davanın çözümünü daha da zor bir hale getirmektedir."

'Hukuki süreci başlatıyoruz'
Mor Avgin Manastırı Derneği olarak, hukuk yollarına başvurması ve davanın hukuksal takibini yapması için Diyarbakır'dan Avukat Serhat Karaşin'in görevlendirildiği anlatılan yazıda şöyle denildi: "Uygun bir tarihte ve yerde, hem davamızın haklılığını daha detaylı bir şekilde sizlere aktarabilmek, hemde bundan sonra bu konuda atacağımız adımlar konusunda görüş ve tavsiyelerinizi dinlemek üzere Mor Avgin Derneği temsilcileri ve avukatımız ile bir görüşmeye değerli zamanınızın bir kısmını ayırabilirseniz seviniriz."
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'a gönderilen yazıdan sonra Mardin Süryani Kadim Deyrulzafaran Manastırı ve Kiliseleri Vakfı adına İliye Kırılmaz Mor Avgin Kilisesi'ne ait arazilerin şu anda kimin adına tapulu olduğunun tespit edilmesi için avukat Serhat Karaşin aracılığıyla Nusaybin Sulh Hukuk Mahkemesine 6 ay önce dilekçeyle başvuruda bulundu. Kırılmaz dilekçesinde sıkıntılı dönemler geçiren Süryani toplumunun bir süre manastırı terk etmek zorunda kaldığı, kalanların, toprak ve Manastıra sahip çıkamadığı, kendileri için kutsallık taşıyan arazilerin gerçeğe aykırı beyanlarla köylüler tarafından adlarına tescil edildiği, açılaçak zilyetlik ve tescil işlemlerine ilişkin davalara delil teşkil etmesi için şu anki maliklerinin ve zilyetlik durumlarının kayıtlarının çıkarılması istendi.

'BDP, köylüleri ikna etmeli'
İsveç Mor Avgin Derneği'nin avukatı Serhat Karaşin, köy halkının da bu arazilerin manastıra ait olduğunu bildiğini, 1970 yılındaki idari ve mülki amirlerin beyanı ve çeşitli belgelerde de bu arazilerin manastıra ait olduğunun mevcut olduğunu, sorunun uzlaşıyla çözülmesi şu ana kadar köylülerle yaptıkları görüşmelerden somut bir sonuca ulaşamadıklarını söyledi. Karaşin, arazi sorununu gidermek için irade ortaya koyma yönünde tavır gösteren BDP'nin köylüleri ikna etmesi gerektiğini dile getirdi.
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, gayrimüslimlerin Türkiye genelinde ve bölgede mal varlıklarıyla ilgili çok ciddi haksızlıklar bulunduğunu söyledi. Demirtaş şunları söyledi: "Kadastro işlemleri yapılırken, o insanlar burada olmadığı, zorunlu olarak sürgüne, göçe tabii tutuldukları için kadastro esnasında oradaki ahali çoğu yerde söz konusu araziyi kendi üstlerine yazdırmışlar. Hukuk gereği o dönemde itiraz olmayınca, itiraz süresi de geçince haksız bir şekilde gayrimüslimlerin malları bölgedeki bazı ailelerin eline geçmiş. Bazı yerlerde korucu aileleri fiilen el koymuş bu arazilere. Gayrimüslim yurttaşlar kilise arazileriyle ilgili davalar açıyor. Mahkemeler bu konuda doğrusu tarihi gerçekleri esas almak yerine bu kadastro yapılırken, yapılmış hileli tutanakları esas alıyor. Haksız yere el konulmuş, şu veya bu gerekçeyle haksızlığa uğramış bütün gayrimüslim yurttaşların, kiliseye ait araziler konusunda hakkının iade edilmesini istiyoruz. Her halükarda orada söz konusu aile BDP'li de olsa gayrimüslim ailelerin hak ve hukuku neyse biz onun yerine getirilmesi için hep yanlarında olduk. Bunun için mahkeme kararı gerekiyor. Mahkeme maalesef aleyhe kararlar veriyor. Karar Yargıtay'a gitse oradan dönüyor."

Manastır'ın halen suyu yok
1700 Yıllık Mor Avgin Manastırı, restore edilerek yol yapılıp tekrar faaliyete sokulurken suyunun olmaması, manastırdaki papaz ve görevlileri zor durumda bırakıyor. Manastır sakinleri su ihtiyaçlarını ise çevredeki komşu köylerden sağlıyor.
Mor Avgin Manastır'ına ait olduğu söylenen arazilerin tekrar geri alınabilmesi için 10 yıldır mücadele eden Mardin Kırklar Kilisesi Papazı Gabriel Akyüz, Manastır'ın Trabzon'daki Sümela Manastırı'nın benzeri olduğunu söyledi. Akyüz, "Manastır 1980'den sonra adeta terk edildi. 2 yıl öncesine kadar da bu böyleydi. 2 yıl önce biz manastıra rahip atadık. Devlet manastırın yolunu yaptı. Ancak, henüz su verilmiş değil. Manastıra bir an önce su da verilmesini bekliyoruz" dedi. Manastırın mülkiyetinin Mardin Süryani Kadım Deyrülzafaran Manastırı ve Kiliseleri vakfına ait olduğunu belirten Gabriel Akyüz, şöyle dedi: "Manastırın tapusu vakıftadır. Bu tapu 1951'de Asliye Hukuk Mahkemesi kararıyla alınmıştır. Tapuda manastır sınırları '3 dağ silsilesi ile çevrilidir" diye geçiyor. Güney cephesi ise dere kadar olarak belirlenmiş. Biz dereyi ele alıyoruz. Dere ise ovaya kadar uzanıyor. Manastır 1970 ile 2-3 yıl önce yapılan kadastro çalışmaları sırasında 2 kez mağdur oldu. Manastır ve arazilerinin tapuları olmasına rağmen kadastro arazileri çok küçültmüştür. Kadastro çalışmalarında manastırın arazisi 37 dönümle sınırlandırılmıştır. Köylüler aralarında orayı zapt etti. Köylüler iki partili olduğu için kendi aralarında anlaşmayıp onlar birbirine düşerken biz de arazileri almaya müdahil olduk. 1970 yılında yerel mahkeme yani kaymakamlığın oluşturduğu komisyon bu arazilerin manastıra ait olduğunu kabul etti ve arazileri manastıra verdi. Arazilerin Manastıra ait olduğuna dair elimizde iki karar var. Bu kararlarla birlikte dava açtık şimdi sonucunu bekliyoruz."

Köylüler: Manastıra ait arazi yok
Mor Avgin Manastırı yakınlarında bulunan Eskihisar köyü sakinlerinden Haşo Dinç ise, Manastır'ın da daha önce kendilerine ait olduğunu Süryaniler'in talep etmesi üzerine onlara verdiklerini belirterek, "Papazları geldi bizden kiliseyi istedi. Biz de kiliseyi onlara devrettik. Biz vermesek herkes bizi haksız ederdi. Kilise; Müslümanlar'ın değil Hıristiyanlar'ındır diye. Kiliseye ait araziler falan yok. Bir kaç dönüm var onuda Girmeli beldesinde birileri sürüyor" dedi.
 
23 Haziran 2013

Saturday, June 22, 2013

Trajik sondan komik bir başlangıca: FKF girişimi

İhsan Çaralan
  • Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), 1960’ların ortasında, liberalizm ile sosyalizmin, devrimcilikle reformizmin henüz ayrışmadığı, herkesin kendi kafasına göre sosyalist, kendince anti emperyalist, devrimci ya da sosyal demokrat olduğu bir dönemde, “tartışma kulübü” olarak kurulmuş bir örgütlenmedir. Ama (herkesin kendince olsa da) sosyalizm ve antiemperyalist mücadelenin, harekete geçmeyi, mücadele etmeyi hissettirmeye başlamasıyla birlikte FKF etrafında toplanan gençler, hızla FKF’den kopmaya başlamış, önce Deniz Gezmiş ve arkadaşları FKF’den ayrışarak Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB)’ni kurmuş, sonra da DÖB ve daha geniş bir öğrenci gençlik kesimi birleşerek dönemin en etkili gençlik örgütü olacak olan Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (Dev-Genç)’nu, kurmuşlardır. FKF bu dönemden itibaren reformcu, parlamentarist, “güler yüzlü sosyalizm” savunucusu kimi öğrenci ve akademisyenlerin örgütü olarak, (örgüt demek bile yanlış, bir çevre olarak) kalmıştır.
    FKF’LİLERİN SON EYLEMİ
    Bu dönemden sonra hiçbir etkinliği kalmayan FKF, mücadele eden gençlik kesimlerini “goşist” olarak suçlayan, “akıllı sosyalistler” olarak gençlik mücadelesi içinde mücadeleyi geriye çekmenin etkisiz odağı olarak kalmış, yavaş yavaş da sönüp gitmiştir. FKF’nin değilse de FKF’lilerin bilinen son eylemleri de; 6. Filo‘yu protesto etmek için Taksim’den Dolmabahçe’ye akan gençlik kitlesinin önüne İTÜ’nün Gümüşsuyu binası önünde, ele ele tutuşup barikat oluşturarak, gençlerin
    Dolmabahçe’ye inmesini engellemek için son bir gayret göstermeleri olmuştur.
    Hani bugün gençliğimizin her 6 Mayıs’ta, Denizleri anmak için Taksim’den Dolmabahçe’ye inmelerine neden gösterdiğimiz, Dolmabahçe’ye çıkan 6. Filo’nun erlerinin denize atıldığı eylemi engellemek istemiştir FKF’nin kalıntıları. Ve bu FKF’lilerin son eylemidir. Bir daha da FKF adına bir tutum ve etkinliğe en azından gençlik içinde pek rastlanmamıştır.
    Ne var ki bugün, her yıl bu eylemin “izinden yürüğünü” göstermek için Dolmabahçe’ye inen bir siyasi partinin gençleri, kendilerini “FKF’yi yeniden kuran gençler” olarak lanse etmektedir. Ve tabi burada şu soru geliyor akla; bu gençler acaba bundan sonra Dolmabahçe’ye mi yürümeyecekler, yoksa hem Dolmabahçe’ye yürüyüp hem de o yürüyüşü 44 yıl önce engellemek isteyenlerin mirasçısı oldukları üstünden FKF faaliyeti yapma çelişkisinin ağırlığını mı taşıyacaklar?
    İşte FKF’nin gençlik mücadelesi açısından, sonrasına uzanan bir etkisinin olmaması, dahası olumlu ciddi bir etkinliğe, kendine has bir özelliğe sahip olmaması nedeniyle, onca 68 hayranlığına karşın, bugüne kadar sol çevreler içinde FKF kurmak isteyene pek rastlanmamıştır. Doğrusu ya, tek olumlu yanı “ilk” ve “ne yapılacağının bilinmediği” bir zaman diliminde kurulmuş olan ama sonra gençlik hareketi içinde onu geriye çekmenin merkezine dönüşen bir gençlik örgütünü, kendisini devrimci, mücadeleci, hatta komünist göstermek isteyen hangi çevre yenden kurmak ister ki?
    FKF'Yİ YENİDEN KURMAK
    Ne var ki istenmiştir. Ve yaklaşık iki aydan beri bir siyasi çevrenin gençleri “FKF’yi yenden kurmak”la övünmektedirler. Peki bu çevre ve gençleri kurdukları FKF’nin geçmişteki rolünü ve bugün kendilerine ne katacağını bilerek mi bu ismi tercih etmişlerdir?
    Elbette bunu gençler yapsa, doğrusu çok da üstünde durmaya değmezdi; “Nihayet gençtirler, bilmezler FKF’yi ve onun nasıl bir miras bıraktığını” diye düşünülebilirdi ama öyle değildir. Çünkü bu gençler kendisine “komünist” diyen, her sözün başını vurgulamaktan hoşlanan bir partinin gençliğidir ve büyük olasılıkla da bu parlak fikri, “ağabeyleri” vermiş olmalıdır. Ve öyle anlaşılmaktadır ki, bunu yaparken bugünkü gençlik politikalarıyla FKF’nin özellikleri arasında nasıl bağ kurabileceklerini de çok umursamamışlardır. “Biz yaptık oldu!” işte demektedirler.
    MEVTAYI İYİ BİLMEZDİK
    Evet, FKF hakkında bugüne kadar sadece gençlik hareketinin tarihiyle ilgili incelemeler yapanlar, onu bir ilk girişim olması bakımından bir yere koymuşlar, bu “ilklik” bakımından, sonradan onun ne hale geldiğini de çok önemsemeden, belirli bir saygıyla da söz etmişlerdir. Bu yüzden de bugüne kadar FKF siyasi polemiklere pek konu olmamıştır. Çünkü FKF sonraki yıllarda gençlik hareketi içinde bir çizgiyi temsil eden bir eğilim olarak sürmemiştir. Aynı nedenle bizler de bugüne kadar bu konuda pek bir şey söylemedik.
    Ama bugün FKF, hem de bir ad ve geçmiş istismarcılığından da öte gençlik hareketinde yeni bir bölünme yaratmak amacıyla da “FKF’yi yeniden kuruyoruz” diye, bir marifet yapıyormuş gibi böbürlenerek, ortaya atılınca, “neyin kurulmak istendiği”ni de konuşmak gerekmiştir. Yoksa amacımız, “40 yıl önce şunlar olmuştu; şunlar kötü işler yaptılar” diye “ölüp gitmiş” bir örgütlenme üstünde tartışmak değil. Evet biliyoruz; ölünün arkasından kötü konuşmak geleneğimizle pek uyuşmaz. Ama ne yaparsınız ki, ölüyü sahiplenir görünenler tabutta “Ölümsüz bir Aziz” yattığını iddia edip onu yeniden ortaya çıkarmaya kalkınca, “mevtayı nasıl bildiğimizi” de söylemek kaçınılmaz oluyor.
    BİR ÇİZGİNİN AD'LA BULUŞMASI
    Biz “adcı” değiliz. Yani bir nesnenin ne olduğunu onun adı belirlemez. Bu yüzden de bugün bir gençlik kesiminin adlarını FKF koyması, onun niteliğini belirlemezdi. Ama, bunu “FKF’yi yeniden kuruyoruz”a dönüştürüp, ne yapmak istediklerinden çok, (Kaldı ki yaptıkları kendi fraksiyonlarının sorununu tüm geçliğin sorunuymuş gibi koymaktır.) FKF’yi kuruyoruz propagandası yapılınca, tartışma ister istemez “FKF neydi?”ye gelmiştir. Hele de FKF adını, sanki geçmişte görülmemiş mücadeleler vermiş mücadeleci bir gençlik örgütü varmış da bugün gençlik mücadelesini, sorunlarını onun mirası üstünden aşacaklarmış havası yaratılınca elbette sorun bir “ad” sorunu olmaktan çıkıp; bir çizginin “ad”la birleşmesi olmuştur. Bizi “ölünün arkasından kötü konuşmaya” zorlayan da bu olmuştur.
    Evet gençlik hareketinin devasa sorunlarını aşmaktaki zorluklar, kimi gençlik çevrelerini geniş gençlik yığınlarını birleştirecek bir platform açarak, gençlik mücadelesini birleştirerek sorunlarını aşma yerine, kendi fraksiyonlarının sorunlarını “çözmek” için yol yöntem arayışına, günü kurtaran çözümlere sarılmaya indirgemektedir. O zaman da böyle savrulmalar yaşanmakta; dünyanın, hayatın gerçeklerinden hareketle sorunları çözmek yerine “ölmüş ataların ruhlarına” sığınmak, onlardan medet ummak daha kolay gözükmektedir.
    SORUN SİYASİ GÜÇLERİN SAVRULMASI
    Kaldı ki bugün sorun ilk FKF döneminde olduğu gibi gençliğin bir savrulması sorunu değil arkalarındaki siyasi güçlerin savrulması olarak ortaya çıkmaktadır.
    Bu yüzden burada ister istemez akla Marks’ın (*); “Tarihte her önemli olay iki kez tekrar eder; birincisinde trajedi ikincisinde komedi olarak” şeklinde ifade ettiği ibare gelmektedir.
    Çünkü FKF’nin yeniden kurucuları şahsında bunu görüyoruz. İlk FKF, Dolmabahçe’ye inmek isteyen gençlerin önüne barikat oluşturmaya kalkarak trajik bir sahneyle bitmişti; şimdi FKF’yi yeniden kuracaklarını iddia edenlerle de hem iddialarıyla hem yeni FKF’ye biçtikleri rolle, hem de bu kuruluş sürecinde giriştikleri çocuksu atraksiyonlarla bu son FKF’yi daha baştan bir “komedi” olarak sahneye çıkarmaya çalışıyorlar.
    Olan budur!
    (*) Hegel’in tarih felsefesinde yaptığı bir değerlendirmede “Tarihte her önemli olay iki kez tekrar eder” demesini ele alan Marks, Louis Bonapart’ın Darbesi’ni incelerken, Hegel’in bu sözüne, “birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak” eklemesini yaparak Hegel’in sözü üstünden Napolyon Bonapart’ın 1799 darbesiyle yeğeni Louis Bonapart’ın 1851 darbesini karşılaştırmıştır.
    * Bu yazı gazetemizin Genç Hayat ekinin 180. sayısında yayımlanmıştır.

Friday, June 21, 2013

​21 Haziran 1934: Bir Asimilasyon Aracı Olarak Soyadı Kanunu

​21 Haziran 1934: Bir Asimilasyon Aracı Olarak Soyadı Kanunu

İttihat ve Terakki'den devraldıkları yöntem, kadro ve usullerle bir ulus-devlet inşa etmeye çalışan Kemalistler, projelerinin önünde engel olarak gördükleri "Türk-olmayan" unsurları asimile etmek için çeşitli teknik ve taktikler geliştirdiler. Bunların en önemli ve ağırlarından biri, "Soyadı Kanunu" adı verilen uygulamaydı. Kürtler ve Anadolu'nun katliamlardan kurtulabilen Hıristiyan halkları bu şekilde zorla Türkleştirilmeye çalışıldı.
İttihat ve Terakki'yle birlikte başlayan ulus-devlet kurma projesi, Mustafa Kemal liderliğindeki Kemalistler tarafından kararlılıkla sürdürüldü. İttihatçı kadrolardan oluşan Kemalistler, dünya savaşı esnasında uyguladıkları politikaları uygulamaya devam ederek, cumhuriyetin içinde "ulusal birliğe" zarar vereceklerini düşündükleri bütün unsurları çeşitli şekillerde tasfiye ettiler. Fiziksel olarak ortadan kaldırmadıklarını ise asimile etmek için ellerinden geleni yaptılar. Soyadı Kanunu, bu çabaların en etkileyicilerinden biridir.
1934 yılında çıkarılan kanun ile herkese zorla bir soyadı verildi. Türk adı dışındaki etnik çağrışım yaptıracak bütün isimlerin soyadı olarak kullanılması yasaklandı. "Medenileşmenin" bir nişanesi olarak gündeme getirilen kanun, Bakanlar Kurulunca hazırlanan "soyadı nizamnamesiyle" uygulamaya sokuldu. Buna göre Kürtoğlu, Arnavutoğlu vb gibi milliyete vurgu yapan isimler soyadı olarak alınamayacak; "yan, of, viç, pulos, zade, mahdumu" gibi takılar kullanılamayacak, soyadları mutlaka Türkçe olacaktı. Bireyin kendi tarihi ve kimliğiyle bağlantısını koparmayı hedefleyen bu uygulamaya, benzer politikaların uygulandığı birçok yerde rastlamak mümkündü.
Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde seçkinlerin istedikleri soyadını almalarına izin verilirken, özellikle Kürtlerin yaşadığı bölgelerde nüfus memurluklarına isim listeleri gönderildi. Nüfus memurları, fikirlerini sormaya bile gerek görmeden Kürt ailelere uygun buldukları "Türkçe" isimleri verdiler. Bunlar Kürtlerin ulusal kimliğiyle, kültürüyle, yaşam tarzıyla, geçmişiyle ve gelenekleriyle en küçük bir ilgisi olmayan isimlerdi. Pek çok Kürt, "Türk" gibi abes soyadlarını kullanmak zorunda kaldılar. Birçok aileye aynı soyadı verildiği için, kayıtlarda ciddi karışıklılar yaşandı.
Kemalistler bu şekilde Kürtleri Türkleştirdiklerini sandılar, ancak bunun böyle olmadığı çok açık bir şekilde ortaya çıktı. Kürtler tüm baskılara, işkencelere, katliamlara rağmen ayağa kalkarak direndiler, direnmeye devam ediyorlar.
http://www.marksist.org/tarihte-bugun/11964-21-haziran-1934-bir-asimilasyon-araci-olarak-soyadi-kanunu


 Secim 95: Milletvekili Listesi
AHMET IYIMAYA
CEMALETTIN LAFCI
SAMI KUCUKBASKAN
SEMA PISKINSUT
SERIF CIM
NECMI HOSVER
RAMAZAN YENIDEDE
OMER NAIMI BARIM
KAHRAMAN EMMIOGLU
MUKADDER BASEGMEZ
UFUK SOYLEMEZ
HASAN DENIZKURDU
SALIH KAPUSUZ
OSMAN PEPE
YAHYA USLU
ESAT BUTUN
SUKRU YURUR
 

Wednesday, June 19, 2013

Polis 20 Günde Ne Kadar Biber Gazı Kullandı?

Türkiye / Gündem

Polis 20 Günde Ne Kadar Biber Gazı Kullandı?

Radikal.com.tr - Gezi Parkı eylemlerinde yaklaşık 130 bin biber gazı fişeğinin kullanılması ve bazı TOMA’ların zarar görmesi nedeniyle planlama dışı gaz ve TOMA ihalesine çıkılacak.
Taksim’deki Gezi Parkı’nda başlayan ve yurt geneline yayılan protesto eylemlerinde yoğun biçimde kullanılan biber gazı stokları azalan Emniyet Genel Müdürlüğü, planlama dışı 100 bin biber gazı alımı için harekete geçti. Polisin, protesto eylemlerinde 130 bin dolayında gaz fişeği kullandığı belirlendi.
Milliyet’in haberine göre, protesto eylemlerinde göstericilere yönelik yoğun biçimde biber gazı kullanılması sonucunda Emniyet Genel Müdürlüğü stoklarındaki biber gazı miktarında önemli oranda düşüş yaşandı.
ÖNGÖRÜLEN MİKTAR AŞILDI
Eylemlerde yaklaşık 130 bin fişek dolayında biber gazının öngörülen miktardan fazla kullanılması nedeniyle planlama dışında yeni alım yapılması kararlaştırıldı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nde yapılan değerlendirmeler sonucunda, yaklaşık 100 bin dolayında yeni biber gazına ihtiyaç olduğu tespit edildi. Gezi Parkı olaylarının sürebileceği ya da yeni olayların yaşanabileceğini gözönünde bulunduran emniyet birimlerinin bu amaçla acil ihaleye çıkacağı öğrenildi.
İkmal ve Bakım Dairesi’nce ihale hazırlığı başlatıldı. Emniyet’in daha önce bütçe ödeneğinden 2013 yılı için aldığı yaklaşık 150 bin gazın yanısıra yeni alınacak 100 bin adet biber gazının alımı için Maliye’den yeni bütçe ödeneğinin talep edileceği, olumsuz yanıt alınması halinde ise Başbakanlık Örtülü Ödeneği’nden alım yapılmasının planlandığı kaydedildi.
Olaylarda kullanılan TOMA araçlarının zarar görmesi nedeniyle de yeni TOMA ve Shortland tipi zırhlı araç alınması planlandı. Bu çerçevede, 45 TOMA ve 15 Shortland araç alınmasının öngörüldüğü kaydedildi.
Milliyet / Radikal

Monday, June 17, 2013

Stolen Generations / Australian Aboriginal Brief History


 
This section of the ReconciliACTION website explores the policy of forcibly removing Aboriginal and Torres Strait Islander (Indigenous) children from their families. It is estimated that 100,000 Indigenous children were taken from their families and raised in homes or adopted by white families, up until the 1960s. The policy was designed to ‘assimilate’ or ‘breed out’ Indigenous people. These children became known as the ‘Stolen Generations’.

http://reconciliaction.org.au/nsw/education-kit/stolen-generations/
http://www.creativespirits.info/aboriginalculture/history/myall-creek-massacre-1838

Thursday, June 13, 2013

Welcome to Chappulcity – Alp Tekin Babaç


13 Haziran 2013

The aesthetics of this city neither fits in the borders of post-modernism nor can be explained with orientalist arguments. It’s neither romanesque, nor gothic… This city is the city of “a few chappullers” or in short: “Chappulcity”
The actions starting against the bulldozers violating  Taksim Gezi Park turned into a country-wide revolt. Despite the heavy attacks from the police the protestors regained the Taksim Square in the 1st of June. All the colors from the social opposition captured the Taksim Square, the Gezi Park and the İstiklal Avenue. In a lot of cities, the banned squares belonged to the social opposition; and in many cities the clashes are continuing.
It all started with the “pedestrianisation of Taksim project”, followed by the “historical Artillery Quarters and shopping mall project”. In the end the actual project of “economically excluding the oppressed from the city project” coupled with the “political exclusion project” -which became clearer with the police attacks- created its own opposition against it.
This opposition stand against the AKP government as a brilliant comeback of the ones expelled from the city centers.
If the project of AKP came to life, worker Ahmet who spent years sitting on the benches in Taksim Gezi Park to relax and renovate would have to pay for this relaxation in that mall. Whereas today the worker Ahmet can go to Gezi Park and relax without paying, eat without paying or provide food for the people there just like other people are doing now.
The aesthetics of this city neither fits in the borders of postmodernism nor can be explained with orientalist arguments. It’s neither romanesque, nor gothic… This city is the city of “a few chappullers” or in short: “Chappulcity”.
Chappulcity makes clear the clues of how a city can be different from the city of the rich.
The city of the chappullers introduces an unusual city texture to the eyes looking from the outside walking from the Istiklal Avenue to the Taksim Square now, in the early days of June. Its city texture is rather ”disorderly”, asymmetric and decorated with street writings inexplicable by any known bourgeois designment principle. This aesthetic is virtually a written document of the current situation created by AKP rulership. The revolt against prohibitive AKP government is turning every empty space and walls of the city into a free billboard. These free billboards show the scale of AKP’s oppression against the freedom of expression. Just like in Picasso’s Guernica painting, the youth are literally saying “This is your handiwork!” to AKP.
While the Chappulcity is exhibiting the police vehicles in an outdoor museum, an abandoned prefab house is turned into a Revolution Museum. This museum is exceeding the limits of classical museum culture because instead of showing the past, notes to the future are written in this museum. Chappulcity has its orchard, its coffee house, its ChappulTV, market, infirmary, library, common dining places, kitchens, stages, concert areas, speaking podium, coordination table. An area called “No Tayyip Area” is established for children. In this area the artists are painting with the kids and the kids are exhibiting their work in their own way.
Let’s have a look at maybe the most important aspect of Chappulcity. There is no police in this city. Reminding that “polis” means “city” in the old languages, looking at Chappulcity, it is possible to see that a city with no police means “freedom”.
The “merry children” who throw stones at riot control vehicles are fully respectful against each other. Not only that, the mythicised “brotherhood” which AKP government has promised by constantly talking about “sensitive balances” is naturally formed in this city. Many of “bad things” AKP strived to ban are done here: People are drinking, lovers can kiss, can hold hands, everyone can paint, can read, can draw comics, can take up journalism, women can wander until late nights freely. Briefly stated: No possession, no thievery.
Another important feature of Chappulcity is that the cleaning is made with cooperation. Moreover the municipal street sweepers are joking with the people doing the cleaning. They are taking photos of the women doing cleaning.
A photo which I wasn’t able to shoot when I was strolling with a camera in my hand might give an insight about the culture of living together in this city. Kurdish youngsters doing “V sign” with their hands and saying guerilla anthem “Hildin ala sor, berxwedan jiyan” are accompanied by two women with bandanas written “We’re the soldiers of Mustafa Kemal” also doing the “V sign”. Not only this, Islamists, Alewis, Kurds, Turks, leftists, rightists, supporters of the soccer clubs Galatasaray, Fenerbahce, Besiktas, Trabzonspor, heterosexuals, transsexuals, everyone in this city is together.
In the foundation of this Chappulcity; concrete, stones, cobblestone pavement, iron, and wood are used like any other city. But they were not used to build houses; instead they were used to repel riot control vehicles and form roadblocks. The residences were made with tents in this city won with wood, stones and iron. The builders of this city was not the construction workers. The builder mixture of university students, high school students and proletarianised middle-class unified and took action with the accumulated rage against their uncertain future because of precarity and intervention to their lifestyles.
Very images of Chappulcity are already being formed in Antalya Republic Square, Eskisehir Espark, Izmir and many other places…

Tuesday, June 11, 2013

Erdoğan, “Gezi”de strateji değiştirdi: Böl, yönet!

Erdoğan, “Gezi”de strateji değiştirdi: Böl, yönet!
Erdoğan, 15 gündür süren Gezi Parkı olaylarının ardından demokratik istemleri karşılamak yerine yeni bir stratejiye yöneldi. Erdoğan yeni muhalefeti psikolojik savaşla bölmeye çalışıyor
Tarih: 11 Haziran 2013, 15:35

Ülkeyi dayatmalarla yöneten, yaşam tarzına müdahale eden, kurduğu tek adam yönetimiyle baskılarını giderek artıran, sonunda toplumun patlamasına neden olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 15 gündür süren Gezi Parkı olaylarının ardından geri adım atıp demokratik istemleri karşılamak yerine yeni bir stratejiye yöneldi. Erdoğan ve hükümet, kendiliğinden oluşan ve siyasal kimliği olmayan muhalefeti çok sevdiği psikolojik savaşla bölüp bastırmaya çalışıyor. Erdoğan’ın, Cumhuriyet mitinglerinden sonra olduğu gibi yeni bir baskı ve korku dalgası yaratmaya niyetlendiğinin işaretleri de geliyor.

Bu işaretlerin ilkini dün yapılan Bakanlar Kurulu’ndan sonra basının karşısına geçen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç verdi. Arınç, toplantıda 6.5 saat boyunca Gezi Parkı olaylarını değerlendirdiklerini söyledi. Arınç, 15 gün boyunca meydanlara dökülen insanların en önemli talepleri olan katılımcı demokrasi ve özgürlüklerin artırılmasına “Bunlar politik” talepler diyerek, şu karşılığı verdi:

PATRONA HALİL İSYANIYMIŞ!

“Siz kendinizi Taksim ile sorumlu görüyorsanız veya insani çevreye duyarlı bir anlayışınız varsa biz sizi muhatap kabul ederiz. Bu konuyu yeni baştan görüşebiliriz. Ama diğer talepleriniz politik taleplerdir. İkincisi, Türkiye bir hukuk devletidir. Böyle Patrona Halil İsyanı’nda kelle isteriz gibi, onu görevden alın, bunu şöyle yapın. Böyle bir anlayış 2013 Türkiye’sinde AK Parti iktidarında kesinlikle söz konusu olamaz. Yani siz bütün gözaltılar kaldırılsın ve serbest bırakılsın derken, polise karşı cinayet işleyenler de bunun içerisinde değil mi? Şu kadar ambulans, polis aracı yakanlara da bir şey yapılmasın mı? Türkiye Cumhuriyeti bir kabile, bir aşiret devleti değil. Bir hukuk devleti. Hukuk devletinde herkes yaptığının karşılığını görür.”

“YARGIYLA DEĞERLENDİRME İÇİNDEYİZ”

Eylemlerde dış bağlantıların olduğunu da iddia eden Arınç, "Elimizde somut deliller de var. Yargı ve siyasi bir değerlendirmenin içerisindeyiz. Bugünden bunları tek tek ifade etmek doğru olmaz. Olayın iç ve dış bağlantıları üzerinde duruyoruz" diyerek, Cumhuriyet mitinglerinden sonra başlatılan ve toplumda büyük bir korku yaratan Ergenekon operasyonları benzeri operasyonlara niyetlendiklerinin işaretini de verdi.

Arınç’ın bu açıklamalarının ardından İstanbul Polisi, bu sabah, Atatürk Kültür Merkezi’nde ve Atatürk anıtındaki pankart ve flamaları görüntü kirliliği olduğu gerekçesiyle meydana girerek, “marjinal gruplar” diye nitelediği eylemcilere müdahale etti.

İLLEGAL BAŞKALDIRIYMIŞ!

Çatışmalara neden olan bu müdahaleler sırasında, Gezi Parkı’na müdahale edilmeyeceği vurgulandı. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugün AKP’li gençlere yaptığı konuşmada, Gezi Parkı olaylarının son derece planlı olaylar olduğunu ileri sürerek, “Türkiye üzerinde büyük oyunlar oynanmaktadır” iddiasında bulundu. Erdoğan, olayların arkasında foiz lobisibinin, sermayenin olduğu iddiasını da yineledi. Bu kez olayların arkasında olanlara bazı medyayı da ekleyen Erdoğan, “Ambalajın üzerine ağaç koyan birileri büyüyen, güçlenen Türkiye’yi engellemek istemektedirler” dedi.

Gezi Parkı olaylarıyla “İllegal bir başkaldırının maskelenmeye çalışıldığını” savunarak, “Gezi Parkı işgal alanı değildir” diyen, parktan pis kokuların yükseldiğini iddia eden Erdoğan, bu açıklamalarıyla Gezi Parkı’nın yıkılmaması için kurdukları çadırlarla nöbet tutanlara da müdahalede bulunulacağının işaretini verdi.

TAKSİM DAYANIŞMASI’NA NİFAK

Bu arada, hükümet, Taksim Dayanışması da kendi içinde bölmeye uğraşıyor. Arınç, dün akşam yaptığı açıklamada, Taksim Dayanışması’ndan bazı kişilerin kendilerini arayarak, “Bu işin esas muhatapları biziz. Onların söylediklerine itibar etmeyin dediler” iddiasında bulundu.

Arınç, “Sayın Başbakanımız bu olayların başında bulunan bazı toplulukların talepleri üzerine kendilerine randevu vermiştir. Zannediyorum bir kısmı ile çarşamba günü görüşmeler yapılacaktır. Bir kısmı ile de farklı zamanlarda bir araya gelecektir" dedi.

Erdoğan’ın görüşeceği belirtilen kişiler arasında Oral Çalışlar, Korhan Gümüş,  Betül Tanbay ve Osman Kavala gibi AKP’yle sık sık ittifak yapan 12 Eylül referandumu sırasında “Yetmez ama evet” diye kampanya yürüten liberal isimlerin geçmesi şaşkınlık yarattı. Erdoğan'la görüşmek için kimin tarafından oluşturulduğu belli olmayan oyuncu ve yönetmen Ahmet Mümtaz Taylan, Prof. Betül Tanbay, gazeteci Hayko Bağdat, Greenpeace ve Helsinki Yurtaşlar Derneği'nin temsilcilerinin olduğu öğrenildi.

Erdoğan’la görüşeceği belirtilen isimlerden Taksim Dayanışması üyelerinden Mücella Yapıcı, kendilerine bir davet gelmediğini açıkladı.

Gezi Parkı olaylarında ortalarda görünmeyen ve Taksim Dayanışması’ya ilgisi olmayan kişilerin görüşmeye davet edilmesi, Taksim Dayanışması’ndan isimlern azınlıkta kalması hükümetin yeni muhalefeti birbirine düşürmeye çalıştığı yorumlarına neden oldu. Dayanışmanın Facebook sayfasından paylaşılan iletilerde, “Bizi ayrıştırmalarına izin vermeyeceğiz” denildi.

“TALEPLERİMİZ BELLİ”

Taksim Dayanışması, Başbakan’ın “Ne istedikleri belli değil” açıklamasına ise ne istediklerini daha önce Arınç’a ilettiklerine dikkat çekerek, “İstediklerimiz bellidir” dedi ve talepleri yeniden yayınladı. Buna ilişkin açıklama şöyle:

Başbakan hala ne istedikleri belli değil diyor! Taleplerimiz ortadadır, manipüle etmeyiniz!

- Gezi Parkı, Park olarak kalmalıdır. Taksim Gezi Parkına Topçu Kışlası adı altında ya da başka herhangi bir yapılaşma olmayacağını, projenin iptal edildiğine dair resmi bir açıklamanın yapılmasını, Atatürk Kültür Merkezinin yıkılmasına ilişkin girişimlerin durdurulmasını,

- Taksim Gezi Parkı’ndaki yıkıma karşı direnişten başlayarak halkın en temel demokratik hak kullanımını engelleyen, şiddetle bastırma emrini veren, bu emri uygulatan ve uygulayan, binlerce, insanın yaralanmasına, iki yurttaşımızın ölmesine neden olan sorumlular, başta İstanbul, Ankara, Hatay Valileri ve Emniyet Müdürleri olmak üzere tüm sorumluların görevden alınmasını, Gaz bombası ve benzeri materyallerin kullanılmasının yasaklanmasını,

- Ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına alınan yurttaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını, haklarında hiçbir soruşturma açılmayacağına ilişkin açıklama

- 1 Mayıs alanı olan Taksim ve Kızılay başta olmak üzere Türkiye’deki tüm meydanlarımızda, kamusal alanlarımızda toplantı, gösteri, eylem yasaklarına ve fiili engellemelere son verilmesini; ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını TALEP EDİYORUZ.

İŞTE GEZİ PARKI’NA KARŞI PSİKOLOJİK SAVAŞ

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu bu sabah polisin Taksim'e yaptığı müdahale sırasındaki açıklamayla, Taksim’den marjinal grupları çıkaracaklarını, parkta nöbet tutmayanlara müdahale etmeyeceklerini özenle vurguladı. Mutlu'nun ardından sosyal paylaşım ağlarından Twitter’dan ayrıştırmayı amaçlayan şu iletileri dikkat çekti:

“Açıklamalarım doğrultusunda çalışma yürütülmektedir Gezi Parkında bekleyen gençlere teşekkür ederim.Küçük bazı çatışmalar oldu meraklanmayın!

“Bazı eylemciler sis ve duman çıkartan materyaller kullandılar.Amaçlarının polisin aşırı gaz kullandığı intibası yaratmak olduğunu bilelim.

“Gezi Parkında bulunan gençler;sizi olaylara sokmak için gayret eden gruplara karşı dikkatli duruşunuz için size tekrar teşekkür ediyorum.


“Gençler,Gezi parkı içine,çevresine sis bombası atıp bunu polisin gaz bombası attığı yönünde kışkırtmalar için kullanacaklara dikkat edin.

“Taksim'de telsizli ve muhtemelen silahlı görüntüsü sosyal medyada paylaşılıp, polis olduğu iddia olunan kişi yakalandı.O SDP'li bir eylemci.

“Kişinin adı Ulaş Bayraktaroğlu.Daha önce Devrimci Karargah operasyonunda 6 ay cezaevinde kalmış birisi. Polis diyenlere duyuruyorum, bilginize.”


Ancak polisin Kızılay’da 40 bin kişiyi dağıtırken, Taksim’de kendilerine sapan, molotof atan küçük bir gruba müdahalede bulunmaması dikkat çekti. Bu durum, polisin halka “Bakın bunlar marjinal böyle yakıp yıkıyor, saldırıyorlar. Bugüne kadarki müdahaleler bunların yüzündendi” mesajı vererek, Gezi Parkı muhalefetini bölmeye çabası olarak yorumlandı.

Friday, June 7, 2013

Demirtaş: Irkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız


BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na ilişkin gelişmeleri değerlendirirken, "Gezi Parkı’nda yaşananları barış müzakerelerinin karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Tabanımız kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız" dedi.

Demirtaş: Irkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Diyarbakır’da merkez Kayapınar Belediyesi Cegerxwin Kültür Merkezi’nde ’Çözüm süreci’ ve Türkiye’deki son gelişmelerle ilgili soruları yanıtladı. Taksim Gezi Parkı’ndaki protestoların sadece ağaç katliamı için yapılmadığını kaydeden Demirtaş, şöyle dedi:
"İnsanlar Gezi Parkı’ndaki ağaçlar için değil, aynı zamanda hükümetin olumsuz politikalarına da tepki koyuyor. Vatandaşın tepkisini değerli buluyorum. BDP olarak Gezi Parkı direnişçilerinin yanındayız. Vatandaşa atılan her bir gaz ve vurulan coplar için hükümeti kınıyorum. Milletvekillerimize oradaki kadınlara gençlere insanlara yönelik saldırıları açıkça kınıyorum. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Ama dediğim gibi mesele sadece orda sadece bir kaç ağacın kesilmesi meselesinin çok ötesinde toplumsal bir rahatsızlığı ifade ediyor. Bölgede yıllardır olup biten İstanbul’da olsaydı onlarca genç İstanbul dağlarına çıkardı."
"BAZI GRUPLAR DİRENİŞİ FARKLI YERE ÇEKİYOR"
Taksim Gezi Parkı’ndaki direnişi bazı grupların farklı yerlere çekmeye çalıştığını ileri süren Demirtaş, halkın tepkilerini değerli bulduklarını, bu eylemle birlikte bazı ulusalcı, ırkçı ve milliyetçi kesimlerin "Kürt sorunu nasıl baltalayabiliriz" arayışına girdiğini söyledi. Demirtaş, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bunların farkındayız. Halkın direnişini destekliyoruz. Ama herkesin dikkatli olması gerekir. İstanbul’da yaşayanlar gazın tadını ilk kez tadıyor. Ama Diyarbakır, Hakkari ve Şırnak’ta günlerce gaz yedik. 1 yıl geçmesine rağmen Diyarbakır sokaklarından hala gaz kokusu geliyor. Demin de belirttiğim gibi müzakere ve barış sürecine karşı ulusalcı ve milliyetçi kesimler süreci baltalamak için uğraşıyorlar, bunlara karşı dikkatli olmak lazım. Taksim’de, Türkiye’nin dört yerindeki AKP’nin zulmüne karşı herkesin direnişi meşru ve haklıdır. Gezi Parkı’nda yaşananları barış müzakerelerinin karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz onlarla hareket etmiyoruz. Tabanımız kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız. Bizim tabanımız ne yapacağını bilir."
"AKP’NİN DE ORDUYU KULLANAN KEMALİSTLERDEN FARKI YOK"
Demirtaş, Taksim’de görev yapan polislerin polis güdüsü, yetkisiyle hareket etmediğini, parti genel başkanlarına sanki küfür edilmiş gibi, bir AK Partili gibi karşısındakini düşman görüp adeta öldürmeye çalıştığını öne sürdü. Demirtaş şöyle dedi: "Hiç bir polisin böyle bir yetkisi yok. Resmen bu AKP’nin özel güvenlik birimi gibi çalışıyor. Devlet polisi gibi çalışmıyor. Karşısında bir düşman var. Düşman İstanbul’u işgal etmiş, veya kendi genel başkanı tehdit altında kendisi de AKP’nin gençlik kolları üyesi gibi ya da cemaatin üyesi gibi aynen o ruhla sokaktaki vatandaşlara işkence yapıyorlar. Eğer bir partinin güvenlik gücü varsa ve AKP kendi özel güvenlik gücünü kullanıyorsa bu hukuk devletinin dışına çıkmak demektir. Daha önce ulusalcılar ve Kemalist rejim orduyu halka karşı nasıl kullandıysa şimdi AKP polisi halka karşı aynı şekilde kullanmaktadır. Bu büyük bir hatadır. Hükümetin hızlı bir şekilde bundan dönmesi lazım. Taksim’de Ankara’da direnen insanlar son derece haklıdır. Kendilerine yapılan zulümdür." Çözüm sürecinin ilk aşamasının ilerlediğini ve ciddi bir engel ve müdahale bulunmadığını belirtirken, "Hükümet bu fırsatı kaçırırsa, içinde bulunulan durumu kendisi için bir fırsat olarak görür, iktidarını güçlendirme, sokakta her yerde muhalefeti ezme, halkı baskı altına alma gibi bir politakaya yönelirse bugün Taksim’de gezi parkındaki gibi politakayı sürdürürse, bu barış süreci kalıcı demokrasiye evrilmez, sokak direnişleri her yerde devam eder. Kürtlerde sokaklara yabancı değil. Hükümet de bunu biliyor" dedi.
"ÖCALAN DİĞER MAHKUMLARLA BİR ARAYA GETİRİLMELİ"
Demirtaş, PKK’nın sınırların dışına çekilmesinin bu ayın sonunda tamamlanacağını, sürecin ikinci aşamasında İmralı’da ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasını çeken Abdullah Öcalan’ın 14 metrekarelik odadan çıkarılıp diğer mahkumlarla bir araya getirilmesi gerektiğini söyledi. Demirtaş, Adalet Bakanı ile İmralı’ya gidecek heyetle ilgili görüştüğünü, bu hafta içinde İmralı’ya bir ziyaret geçekleşmesini beklediklerini sözlerine ekledi.

Türk Tabipleri Birliği: 2 Kişi Hayatını Kaybetti, 4355 Kişi Yaralandı, 3 Kişinin Durumu Kritik



Türk Tabipleri Birliği olarak Taksim Gezi Parkı eylemleri ve sonrasında ülke geneline yayılan eylemlerde hemen tamamı polisin uyguladığı şiddet sonucu oluşan sağlık sorunlarını tabip odalarımız ve meslektaşlarımızın ilettiği verilerden derlemeye çalışıyoruz.

5 Haziran saat 18:00 itibarı ile Taksim Gezi Parkı ile ilgili eylemlerde hekimler ve tabip odalarının ilettiği bilgiler ışığında sağlık durumuna ilişkin veriler aşağıdadır.

Göstericilerin Sağlık Durumları-Tabip Odaları ve Hekimlerden Derlenen Veriler

Toplam Yaralı Başvuru Ağır yaralanma (yoğun bakım dahil)  Ölüm  Açıklamalar

İstanbul 1505 (880hastane+625 gönüllü revirler)  12  1  Yatan 26 Yoğun bakım 5, Hayati tehlike 2 (kafa travması) 5 kişi gözünü kaybetti

Ankara 1088 (788hastane+300gönüllü revirler )  19  (6 kafa travması, 3 görme kaybı), 2 kişi durumu kritik)

 İzmir 800 2

Antakya 161 3  1  1 Splenektomi, 2 Epidural kanama

Adana 117  5  5 kafa travması

Eskişehir 300  3  2 yoğun bakım, 1 kafa travması

Muğla 50  1 1 Görme kaybı riski

Mersin 17  1  1 Kafa travması

Bursa 2 1 Kafa travması,

Balıkesir 155

Kocaeli 10

Antalya 150  1  1 kişi gözünü kaybetti

- 12 ilde yaralılar olduğu bildirildi.

- Toplam 4355 kişi yaralı olarak başvurdu.

- 2 Kişi hayatını kaybetti.

- 47 Ağır yaralı var.

-2’si Ankara’da, 1 Eskişehir’de 3 kişinin durumu kritik.

-18 (Ağır/Kırıklı) Kafa Travması.

-10 Kişi Gözünü Kaybetti.

-1 Kişinin dalağı alındı.

Tuesday, June 4, 2013

Çevik Kuvvet: Genç, muhafazakâr ve itaatkâr

Çevik Kuvvet, savunmasız kişinin yüzüne gaz sıkarken ne düşünür, emri hiç mi sorgulamaz? Bu polisler nasıl seçilir, sorgulayan ne olur? İşte yanıtı.
Çevik Kuvvet: Genç, muhafazakâr ve itaatkâr
Bu haberin çıkış noktası, herkesin doğrudan polise sorduğu bir soruydu aslında: “İlla ölelim mi, durmanız için?” Polis aracı TOMA sıkıştırmış, tazyikli su sıkıyor. Herkes yüzükoyun yatmış. Bırakın kaçmayı; kımıldayacak alan bile yok. Birkaç saniye sonra ise küçük bir patlama sesinin ardından ciğerleri bembeyaz bir bulut dolduruyor. Peki, polis emri hiç mi sorgulamaz? Gaz atarken ne düşünür? Konuyu Emniyet-Sen’in kurucularından olan ve avukatlığını da yapan eski polis Emrullah Aksakal’a sorduk. 80 öncesinde Çevik Kuvvet’te görev yapan kıdemli memurlar emri sorguladıkları için, 12 Eylül sonrası 20’li yaşlardaki memurların görevlendirildiğini anlatıyor Aksakal. Ve emir-itaat konusunu tek atışta açıklıyor: “Meslekte ikbal bekleyen yeni memurlar, emir verenin isteklerini fazlasıyla yapmak ister. Bunlar itaat etmezse aday memurluktan asil memurluğa geçemezler.” Aksakal, genç polislerin portresini şöyle çiziyor. GAZ, EN KOLAY MÜDAHALE YOLU
Gaz sıkma toplumsal müdahalenin en kolayı. Bir kere pratik; uzaktan müdahaleye imkân verir, sıkılan gazdan sıkana ulaşılması mümkün değil. İzi doktor raporu aşamasında geçmiş olur. Gaza maruz kalan karşılık veremez.
EĞİTİM VE CEZALANDIRMA YOK
Polislerin insanlara vahşice saldırması şeklinde bir genelleme doğru olmaz. Birçok toplumsal müdahalede “Vurma!” diye meslektaşlarına engel olan polis görülür. Hata yapanlar var diye teşkilatı kötülememek lazım. Şu an nereden baksanız İstanbul’da 15-20 bin polis görev yapıyor bu gösterilerde. Üç-beş kişi bir araya gelip gözaltına aldıkları adamı çok ciddi dövenler var. Evin içine gaz atanlar, eylemciye taş atanlar... Vatandaşa bu kadar kötü davrananlar mutlaka cezalandırılmalı. Ama bu memur neden böyle yapıyor, marjinal grupla normal eylemciyi nasıl ayıramıyor diye de sorulmalı. Amirler neden net bir şekilde görev tanımı yapmıyor, uygulamayı kontrol etmiyor diye sorgulanmalı. Siyasi otorite belirlediği derecenin aşılmaması için eğitim ve cezalandırma yapar. Sorun, eğitim ve cezalandırmanın yapılıp yapılmadığındadır. Kolluğun siyasi otoriteyle eylemci arasındaki rolüdür. Bir memur yanlış işler yaptıysa bile siyasi otorite onu eğitmek için ne yaptı şimdiye kadar? Hammaddeniz neyse, aldığınız ürün/hizmet de o olur. Gariban polisin ne suçu var, İstanbul gibi yerde yaşam savaşı veriyor.
ASIL SİYASİ OTORİTE ELEŞTİRİLMELİ
Devletin otoritesine karşı gelen birileri var. Polise verilen görev de onlara engel olmak. Parkta sadece bekleyen kişilere gaz atılırsa o zaman ona duygusal düşüncesini sorabiliriz. Ama taş atılıyorsa, sorgulamaz bile. “Bana taş attı, meşru müdafaa” der, gaz sıkar. Onun işi net: Kanun çerçevesinde emirleri yerine getirmek. Sabahın altısında parkta sadece oturan insanlara saldırmak, tabii ki normal bir davranış değil. Ama ben müdahale kararını polisin verdiğini düşünmüyorum. Şu unutulmamalı: Polis uygulayıcıdır, sorumlu gücün karar ve derecesini belirleyen siyasi otoritedir. Burada tartışılması gereken de siyasi otoritedir. Asıl ona dur denilmesi lazım. Türkiye uygulamasında; kolluğa güç kullanma talimatı verilir, olaydan sonra da toplumsal tepki veya hukuksal zorlama gelirse polisten birkaç günah keçisi seçilerek baskı unsurunun gazı alınır. Oysa yapılması gereken karar mercilerindeki insanları sorgulamaktır. Alınan ve alta verilen emir, görev tanımı neydi? Bu emrin yapılabilirliği sorgulandı mı? Uygulaması denetlendi mi? Bunların hiçbiri yapılmaz. Bu olumsuzluğun üzerine polislerin çağdaş olmayan iş yaşamı eklenince verilen güvenlik hizmeti defolu oluyor. İyi hizmet üretemeyen polis, siyasi görüşünü işine karıştırınca da kalite iyice düşüyor. Polis işine duygularını karıştırdığı için amatörlükten öteye geçemiyor.
SOLCULAR ONLARA, ONLAR SOLCULARA KARŞI
Polis genelde köy veya varoş kökenli. Bu nedenle muhafazakâr. Bu nedenle türban eylemcisine, cuma (namazı) çıkışı eylemcisine, Madımak Oteli eylemcisine hoşgörülü. Otoriteye sorgulamadan bağlı. Bu nedenle Diyarbakır Meydanı’nda Türk bayrağı yakan, PKK eylemcisine hükümetin sürecinden dolayı hoşgörülü hatta ağlayandır. Bu nedenlerle de taraf oluyor. Taraf olunca ülkücü, muhafazakâr, cemaatçi, sağcı oluyor ancak hiçbir zaman solcu olamıyor, olmuyor. Solcular hep polisi dışlamıştır, alt kesim görmüştür, kendi de hiçbir zaman polis olmayı düşünmemiştir. CHP ’ye “Bugün iktidarsınız” deseniz, size bir tane Emniyet Genel Müdürü adayı gösteremez. Sol kesim artık polise sahip çıkmalı. Halk onları anlasın ki onlar da halkı anlasın.
ALTI GÜNDÜR ÇALIŞIYORLAR
Kendinizi polisin yerine koyun; müdahale ediyor, müdahale edilenler tarafından fırça yiyor. Müdahale etmiyor bu sefer neden etmiyorsun diyorlar? Ve altı gündür çalışan bu adamlardan sağlıklı düşün-mesini de beklememek gerek. Anayasa’nın 137. maddesini neden sorgulamıyorlar diyorsunuz, sorgulayacak durumda değil ki! Altı gündür dışarıda, her taraftan fırça yiyor, eleştiri alıyor.
SORGULAYANLAR 12 EYLÜL’DE ATILDI
Çevik Kuvvet’ten şubelere gitmek amirinin sübjektif değerlendirmesine bağlı olduğu için, meslekte ikbal bekleyen yeni memurlar emir verenin isteklerini fazlasıyla yapmak ister. Emri sorgulayamaz; zira bırakın mesleki olgunluğu hayat görüşü dahi daha çok yenidir. Çevik Kuvvet’te hep yeni, 20 yaşlardaki arkadaşlarımız görevlendirilir. 1980 öncesinde bu birimlerde kıdemli memurlar emri sorguladıkları için, 12 Eylül sonrası ‘tıfıl’ memurlar görevlendirilir oldu. İtaat etmezlerse aday memurluktan asil memurluğa geçemezler. Reşit kız arkadaşı polisevindeki odasına girdi diye meslekten atılan memurun emri sorgulaması mümkün mü? Bir polisin sendika kurucusu olmasının hemen ertesinde; 1996 yılında edinilmiş bir bilgiden dolayı 2012 yılında apar topar gözaltına alınması uygulamasında, memurun emri sorgulaması beklenebilir mi? Yasa haftada 40 saat demesine rağmen 60 saat çalıştırılan polisin hukuku uygulamasını bekleyemezsiniz.

Monday, June 3, 2013

31 Mart İsyanı da Gezi Parkından başlamıştı



 
Çetin AGAŞE
Rotahaber
31 Mart İsyanı, şimdi yerinde Gezi Parkı olan Topçu Kışlası’nda başlamış. Avcı Taburu’na bağlı alaylı askerler, kendilerine önderlik eden din adamlarıyla birlikte ayaklanmış. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu isyanı bastırmış.
Taksim Meydanı birçok tarihi olaya ev sahipliği yapmış, İstanbul’un kalbi sayılabilecek önemde bir alandır. Büyük meydandan aşağıya İstiklal Caddesi’nden Tünel’e doğru, kırmızı, nostaljik tramvay akar gider.
İki yanında rengarenk vitrinleriyle dükkanlar, cafeler, sinemalar, kültür merkezleri sıralanır. Yürüyemezsiniz çoğu kez İstiklal’de, kalabalık sizi alır götürür, sadece akışa uyarsınız.
Renkli tarafa sırtınızı dönüp meydandan Harbiye yönüne yürürseniz karşınıza Gezi Parkı çıkar. Taksim yönünden merdivenlerle çıkılan bir teras ve arkasında içinde bir de havuzu olan ağaçlarla çevrili bir park.

Gezi Parkı…

Eskiden Harbiye tarafında başka bir parka küçük bir yaya köprüsüyle de bağlıydı. Şimdi galiba çalışmalar yüzünden o köprü de yok…
Gezi Parkı, Taksim’in tek yeşil alanı olduğu kadar tarihiyle de önemli bir alan. III. Selim tarafından Anadolu yakasındaki Selimiye Kışlası’nın, Avrupa yakasındaki karşılığı olarak yapılmış. Ordudaki reformların merkezlerinden birisi olmuş. Birkaç kez tamirat görmüş vesaire …
Tarihe adını ise bir isyana ev sahipliği yaparak yazdırmış. 31 Mart ayaklanması… 13 Nisan 1909 tarihinde gerçekleşen isyan Rumi Takvim’e göre 31 Mart’a denk geldiği için bu adla anılmış.
31 Mart İsyanı,  şimdi yerinde Gezi Parkı olan Topçu Kışlası’nda başlamış. Avcı Taburu’na bağlı alaylı askerler, kendilerine önderlik eden din adamlarıyla birlikte ayaklanmış. Önce komutanlarını öldüren askerler ‘Şeriat isteriz’ nidalarıyla yakıp yıkmışlar İttihatçı subayları, mebusları buldukları yerde öldürdümüşler. İsyan 24 Nisan’a kadar sürmüş.
Selanik’ten gelen Hareket Ordusu isyanı bastırmış. Elebaşları 5 meydanda kurulan darağaçlarında asılmış. Taht el değiştirmiş, Abdülhamit dönemi son bulmuş…
Hareket Ordusu isyanı bastırırken, isyanın merkezi olan Topçu Kışlası’na da hatırı sayılır zarar vermiş. Kışla bu tarihten itibaren askeri amaçlar dışında kullanılmaya başlanmış. Müze olmuş, sergi alanı, gösteri merkezi olmuş. En son Taksim Stadı olmuş, ilk milli maçımızı, ilk gece maçımızı orda oynamışız. Sonra yıkılmış Gezi Parkı olmuş.
Gezi Parkı, en başta kışla olduğu zamandaki gibi yine bir isyana ev sahipliği yaptı. Başbakan ben oraya Topçu Kışlası kılıklı bir AVM yapacağım diye inatlaşınca önce ağaçları kurtarmak isteyen bir avuç insan, parkta nöbet tutmaya başladı. Gündüz gaz sıkıp dövdürdü polisler bu eylemcileri. Sonra bir de gece basıp, basınçlı suyla, gazla püskürttüler, çadırlarını yaktılar.
Karışmıyoruz hayatınıza diyen Başbakan çocuklarımızın okullarını alıp kimseye sormadan imam hatip yapan başbakandı.
Akşam 10’da işten eve giderken bira almamı yasaklayan başbakandı. Kürtaj için sezaryen için ferman çıkartan başbakandı.
Kimseye sormadan savaşan, barışan, kaç çocuğumuz olması gerektiğine bile karar veren Başbakan’dı. Şimdi yine bildiğini okuyor tüm itirazlara rağmen ‘hayır’ diyenin üzerine polisi gönderiyordu.
Bir ben bilirim diyen Başbakan’a kızan herkes Gezi Parkı’na sahip çıktı. On binler alanlarda polisin karşısında inatla durdu. Topçu Kışlası inadındaki hükümet, panzeriyle, gazıyla bir kez daha dövmeye kalkışınca “hayır” diyenleri, ok yaydan çıktı. Nerdeyse Türkiye’de tüm meydanlar Taksim Meydanı, her park Gezi Parkı oldu.
Başbakan korkutup susturduğu için televizyonlar belgesel yayınladı gaz fişekleri insanları yaralarken, 100 bin kişi meydanları işgal ederken gazetelerden yaşananların haberini yazamayanlar oldu. Başbakan televizyona çıktı sonra… Sesi düne göre bir alt perdedendi ama yine de inadım inat “Ben Topçu Kışlası’ yapacağım dedi!
Bir yanda 31 Mart şeriatçı isyanın ev sahibi Topçu Kışlası, öte yanda hayat tarzlarını, ağaçlarını korumak için direnenlere ev sahipliği yapan Gezi Parkı.
Kararı siz verin.

Saturday, June 1, 2013

Sanayi Devrimi Kelebekleri Hikayesinin Ortaya Çıkışı


Sanayi Devrimi Kelebekleri Hikayesinin Ortaya Çıkışı
Manchester, Birmingham ve Liverpool gibi İngiltere'nin başlıca endüstriyel merkezlerinde yoğun bir kirlilik gözlendi. Aynı zamanda bu şehirlerin çevresindeki ortamlarda yaşayan bazı bitki ve hayvanların renklerinde farklılıklar kaydedildi...
18-19. yüzyıllarda İngiltere'de başlayan Sanayi Devrimi, insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Fabrikaların kurulması ve sanayi tesislerinin çoğalmasıyla, daha önce yaşanmamış bir sorun olan hava kirliliği ortaya çıktı. Manchester, Birmingham ve Liverpool gibi İngiltere'nin başlıca endüstriyel merkezlerinde yoğun bir kirlilik gözlendi. Aynı zamanda bu şehirlerin çevresindeki ortamlarda yaşayan bazı bitki ve hayvanların renklerinde farklılıklar kaydedildi.

Lepidoptera (Kelebekler) takımının Geometridae (Mühendis kelebekleri) ailesine mensup Biston betularia türü kelebeklerdeki renk değişikliği de dikkat çekiciydi. Sanayi Devrimi öncesinde bu tür, büyük bir çoğunlukla üzerinde siyah noktalar olan açık gri renkli bireylerden oluşuyordu. (Bu nedenle "karabiberli kelebek" olarak da adlandırılır.) 1850'li yıllarda söz konusu türün koyu renkli bireyleri azınlıktaydı. Kimi araştırmacılara göre ilk koyu renkli form 1811'de, kimilerine göre ise 1848'de Manchester civarında yakalanmıştı.  (M. Ridley, Evolution, 2nd edition, Cambridge (MA): Blackwell Science, 1996, s. 103.)  Bu türün açık renkli bireyleri "tipik", koyu renklileriyse "melanik" şeklinde adlandırıldı. Daha sonraki yıllardaki gözlemler ise, popülasyon içinde koyu renkli formların çoğunluğu oluşturduğunu ortaya koydu. Öyle ki yüz yıl sonra, 1950'lerde bu bölgedeki kelebeklerin %90'ı melanik yani koyu renkliydi. (Çevre kirliliğini önleyici yasaların yürürlüğe girmesinin ve kirliliğin azalmasının ardından bu durum tersine döndü. Açık renkli bireyler, Sanayi Devrimi öncesinde olduğu gibi, popülasyonun çoğunluğunu teşkil etmeye başladı.)

Açık renkli bireylerden meydana gelen bir canlı popülasyonunun zaman içinde koyu renkli bir hale dönüşmesi olgusu, endüstri melanizmi olarak bilinir. Çoğu gececi kelebeklerde olmak üzere yaklaşık 100 endüstri melanizmi örneği bilimsel literatürde yer alır.  (E.B. Ford, Ecological Genetics, 4th edition, Chapman and Hall, London, 1975, s. 329. 308 309)  Kelebeklerin koyu renkli bir görünüm almalarına yol açan da melanin adlı bir proteindir. Aynı türe mensup iki kelebekten koyu renkli olan açık renkli olana kıyasla daha çok melanin üretir. (Bernard Kettlewell, The Evolution of Melanism, Oxford, Clarendon Press, 1973; Michael Majerus, Melanism: Evolution in Action, Oxford, Oxford University Press, 1998.)

Şunu da belirtmek gerekir ki kelebeklerdeki melanizme dair özellikle 19. yüzyıldan kalma istatistik veriler, yetersiz ve bugünün bilimsel standartlarına göre kusurludur. Bu konuda uzun yıllar araştırma yapan iki bilim adamı, William and Mary Üniversitesi'nden Bruce Grant ve Liverpool Üniversitesi'nden Sir Cyril Clarke söz konusu gerçeği şöyle ifade ederler:

"19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk döneminde, birkaç kişi melanik oranların sayısal kayıtlarını tuttu; bu yüzden melanizmin artışı ve yayılışına ilişkin tablomuz üstünkörüdür." (Lee Spetner, Not By Chance!, The Judaica Press, New York, 1998, s. 66.)

Kelebeklerdeki renk değişimini ilk olarak İngiliz Biyolog James William Tutt, 19. yüzyılın sonunda, İngiliz Kelebekleri adlı kitabında inceledi.  (Bruce Grant, Sir Cyril Clarke, "Industrial Melanism", Encyclopedia of Life Sciences, 2000, ğ.els.net.)  Tutt'a göre, temiz ormanlık alanlardaki ağaçların gövdelerini örten açık renkli likenler üzerine konan tipik kelebekler daha az fark ediliyor; dolayısıyla kuşlar tarafından avlanmaktan kurtulmuş oluyorlardı. (Likenler, alg ve mantarlardan oluşan simbiyotik bitki topluluğudur.) Sanayi Devriminin ardından (kurum ve asit yağmurunun neden olduğu) kirlilikle beraber likenler ölmüş ve yerlerini renkleri koyulaşmış ağaç gövdelerine bırakmışlardı; böylece melanik formlar daha iyi kamufle olmuşlardı. Tutt, kelebeklerle beslenen kuşların daha belirgin, daha görülür bir hal alan açık renkli kelebekleri kolaylıkla avladıklarını; melanik formların ise sayıca çoğaldığını ileri sürdü. Diğer bir deyişle, "ortam şartları ve kuşlardan kaynaklanan doğal seleksiyonun neden olduğu evrimleşme" ile söz konusu olayı açıklamaya çalıştı.

J.W. Tutt'un iddiası ilk bakışta akla yatkın görünse de o yıllarda genel bir kabul görmemişti. Bunun nedeni, geceleri uçan gündüzleri ise ağaçlarda dinlenen bu kelebeklerin özellikle kuşlar tarafından avlandığına dair kesin bir kanıt olmamasıydı. Bu durum, böcek bilimci ve kuş bilimcilerin bahsi geçen teoriye şüpheyle bakmalarına yol açmıştı. (J.W. Tutt, British Moths, London, G. Routledge and sons, 1896.)

1920'li yıllarda, İngiliz Biyolog J.W. Heslop Harrison farklı bir teori geliştirdi. Bu teoriye göre hayvanlardaki melanizm, doğrudan doğruya havadaki kimyasal maddelerden kaynaklanıyordu. Harrison metalik tuz içeren yapraklarla beslediği çeşitli kelebek larvalarından melanik formlar ürettiğini açıkladı.  (Jonathan Wells, "Second Thoughts about Peppered Moths", 1999, http://ğ.arn.org/docs/wells/jw_pepmoth.htm.)   Harrison'un iddiası, Darwinizm'e karşı bir "meydan okuma" olarak değerlendirildi  (J.W. Heslop Harrison, "Genetical studies in the moths of the geometrid genus Oporabia (Oporinia) with a special consideration of melanism in the Lepidoptera", Journal of Genetics, vol. 9, 1920, s. 195-280; J.W. Heslop Harrison, "The Experimental Induction of Melanism, and Other Effects, in the Geometrid Moth Selenia bilunaria esp.", Proceedings of the Royal Society of London B 117, 1935, s. 78-92.) ; ancak 1940'larda neo-Darwinizm'in doğuşuyla birlikte gözden düştü ve kelebeklerdeki melanizmin doğal seleksiyonun sonucu olduğu fikri geçerlilik kazandı.

Adı Sanayi Devrimi kelebekleri ile birlikte anılan araştırmacı ise, 1950'li yıllardaki çalışmalarıyla İngiliz böcek bilimci Bernard Kettlewell oldu. Oxford Üniversitesi'nden Kettlewell tarafından gerçekleştirilen bazı deneyler ve saha araştırmaları konuyu bilim dünyasının gündemine taşıdı. Tahmin edilebileceği gibi, Kettlewell evrimci bir araştırmacıydı ve evrime bir delil bulmak amacıyla yola çıkmıştı.

Prof. Kettlewell ilk deneyini bir kuşhanede yaptı. Kuşhaneye saldığı "karabiberli kelebekler"in öncelikle bir yere konduklarını, daha sonra ise kuşlar tarafından avlandıklarını dürbünle gözledi. Bu suretle kuşların dinlenme halindeki kelebekleri yakalayarak yediklerini tespit etti.  (Bruce Grant, Sir Cyril Clarke, "Industrial Melanism", Encyclopedia of Life Sciences, 2000, ğ.els.net.322 323)
İkinci deneyinde, Kettlewell, açık ve koyu renkli yüzlerce kelebeği işaretledi ve hava kirliliğinden etkilenmiş ormanlık bir arazide gündüz vaktinde salıverdi. Kelebeklerin ağaçların gövdelerine konuşlandıklarını, kuşların daha belirgin olan kelebekleri daha kolay avladıklarını belirledi. Aynı gece kurduğu tuzaklar kanalıyla serbest bıraktığı 447 melanik kelebekten 123'ünü, 137 açık renkli kelebekten ise 18'ini tekrar yakaladı. Yani, oran bakımından koyu renklilerin %27.5'ini, açık renklilerin ise %13'ünü ele geçirdi. Böylece Kettlewell, evrim teorisinin öngördüğü tezi, endüstri melanizminin ve kuşların kelebeklerde doğal seleksiyona neden olduğu tezini kanıtladığı sonucuna vardı. (Bernard Kettlewell, "Selection experiments on industrial melanism in the Lepidoptera", Heredity, vol. 9, 1955.)
Kettlewell aynı deneyi, hava kirliliğinden etkilenmemiş bir ormanda da gerçekleştirdi. Hayvan davranışları alanındaki çalışmalarıyla tanınan Niko Tinbergen de ona eşlik etti ve ağaçlardaki kelebekleri avlayan kuşların filmlerini çekti. Bu sefer, açık renkli likenlerle kaplı ağaç gövdeleri üzerindeki koyu renkli melanik kelebekler daha kolay fark ediliyordu. Kirliliğin yoğun olduğu ormanda yaptığı deneyin tam tersi sonuçlarla karşılaştı. Açık renklilerin %12.5'ini, koyu renklilerinse %6.3'ünü tekrar yakaladı.  (Bernard Kettlewell, "Selection experiments on industrial melanism in the Lepidoptera", Heredity, vol. 9, 1955, s. 342.)  Bernard Kettlewell tüm bu verilerin tezini delillendirmeye yeterli olduğunu düşündü ve çalışmalarının sonuçlarını heyecanla ilan etti.

Evrimci çevreler Kettlewell'in çalışmasına sahip çıkmakta gecikmediler. Scientific American dergisi söz konusu araştırmayı "Darwin'in Kayıp Delili" başlıklı bir makaleyle duyurdu.  (Bernard Kettlewell, "Further selection experiments on industrial melanism in the Lepidoptera", Heredity, vol. 10, 1956, s. 287-301.)  Konuya öylesine bir önem atfedildi ki kısa sürede evrimci literatürün temel örneklerinden biri haline geldi.

Sanayi Devrimi kelebekleri, aradan yarım yüzyıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, halen Darwinizm'in bir numaralı kanıtı olarak tanıtılmaktadır. Kettlewell'in ardından birçok evrimci araştırmacı da deneyleri yinelemiştir. (Örneğin, 1966'da Clarke ve Sheppard  (Bernard Kettlewell, "Darwin's Missing Evidence", Scientific American, vol. 200, Mart 1959, s. 48-53.) , 1972'de Bishop  (C.A. Clarke, P.M. Sheppard, "A local survey of the distribution of industrial melanic forms in the moth Biston betularia and estimates of the selective values of these in an industrial environment", Proceedings of the Royal Society of London B 165, 1966, s. 424-439.) , 1975'de Lees ve Creed  (J.A. Bishop, "An experimental study of the cline of industrial melanism in Biston betularia (L.) (Lepidoptera) between urban Liverpool and rural North Wales", Journal of Animal Ecology, vol. 41, 1972, s. 209-243.) , 1975'de Bishop ve Cook  (D.R. Lees, E.R. Creed, "Industrial melanism in Biston betularia: the role of selective predation", Journal of Animal Ecology, vol. 44, 1975, s. 67-83.) , 1977'de Steward  (J.A. Bishop, L.M. Cook, "Moths, melanism and clean air", Scientific American, vol. 232, 1975, s. 90-99.) , 1980'de Murray ve ekibi  (R.C. Steward, "Melanism and selective predation in three species of moths", Journal of Animal Ecology, vol. 46, 1977, s. 483-496.))